16. SIKIYÖNETİM VE SONRASI

Kahramanmaraş olaylarının Türkiye'deki gelişmeler üzerindeki etkisi çok büyük olmuştur. Bu olaylarla birlikte artık hiç kimse, kendi geleceğinin güvenlik altında olduğunu düşünemez olmuştur. Kahramanmaraş'ta saldırılara hedef olan çaresiz insanların yaşadığı dehşet, dalga dalga yayılarak, bütün ülkeyi kaplamış, bütün bir toplum tam bir dehşet ortamına sürüklenmiştir. Türkiye'nin her tarafında insanlar kendi güvenliklerini sağlayabilmenin yollarını aramaya koyulmuşlardır. Mahalleden mahalleye, şehirden şehire büyük göçler yaşanmış ve tarihimizin en büyük silahlanma eğilimi ortaya çıkmıştir. Herkes bir silah edinmenin yolunu aramaya çalışmış, yoksul insanlar öküzünü-ineğini satarak, silah satın almaya başlamış, geceleri mahallelerde silahlı nöbetler tutulmuştur. Kahramanmaraş olaylarıyla birlikte bütün

  Türkiye toplumu, en küçük birimine kadar ikiye bölünmüştür.Kahramanmaraş olaylarının en önemli sonuçlarından biri de kuşkusuz, 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş olmasıdır. Böylece faşist güçlerin, Ecevit Hükümeti'nin kuruluşundan sonra hükümeti sıkıyönetim ilan ettirmeye, orduyu yönetime el koymaya zorlayıcı yöndeki saldırı taktikleri ilk önemli başarısını elde etmiş oluyordu.

CHP Hükümeti'nin kurulmasından sıkıyönetim ilanına kadar geçen bir yıllık süre içinde faşistlerin yarattığı olaylar sonucunda 1072 kişi hayatını kaybetmişti. Bu olaylarda ölenlerin 509'u sol, 214'ü sağ görüşlüydü. Olaylar sırasında 17 diğer siyasi görüşlere sahip kişi, 36 güvenlik görevlisi,19 çocuk, 277 de belli bir siyasi görüşü olmayan (ya da belirlenemeyen) kişi ölmüştü. Bu dönemde faşistlerin tek tek kişilere yönelik pusu kurma ya da silahlı saldırı düzenleme şeklindeki eylemlerinin yanı sıra (ki bu tür olaylar sonucu faşistler 1978 yılında  236 kişiyi öldürmüşlerdi) kitlelere yönelik kahve, otobüs taramaları, toplu olarak bulunan kitlenin üzerine bomba atılması gibi saldırılar gündeme gelmişti.

1978 yılı içerisinde bu tür kahve, otobüs tarama gibi katliamlar sonucunda faşistler tarafından bizim saptayabildiğimiz kadarıyla 63 kişi öldürülmüştür. Aynı, dönemde solcular tarafından bu şekilde gerçekleştirilmiş tek bir olay göstermek mümkün değildir. Yine 1978 yılında düzenledikleri 23 gerici ayaklanmada 106 kişinin ölmesine yol açmışlar, 23 kişiyi de silah zoruyla kaçırdıktan sonra işkence ederek öldürmüşlerdir. 1978 yılı içinde öğretim üyelerine yönelik saldırılar sonucu, pek çok öğretim üyesini vurmuşlar; biri profesör, 2'si doçent, 3 üniversite öğretim üyesini öldürmüşlerdir.

Elbette bütün bu rakamlar, Türkiye'de yaşanan gerçeğin ve faşistlerin yarattığı dehşet ortamının ancak çok az bir kısmını yansıtabilmektedir. Sakat kalan, evsiz, yurtsuz, işsiz kalan; büyük bir can korkusu içine sürüklenen milyonlarca insanın gerçeğini rakamlarla anlatmak, tabii ki olanaksızdır. Ama bu rakamlar bile Türkiye'yi bir iç savaş ortamına sürükleyenlerin, sıkıyönetim ilan ettirenlerin ve 12 Eylül'e getirenlerin kimler olduğunu gözler önüne sermeye yetmektedir. Sadece bu rakamlar bile ortaya koymaktadır ki, gerçek, 12 Eylül iddianamelerinde gösterilmeye çalışılanın tam tersidir.

Öte yandan Kahramanmaraş olayları nedeniyle ilan edilen sıkıyönetimin yarattığı bir sis perdesi arkasında, en başta Kahramanmaraş olayları olmak üzere, herkesin gözü önünde yaşanan gerçeklerin üstü örtülmeye ve unutturulmaya çalışılmıştır. Yaşanan olaylar bir sağ-sol çatışması, aşırı uçların çatışması olarak gösterilmek istenmiştir. Hatta bazı çevreler, daha da ileri giderek, olaylardan solu ve devrimcileri sonımlu tutmak, sağcıların kendilerini ve devleti korumak için mücadele ettiklerini ileri sürmek yüzsüzlüğünü göstermişlerdir.

