|
|
|
|
17. 1980:12 EYLÜL'E DOĞRU 1979 sonlarında Türkiye'de Amerika'nın, CIA ve Kontr-gerilla gibi örgütlerin yaratılmasını istedikleri ortam, artık yaratılmıştı. Bu ortamı yaratmak için uzun süre faşist terör, cinayetler ve katliamlarla uygulanmış iç savaş politikaları toplumu istenen psikolojik koşullara sürüklemişti.Toplumun terörize edilmesi; dehşet duygularının yayılması, geleceğin belirsizliği içinde cinayet, katliam ve ölüm korkusuna sürüklenmesi, artık- geniş toplum kesimlerini bir askeri darbeyi "kurtuluş" görmeye sevk edecek düzeye ulaşmıştı. Toplumun devrimcilerden, namuslu demokratlardan ve emekçi sınıfların en bilinçli kısmından oluşan kesimi dışında kalanlar, demokrasiden söz edemez olmuş; ancak gerçek bir demokrasi mücadelesiyle, topyekün bir direnişle faşizmin kurduğu tuzakların bozulabileceğini göremez olmuştu. İşte bu psikolojik |
![]() |
|
koşullarda can ve mal güvenliğini sağlayabilecek, nasıl
olursa olsun, güçlü bir devlet otoritesine razı ve böyle bir otoriteyi
arar bir toplum kesimi yaratılmıştı. Artık askerler, ordu işbaşına
getirilebilirdi.
Orgeneral Bedrettin Demirel, C.Arcayürek'le yaptığı söyleşisinde şöyle diyordu:
Askeri darbenin yapılacağı artık kesinleşmiş gibi bir şeydi. Sorun zamanlama sorunuydu yalnızca. Bu sorunu çözebilmek için generaller 13 Aralık 1979'da Selimiye'de biraraya geldiler. Kenan Evren'in "Müdahaleden önce siyasilere bir olanak daha tanıyalım, belki toparlanırlar. Bir uyarı yollayalım" görüşü genel kabul gördü. Belli ki "gerekli" ortam generallere göre henüz tam olgunlaşmamıştı. Müdahaleden önce bir uyarı mektubu kaleme alınacaktı.(2) 27 Aralık'ta generaller muhtırayı gerekli mercilere iletmesi kaydıyla Cumhurbaşkanı'na verdiler. 4 Ocak 1980 günü İstanbul Ticaret Odası Başkanı Nuh Kuşçulu basına verdiği demeçte "Silahlı Kuvvetler düşüncemize tercüman oldu" dedi. Muhtıra aslında 12 Eylül müdahalesinin bir ön hazırlığıydı. Nitekim, muhtıranın verilmesini takip eden aylarda Genelkurmay Başkanı Kenan Evren 15 Şubat'la 16 Mayıs arasında tam üç ay boyunca bütün ordu ve kolorduları dolaşarak "nabız yoklamıştı". Buna rağmen kamuoyunda daha çok muhtıranın kime verildiği tartışıldı. Muhtıra açık bir Anayasa ihlali ve yasa dışı bir eylemdi ve failleri hakkında adli ve idari soruşturma açılması gerekirdi. Sırası gelince demokrasi mücadelesini kimselere bırakmak istemeyen zamanın Başbakanı Demirel işe, kendisine bağlı "memurların" bu tehditlerine karşı, "muhatabı ben değilim" diyerek, muhtırayı Ecevit'in üzerine atmaya çalışmıştı. Böyle bir tutumu içine sindirebilen siyasetçilerin askeri darbelerden yakınmaya hakları olmaması gerekirdi. NOTAM 714'ün Kaldırılması Bu sıralarda, o kargaşalık içinde bir başka önemli olay daha oldu. 6 Şubat'ta ABD'den gelen bazı generallerle, Türk Genelkurmay'ındaki generaller arasında yapılan bir dizi toplantının ardından, 23 Şubat'ta, NOTAM 714'ün kaldırıldığı açıklandı. Hükümetin bu karardan haberi yoktu! M.Ali Birand bu oldu bittiyi şöyle anlatıyordu:
Bundan dolayı NOTAM'ın kaldırılması kararına en çok Dışişleri Bakanlığı yetkilileri şaşırdılar. Ertesi gün Demirel, kendisine bu tavrın nedenini soran Dışişleri yetkililerine, "olayı karıştırmamalarını, komutanların çok ısrar ettiğini" söylemişti.
Bu olayın en çok dikkati çeken yönlerinden biri, kuşkusuz, biçime ilişkin olanıydı: Siyasal nitelikte bir sorunun çözümü için ABD artık TC Hükümeti ve Dışişlerini devre dışı tutarak, Genelkurmay'ı muhatap alabiliyordu! 1980 başında, ABD'nin Türkiye'den beklentileri, artık 12 Eylül'e doğru yol alınırken, NATO'nun güney kanadındaki bu gelişmeler, Ortadoğu'daki yeni gelişmeler ve "Çevik Kuvvet" olgularıyla birlikte anlam kazanıyordu... |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org