Sıkıyönetim uygulamaları da bu faşist çevrelerin "hem suçlu; hem güçlü!" utanmazlıklarını destekler bir muhteva taşımıştır. Kahramanmaraş katliamının,16 Mart katliamının gerçek sorumluları ortalıkta serbestçe dolaşır ve yeni tertipler peşinde koşarlarken, sıkıyönetim kuvvetleri Kahramanmaraş katliamını protesto için pankart asan, bildiri dağıtan kız çocuklarıyla uğraşmışlardır. İlerici yayınları, işçilerin ve emekçilerin demokratik haklarını yasaklamaya, faşizme karşı mücadeleyi bastırmaya çalışmışlardır. Halkın çıkarlarını savunan, düşünen, faşizme karşı olan kim varsa, baskı ve zulme uğratılmıştır. Mahalleler, evler basılıp; halka gözdağı verilmiştir.

Esasen, bütün egemen-emperyalist çevrelerin ve faşist güçlerin sıkıyönetim ilan ettirmek için gösterdikleri onca gayretin amacı da buydu. Bir, kere, sıkıyönetim ilan edildikten sonra, solcular; devrimciler kaçınılmaz olarak anti-demokratik uygulama ve baskılara karşı çıkacaklar ve güvenlik kuvvetleri de bir kere daha "solun ezilmesi" için çalışacaktı. Böyle bir gelişmeden ise sadece ve sadece egemen güçlerle faşistlerin kârlı çıkacağı gün gibi açıktı."Oyun" da, "hesap" da buydu.

Devrimci Yol Dergisi, sıkıyönetim sonrasında ortaya çıkan durumu şöyle değerlendirmişti:

"Şimdi, sıkıyönetim altında sol görünümlü bir hükümet aracılığıyla sürdürülen bir baskı dönemi yaşanmaktadır.(...) Şimdi kesin olarak bilinen şey, faşist güçlerin siyasi gelişmeleri bir açık faşist rejime doğru zorlamaya devam edecekleridir. Mevcut hükümeti parlamentoda düşürme olanaklarının bugün için zayıf olduğu hesaba katılacak olursa, gelişmeIeri ordunun doğrudan aracılık edeceği bir açık faşizme doğru zorlamaya çalışacaklarını söylemek mümkündür. Faşist güçler böyle bir amaç doğrultusunda, yeni saldırı taktiklerini gündeme getirme durumundadırlar." (1)

Nitekim, faşist terör eylemlerinin sıkıyönetimden sonra da duraksamaksızın devam ettiği görüldü. Şu farkla ki, o zamana kadar taktik hedef olarak sıkıyönetim ilan ettirmeye yönelen faşist saldırılar, sıkıyönetimin ilanından sonra doğrudan bir askeri darbeyi hedefleyen bir özelliğe bürünmüştür.

Devrimci Yol Sıkıyönetime Karşı Mücadeleyi Savunuyor

"Bugünkü koşullarda yaşamları sürecin karakterinden ileri gelen ikili bir görevle karşı karşıyadır devrimci güçler. Sol görünümlü bir hükümet aracılığıyla sürdürülecek baskı politikalarına karşı bugüne kadar sürdürülen mücadele, bugün sıkıyönetime karşı mücadele olarak çok daha özgül bir öneme ulaşmıştır. İkinci olarak da, son gelişmelerin güncelleştirdiği; açık faşizme karşı mücadele...

Bugün, doğru mücadele çizgisi bu iki görevin birbiriyle olan sıkı ilişkisini kavrayabilen bir mücadele çizgisidir. (...) Bir açık faşizme geçişe karşı mücadele, bugün mevcut sıkıyönetime karşı mücadele etmekle mümkündür. Sonuçta çeşitli nedenlerle bir açık faşizme geçişi önleyemeyebiliriz. Bunu bilerek ve mutlaka çalışmalarımızda bunu ağırlıklı olarak hesaba katarak, sıkıyönetime karşı mücadeleyi; bir açık faşizme geçişe karşı mücadele doğrultusunda kavrayarak, bütün demokratik güçleri bu yönde seferber ederek, sonuna kadar direnilmelidir.

Bu doğrultuda, en geniş güçler seferber edilmeli, faşist güçlerin çirkin yüzü ve taktikleri açığa çıkarılmalı; CHP'nin gerçekte faşist cinayet çeteleriyle, saldırıya uğrayan halk güçlerini 'eşit' tutan 'denge'politikaları mahkûm edilmeli, sıkıyönetimin faşizme kan, emekçi halka ise zulüm demek olduğu teşhir edilerek, en geniş halk kitleleri, faşist güçlerin karşısına dikilmelidir. Eylemde ise, faşist güçlerin saldırı taktikleri hesaba katılmalı, bu taktikleri bozmaya yönelik bir savunma çizgisi, doğru bir eylem çizgisi izlemeye mutlaka büyük bir özen gösterilmelidir.

Bütün gelişmeler, devrimcilerin sonuna kadar haklı olduğunu; halk güçlerinin haklı ve meşru bir savunma durumunda olduklarını ve faşist çetelerin azgın saldırılarına karşı aktif bir DİRENME anlayışını asla terk etmeyeceklerini ortaya koymuştur. Faşist güçlerle devrimci halk güçleri arasındaki (faşistlerin Kahramanmaraş'ta en çarpıcı, en kanlı örneğini sergiledikleri) ölüm-kalım savaşı önümüzdeki gelişmelerin muhtemel bütün biçimlerinde devam edecektir.(...)

Halkın bazı kesimleri içinde 'sıkıyönetimin çatışmaları önleyerek sükunet getireceği' şeklindeki eğilimlerin yayılması ve bu şekilde halkın direnme mevzilerinin dağıtılmaya çalışılmasına karşı mücadele edilmelidir. Aynı şekilde sıkıyönetirnin Ecevit'in 'eşgüdümünde' olduğu ve faşistlerin üstüne gideceği gibi aldatmacalara da asla yer bırakılmamalıdır.(...)

Fabrikalarda, okullarda, işyerlerinde, mahallelerde, her yerde yeni yeni direniş mevzileri, yeni yeni direniş komiteleri örgütlenmelidir."(2)

Abdi İpekçi’nıin Öldürülmesi

Devrimci Yol Dergisi'nin 5 Ocak 1979 tarihli 26.sayısında yukarıda bir bölümünü aktardığımız değerlendirmesi şöyle devam ediyordu:

"(...) Şimdi kesin olarak bilinen şey, faşist güçlerin siyasi gelişmeleri bir açık faşist rejime doğru zorlamaya devam edecekleridir.(...) Bunu sağlayabilmek için yeni saldırı taktiklerine ihtiyaçları olacaktır. Zira eski saldırı taktikleri, vur kaç eylemleri, gerici ayaklanmalar ve  katliamlar, bu yöndeki amaçlarına ulaşmak açısından elverişli eylemler olmaktan çıkmıştır. Bu yüzden (...) özellikle büyük şehirlerde gizli faşist örgütleri aracılığıyla sansasyonel, şaşırtıcı eylemler düzenlemeye çalışmaları mümkündür. Kimin yaptığı ne için yapıldığı belli olmayan, hava alanlarının, tren istasyonlarının, otobüs ve vapurların bombalanması türünden gürültülü eylemlerin sahnelenmesi mümkündür."

Bu satırların yazılmasından sadece 26 gün sonra, 1 Şubat 1979'da Milliyet Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi vurularak öldürüldü.

Tercüman gazetesi vb. basın organları, olayı THKO ya da "aşırı sol örgütlere" mal ederek verdiler.

Bazı basın organları, sanki suikasti düzenleyenlerin amaçlarına yardım edercesine bir yayın politikası yürütmüş, kamuoyunu tam bir şaşkınlığın içine sürüklemek istemişlerdir. Abdi İpekçi'yi öldüren faşist (Ağca) daha sonra yakalandı; mahkemesi görülürken, İstanbul'daki 1. Ordu merkezinden kaçırılarak yurtdışına çıkarıldı. Olayın perde arkasındaki güçler ise, hiç bir zaman açığa çıkarılmadı ve bu cinayetten dolayı hiç kimse cezalandırılmadı.

İpekçi'nin öldürülmesi tam bir şok etkisi yaratmıştı. Bütün toplum ve devlet sarsılmıştı. Yaratılan etki şuydu: Sıkıyönetime rağmen, faşist terör durmayacaktı! Ecevit’in en yakın destekleyicilerinin bile vardığı kanı buydu. 3 Şubat 1979 günü Uğur Mumcu köşesinde şunu yazıyordu:

"...Ey hükümet, 'karınca ezmez' hükümet, uyan artık! Bu aymazlıktan uyan artık! İstanbul'da kan kusan çetelerin hakkından gelemiyorsan çekil git..."

20 Şubat günü ise Demirel, Ecevit'i Allende'ye benzetti, onun da sonunun Allende'ye benzeyeceğini ileri sürdü. Bu benzetme herkesi ayağa kaldırdı. Hele arkasından AP yanlısı Nakliyeciler Derneği'nin öncülüğünde bir Nakliyeciler grevinden söz edilmeye başlanması, ilginç tartışma ve benzerlikleri gündeme getirdi. Türkiye'de Amerikan gizli örgütlerinin ve tekellerinin güdümünde (tıpkı Amerikan ajanı General Pinochet'nin Allende'yi devirmesi gibi) bir askeri darbe mi olacaktı? Kuşkusuz, Demirel'in Allende benzetmesinin ilginçliği Türkiye'nin bir ... askeri faşist diktatörlüğün eşiğine getirilmiş olmasından ve bunun egemen güçlerin gündemindeki siyasal programın başında yer almasından ileri gelmişti. Burjuva politikacılari, gazete yazarları, büyük işadamları ve çeşitli çevreler, özetle hemen herkes "Türkiye'nin tarihinin en büyük bunalımlı dönemini" yaşadığından söz etmeye başlamışlardı. Uğıır Mumcu bile CHP Hükümeti'ne "çekil git" diyordu ve kamuoyunda uyanan ortak duygu buydu.

Evet ama, Ecevit çekilip gittikten sonra kim gelecekti? Kimi çevreler Türkeş'i (!), kimisi ordu müdahalesini düşünüyordu. İpekçi'yi öldürenlerin amacı da bu değil miydi? Faşist saldırılar, işte böyle bir "aymazlıklar" ortamında sürüp gidiyordu:

Faşistler saldırılarını kitleye yönelik kurşunlama, bombalama ve silahlı baskınlar biçiminde sürdürdüler. Şubat ayındaki kahvehane saldırılarında 10 kişiyi öldürdüler. Ordu-Aybastı ilçesinin Kabataşlı bucağında devrimcilerin kahvede düzenlediği toplantıya silahlı baskın yaptılar, çıkan çatışmada kahveciyi öldürdüler, saldırganlardan iki faşist öldü, 3 kişi de yaralandı.

İstanbul Beşiktaş'ta devrimcilerin gittiği kahveye attıkları bombanın patlaması sonucu yaşlı bir kadının ölümüne neden oldular.
Adana’da Narlıca mahallesinde kahvehaneyi kurşunladılar; 4 kişiyi öldürdüler, 2 kişiyi yaraladılar. 6  gün sonra İstasyon mahallesinde başka bir kahveyi silahla taradılar; 4 kişiyi daha öldürdüler, 5 kişiyi yaraladılar.

Ankara’da 21 Şubat günü CHP Genel Merkezi ne bomba attılar.

İstanbul'da bir gün arayla davadan döndükleri için Ülkü Ocakları eski Şube Başkanı’nı ve Atatürk Eğitim Enstitüsü'nde okuyan bir öğrenciyi öldürdüler. Şubat ayı sonunda, Fatih'te Akıncılar ile silahlı çatışmaya girdiler. Akıncılar bir dükkana baskın düzenleyerek orada bulunan faşisti yaraladı. Faşistler ise, misilleme olarak Akıncılar Derneği İstanbul Şube Başkanını öldürdüler.

Şubat ayı içinde faşistlerin öldürdüklerinin toplam sayısı 27 oldu.

Mart ayında, çeşitli yerlerde düzenledikleri silahlı saldırılarda kurdukları pusularda 16 kişiyi öldürdüler.

Ayrıca, Adana’da bir kahvehaneyi silahla taradılar, 3 kişiyi yaraladılar. Kahvehanedekilerin açtığı ateş sonucu bir faşist saldırgan öldü. Yine Adana'da başka bir kahveyi kurşun yağmuruna tuttular; 3 kişiyi daha öldürdüler, 9 kişiyi yaraladılar. Bu kahvehaneden açılan ateş sonucu iki saldırgan faşist yaralandı. Son iki ay içerisinde faşistlerin kahvehane baskınları sonucu öldürdükleri insan sayısı yalnızca Adana’da 11'i bulmuştu.
Kahvehane saldırılarını Ordu’ da sürdürdüler. Kahvehaneye yaptıkları silahlı baskında bir kişiyi daha öldürdüler.

Niğde-Ulukışla’da ise, bir yargıcın evini ve TÖB-DER lokalini kurşunladılar. Mart ayı içinde toplam 21 kişi faşistler tarafından öldürülmüştü.

Nisan ayındaki saldırıları özellikle yine Adana’da yoğunlaştı. Adana’da 7 kişiyi öldürdüler.

İstanbul'da TEP Genel Başkanı Mihri Belli'yi silahlı saldırıda yaraladılar. Fikirtepe'de Türk Yurdu binasında kendi adamlarından birine işkence yaptılar, tecavüz ettiler ve parasını gasp ettiler.

Yozgat'ta lisede çıkan kavga üzerine KÖY-KOOP, Halkevleri binalarını ve CHP'lilere ait 30 kadar işyerini tahrip, ettiler; caminin yakıldığı şeklinde söylentiler çıkardılar, gösteri yaptılar; gece sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve askeri birlikler, gerici ayaklanma girişimini bastırdı.

İçel-Gülnar da bir grup faşist, Kaymakama ve daha sonra emniyet binasına saldırı düzenledi.

Fatsa’da kadın kılığına girmiş bir faşist sokakta bir devrimciyi vurdu, yaralanan devrimci de ölmeden önce ateş açarak, kendini vuran faşisti öldürdü.

Nisan ayında 34 kişi öldürmüş olan faşistler Mayıs ayında cinayetlerini daha da artırarak 45 kişiyi öldürdüler. 13 öğrenci, 9 öğretmen, 8 işçi bu saldırılarda can verdi.

Piyangotepe Katliamı

Mayıs ayındaki en cüretli saldırılarını"Ankara Piyangotepe'de kahvehane baskını sonucu yaptıkları katliam ile gerçekleştirdiler: Piyangotepe katliamında 7 kişi öldü.

16 Mayıs gecesi, Etlik-Piyangotepe Refik Saydam Caddesinde bulunan ve sol görüşlülerin devam ettiği Çelik kahvehanesine saat 22.45 sıralarında 3 kişi girdi. Başlarına siyah çorap geçiren ve boyunlarında kırmızı atkı bulunan silahlı kişiler, kahvedekilere dönerek, "Bu bir soygundur, herkes yere yatsın" dediler. Bunun üzerine kahvede bulunan 20 kişi yere yattı. Silahlı saldırganlar daha sonra hiçbir şey söylemeden, kahvenin caddeye yakın ön kısmında yüzükoyun yatan kişilere kurşun yağdırmaya başladılar. 6 kişi olay yerinde, bir kişi ise hastaneye kaldırılırken öldü. 3 katil, çalıntı bir Murat taksiye binerek olay yerinden kaçtılar. Çaldıkları arabanın şöförüne tecavüz ettiler.

Mayıs ayındaki Piyangotepe katliamı ve diğer saldırılar, faşistlerin, saldırılarını yeniden sıkıyönetim altındaki bölgelerde yoğunlaştırdıklarını gösteriyordu.

Sıkıyönetim altındaki Gaziantep'te bir kilim atölyesine yaptıkları silahlı baskında 4 kişiyi öldürdüler, 2 kişiyi yaraladılar.

Ankara’da bir lise öğrencisini kahvede yere yatırıp öldürdükten sonra, cinayette kullandıkları arabanın sahibine, şikayet etmemesi için tecavüz ettiler.
Kuştepe Lisesi nin TÖB-DER üyesi müdürünü, Gültepe'de CHP delegesi işçiyi ve bir öğretmeni bu baskınlar sırasında öldürdüler ve evlerde bulunan diğer kişileri yaraladılar.Manisa’da 2 faşistin öldürülmesinin ardından yaptıkları gösterilerde ilericilerin diikkanlarını tahrip ettiler, 2 ayrı saldırıda biri komiser 3 kişiyi yaraladılar.

Tarsus'ta evine ateş açtıkları öğretmeni öldürdüler.

İstanbul'da öğrencilerin pikniğe gitmek için toplanacakları yere getirdikleri arabaya saatli bomba yerleştirdiler. Öğrencilerin geldiği sırada iskelede patlayan bomba sonucu 8 kişi yaralandı, 5 araba tahrip oldu. İstanbul Küçükköy'de silahla taradıkları kahvede bulunan bir kişi öldü, 2 kişi yaralandı.
Konya -Seydişehir'de Maden-İş ve MİSK'e bağlı işçiler arasında çıkan çatışma bütün ilçeye yayıldı. 23 kişi yaralandı; DİSK, TÖB-DER, Halkevi binaları ile ilericilere ait bazı işyerleri ve evler tahrip edildi; gece sokağa çıkma yasağı konuldu.

İstanbul-Ortaköy'de, Eğitim Enstitüsü öğrencilerinin gittiği çay bahçesine yerleştirilen saatli bombanın patlaması sonucu 8 kişi yaralandı. Zeytinburnu’nda çıkan silahlı çatışmada bir devrimci öldürüldü, biri faşist 3 kişi yaralandı. İstanbul'da davadan döndüğü için bir öğrenciyi silahlı saldırıda öldürdüler.

1 Mayıs 1979

1 Mayıs 1979 tarihi yaklaşırken, tüm gerici çevreler hep bir ağızdan1 Mayıs gösterilerine karşı kampanya başlattılar. Sıkıyönetim komutanlıkları yayınladıkları bildirilerle, 1 Mayıs gösterilerinin yapılmasının yasaklandığını ilan ettiler:1 Mayıs'ı destekleyeceklerini ilan eden demokratik kitle örgütlerinin üzerine yoğun sıkıyönetim baskısı uygulanmaya başlandı. DİSK yöneticileri gözaltına alındı. Onların yerine 1 Mayıs gösterilerinin düzenlenmesine uğraşan yeni yöneticiler de sıkıyönetim tarafından gözaltına alındı; 1 Mayıs alanı olarak bilinen Taksim Alanı'nı tanklarla çeviren sıkıyönetim güçleri, buraya savaş sancağı çekerek, halka karşı savaş ilan ettiler. Bu önlemler ancak düşman bir ülkeye giren işgal kuvvetlerinin yapabileceği uygulamalara benzer biçimde, sıkıyönetim ilan edilen yerlerde yürürlüğe kondu.

Ama bütün bu önlemler Edirne'den Kars'a kadar 1 Mayıs kutlamalarının yapılmasına engel olamadı.

1979 Baharında ABD-Türkiye İlişkilerinde Yeni Gelişmeler

1979 Baharında, İran'da faşist Şah rejimi devrildi. Böylece ABD,İran'ı Ortadoğu'daki çıkarlarını korumakta bir üs olarak kullanma imkanlarını yitirdi. Afganistan'ın Sovyetler tarafından işgali ve İran'daki Şah rejiminin devrilmesiyle birlikte ABD bölgedeki politikalarını sürdürmede önemli güçlüklerle karşılaşmıştı.

Devrimci Yol Dergisi, bu gelişmenin önemine Afganistan'ın işgali ve İran'da karışıklıkların başladığı günlerde dikkatleri çekmişti. 25 Mayıs 1979 tarihli 28. sayısında Devrimci Yol Dergisi aynı konunun kazandığı önemi bir kez daha vurguladı:

"İran daki faşist Şah rejiminin devrimci halk hareketiyle devrilmesiyle beraber (...) Yeni dönemde ABD emperyalizminin Türkiye'deki siyasal koşulları Ortadoğu'daki politikasına hizmet edecek bir siyasal rejime doğru zorlamaları artarak yoğunlaşacaktır.(...) ABD'rıin Ortadoğu'da ABD politikası doğrultusunda davranacak bir Türkiye'ye duyduğu ihtiyaç açıktır. Türkiye'de ABD politikasını hayata geçirecek bir hükümetin toplumsal ve siyasal bütün muhalefeti bastırması, yok etmesi gereklidir. Bu ise, ancak açık faşist bir rejimle mümkün olabilir."

O zamanki ABD Başkanı Jimmy Carter, 1985 yılında Cumhuriyet gaaetesinde Ufuk Güldemir ile yaptığı konuşınada bu saptamayı doğruluyordu. Carter şöyle diyordu:

"12 Eylül harekatından önce Türkiye'nin durumu savunma açısından tehlike arz ediyordu. Afganistan'ın işgal edilmesi ve İran monarşisinin devrilmesinden sonra Türkiye'deki bu istikar hareketi içimizi ferahlatmıştı..."(3)

ABD'nin,1979 ortalarında Türkiye'deki gelişmeleri "içlerini ferahlatacak" bir doğrultuya yöneltmek için harekete geçmeleri doğaldır. Bunun belirtilerinin ortaya çıkması da çok gecikmedi:

Emperyalizmin ve tekellerin hükümeti sıkıştırma operasyonları çeşitli biçimlerde gündeme gelmeye başladı. IMF ve OECD'nin sıkıştırmaları arttı. Tekellerin devlet içindeki etkili temsilcilerinin: (sözgelimi bazı generallerin!) dayatmalarına başvuruldu; işadamları "muhtıra" verdi; "bağımsız bakanlar" aracılığıyla hükümetin düşürülmesi tehditi ortaya sürüldü.(4)

IMF-OECD Görüşmeleri ve İşadamlarının Muhtırası

Dışa bağımlı ekonominin krizi arttıkça, emperyalistlerin "yardım"mına duyulan ihtiyaç da arttı. Bu dış "yardımlar" alınmayınca da kriz derinleşti. Emperyalistler, kendilerine bağımlı bir ekonominin çarklarının gıcırdayarak da olsa dönebilmesi için gerekli olan borcu vermediler.

1978 Ekim ayında bir TÜSİAD heyeti, kredilerin neden gelmediğini, neden ertelendiğini yerinde görmek üzere, Amerika'ya gitmişti. Burada Carter yönetimiyle, İMF ve Dünya Bankası uzmanlarıyla, Uluslararası bankalar ve firmalarla bir dizi görüşme yapmıştı. Heyet bu geziden çok olumsuz izlenimlerle dönmüştü. Tam bu sıralarda, İMF ve OECD ile görüşmelerin devam ettiği 1979 baharında, bu kez yerli tekeller biraraya gelip, bir muhtıra yayınladılar. Kamuoyunda "İşadamları Muhtırası" olarak anılan bu uyarıda şu görüşlere yer verilmişti:

"Şiddetle ihtiyaç duyduğumuz dış kredilerle, uyguladığımız ekonomik sistem birbirine çok yakın bağlıdır. Pazar ekonomisinden giderek uzaklaşan bir anlayışla ne Batı dünyasında hak ettiğimiz yeri, ne yeterli kredileri, ne yatırımlara gerekli dış sermayeyi bulabiliriz."

Ecevit hükümeti için artık alarm zilleri çalmaya başlamış, hükümetin artık suyu ısınmıştı.

"Başlangıçta Ecevit'i büyük umutlarla destekleyen sermaye sınıfı, 1978 ve 1979 yıllarında 'son yılların en yüksek kârını elde etmiş olmasına karşın büyük huzursuzluk içindeydi ve Ecevit'ten desteklerini açıkça çekmişti. Gazetelere verdikleri ilanlarla, Ecevit'e açıkça cephe alan iş çevreleri, her toplantıda konuyu gündeme getiriyordu."(5)

"İktidarı süreşince giderek sağa kayan Sosyal Demokratlar, sermayenin kârlarını 'beş-altı misline' çıkardıkları halde bile, yine de ilk anda sağladıkları desteği(yitirebilmişlerdi) " (6)

"Bağımsız Bakanlar" Olayı

Emperyalizmin ve tekellerin hükümeti sıkıştırma operasyonları hükümet içine dek uzandı. Ecevit'in Maliye Bakanı'nın İsviçre'de IMF ile anlaşmaya imza attığı sırada, Ankara'da 6 bağımsız Bakan, Ecevit'e muhtıra verdi ve bunu basına açıkladı:

"Maliye Bakanı'nın, Zürih'te IMF ile anlaşmaya vardığı saatlerde Ankara’da 'görünmez bir el' hükümetteki kimi bağımsız bakanları harekete geçiriyor ve Ecevit'e destek veren onbirlerden altısı (...), Ecevit'e başkaldırarak, Türkiye'nin gündemindeki yardımı dramatik bir biçimde etkiliyorlardı.(...) Yardımla bağlantılar bir yana, 6 bağımsız bakanın muhtıra vermesi, aslında akla başka ilginç bağlantıları da getirmektedir. Bu bağlantıların başında da Tahtakale gelmektedir. Tahtakale demek, önce altın kaçakçılığı, sonra döviz kaçakçılığı demektir. Altın satışlarını denetleyen kararname tüm Tahtakale'yi ayağa kaldırmış, hatta karara öncülük eden kimi bakanlara tehditler yağmıştır." (7)

Bu olay da tekellerin Ecevit'ten vazgeçtiklerini ve ekonominin dişli kesimlerinden olan Tahtakale çevrelerinin Ecevit'e savaş açmış olduklarını gösteriyordu.

Hükümet ise, dört yandan gelen bu sıkıştırma operasyonları karşısında kendisinden istenilenleri elinden geldiğince yerine getirmeye çalıştı. Sıkıyönetimin uzatılması gündeme geldiğinde, sıkıyönetimin gerekçelerinin ve kapsamının genişletilmesi, aşamalı olarak bütün ülke sathına yayılması gibi istekleri en küçük bir itiraz ileri sürmeden benimsedi ve uygulamaya koydu. Bu, sıkıyönetim terörünün yoğunlaştırılması ve kalıcı kılınması, bütün ülkenin aşamalı olarak sıkıyönetim ile yönetilmesine (12 Eylül'e!) doğru atılmış yeni ve önemli bir adımdı.(8)

Şavşat Katliamı

CHP Hükümeti, kurulduğu günden beri uygulaya geldiği politikaların olağan, hatta kaçınılmaz bir sonucu olarak, artık düşme noktasına gelip dayanmıştı.

Tam bu noktada elbette faşistler de boş durmamışlar, 1979 yaz aylarında hükümete emperyalist kuruluşlardan, yerli tekelcilerden ve hükümet içinden oıtaya konan çeşitli sıkıştırma operasyonlarına kendi yöntemleriyle katılmışlar ve hükümeti işledikleri cinayetlerle silkelemeye devam etmişlerdir.Haziran ayında 10 öğrenci, 7 işçi, 4 öğretmen; toplam 35 kişi öldürüldü.Temmuz ayında sıkıyönetim bulunmayan bir şehirde, Artvin'de görülmedik bir devlet terörü yaşandı. 23 Temmuz 1979'da Artvin'in Şavşat ilçesinde mitingden dağılan halkın üzerine jandarma tarafından otomatik silahlarla ateş açıldı. Jandarma birliklerinin saldırısında 5 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. Halk, ölülerini sloganlar atarak hastaneye taşıdı.

Şavşat katliamı da diğer örneklerde olduğu gibi, önceden hazırlanmış bir katliam olarak gerçekleşti. Temmuz'un ilk haftasında arama yapmak iddiasıyla Şavşat'a Giresun’dan bir komando alayı getirilmişti. Alayın komutanı ilçeye geldiğinde

"Şavşat'ı Anavatan topraklarına katmaya geldiklerini" söylemişti. Alayın ilçeye gelmesiyle birlikte, halk üzerinde devlet terörü başladı. Komandolar yüzbaşının emriyle, alış veriş ettikleri esnafa hiç para ödemediler, taksi - minibüs gibi araçlara el koyarak, ilçede devriye gezdiler. Her gün bir baştan bir başa ilçede aramaya çıkan yüzbaşı, halka olmadık hakaretler yaptı. Demokratik kitle örgütleri, CHP il ve ilçe yöneticileri bu durumu çeşitli yollarla protesto ettiler ve komando alayının Şavşat'tan geri çekilmesini istediler. 18 Temmuz'da esnaf dükkanlarını açmayarak, protesto eylemlerine başladı. Şoförler arabalarını çalıştırmadılar. Memurlar ve işçiler iş bıraktılar.

23 Temmuz 1979'da ise, yoğunlaşan baskıları protesto etmek amacıyla izinli bir miting düzenlediler. Mitinge Murgul, Ardanuç, Artvin ve Şavşat yörelerinden 10 bin civarında halk topluluğu katıldı. Saat 12.00'de başlayan mitingin yapıldığı alanın çevresi "mavi bereli"lerce kuşatılmıştı. Miting, yapılan konuşmalardan sonra 14.20 sıralarında sona erdi. Bu arada Ardanuç'tan mitinge gelen halk topluluğu, yolda beş kez durdurularak aranmış, mitinge katılmaları engellenmek istenmişti. Ardanuç'lular mitinge ancak saat 14.30 sıralarında yetişebilmişti. İlçenin üst tarafından gelen 2.500 kişilik Ardanuç'lu grup, mitingin dağılmış olması nedeniyle TÖB-DER binasının önünde toplandı ve yapılan bir konuşmadan sonra dağılmaya başladılar.

Jandarma yüzbaşısı, otomatik silahıyla ve 40 kadar askerle yolun kenarında, okul duvarında saldırıya hazırlanmış gibi bekliyordu. Halkın dağılması sırasında askerleriyle birlikte koşarak kalabalığın önüne geçti. Dağılmakta olan halk topluluğunun üzerine ateş emri verdi ve ilk yaylım ateşini kendisi başlattı. 5 kişiyi öldüren, 30 kişiyi yaralayan askeri birlikler, halkın büyük tepkisi karşısında hükümet konağına çekilmek zorunda kaldı. Bu olaylar halktan yana olduğunu söyleyen bir sosyal demokrat iktidar zamanında ve halkının büyük çoğunluğu ilerici-demokrat nitelik taşıyan (oylarını çoğunlukla CHP'ye vermiş!) bir ilde oluyordu!

Ara Rejim Tartışmaları: Ordu’da Darbe Hazırlıkları

O günlerde kamuoyunda seçimlerden sonra bir "ara rejim" oluşturulması üstünde duruldu. Hükümetin CIA ajanı olduğu söylenen üyesi Faruk Sükan'ın hükümetten istifasından sonra, bu konu üzerinde daha sık durulur oldu. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in TRT'de yayınlanan konuşmalarının, seçimlerden sonra böyle bir ara rejimin gündeme getirilmesine yönelik olduğu şeklindeki görüşler yaygınlaştı.

Cumhurbaşkanı 30 Ağustos mesajında "Genç harbiyelilerin sesine dikkat ediniz" demişti. Genelkurınay Başkanı, "TSK, icabında bunları bir ay içinde temizler" derken, 6 Eylül 1979'da Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu ise, Cüneyt Arcayürek'e daha açık konuşmuş, "Başka çare yok, memleket elden gidiyor. Eğer bunlar elele vermezse, biz müdahale ederiz" demişti.(9)

Ordu müdahalesinin kokusunu alan Faruk Sükan,19 Eylül'de hükümetten istifa etti.

Ordu ise, daha Temmuz 1979'da yönetime el koymaya hazırlanmış, tarih de saptanmıştı: 29 Eylül 1979.

"Bu kararın neden değiştirildiğini kimi çevreler şöyle açıklayacaktı: 14 Ekim 1979'da önemli bir gösterge sayılan ara seçimler vardı; bu seçimler yapıldıktan sonra, siyasal durumun ne olacağını görmek istemişlerdi. Daha gerçekçi olan açıklama, olayların gelişmesiyle bir müdahale ortamının olgunlaşmasını beklemek, sonuna dek 'sivil yönetime bir şans daha tanımak,' ordu müdahalesi gerçekleştiği zaman hiç kimsenin buna karşı çıkmasına olanak sağlamamak biçimindeydi.(...) Ordunun yönetime el koymasıyla ilgili hazırlıklar bir süredir başlamıştı. 1979'un ikinci yarısından sonra bu hazırlıklar tümüyle genişleyecek, müdahaleyi yapan üst düzeyin onayladığı cümleye göre 'bir müdahale için "gerekli" olan ortamın tam anlamıyla olgunlaşması beklenecek ve... 12 Eylül gelecekti." (abç) (10)

1979 yılının Eylül ayında "müdahale" artık kesinleşmiş ve siyasi kulislerde, müdahalenin getireceği öğeler tartışılıp, konuşulmaya başlanmıştı. Bunlardan birisi yeni bir Anayasaydı. Cuntanın adamı olarak bilinen, ABD'lilerle çok sıkı ilişkileri olan Büyükelçi Coşkun Kırca, Cüneyt Arcayürek'e Eylül 1979'da yapılacak müdahaleyi şöyle anlatmıştı:

"Müdahale elbette 'dışa' güvence verecek, içerde de Türk demokrasisini açmaya çalışacağını bildirecek. 1) Anayasayı tadil edip, halk oyundan geçirecekler; 2) NATO'ya bağlı kalacağımızı açıklayacaklar; 3) Kıbrıs-Yunan ve Ege işini çözmeyi içtenlikle istediklerini gösterecekler; 4) Kanun kuvvetinde kararnamelerle ülkeyi yönetecekler; 5) Asıl unsur: Haziran 1981'de mutlaka seçim yapılacağını açıklayacaklar."

Arcayürek bu Anayasa'yı kısa zamanda kime yaptıracaklar diye sorunca, "Kolay, bir haftalık iş" demişti Kırca. Tepki de olmazdı. Her köşe başına bir tank ile komünistlerden arınma sağlanırdı. Arcayürek, Coşkun Kırca'nın yüzüne "Bu faşist rejim olur" diyemediğini belirtiyordu; "Bu kapalı rejim olur" demişti. Kırca ise bunu, "Başka çare var mı? Ordu da öyleleri var ki, bir anda temizleyelim diyorlar" diye cevaplamıştı. Kırca'ya göre askerler 14 Eylül'deki MGK'ndan sonra aralarında toplanmışlardı; bu toplantınını önemli yanı, artık askerlerin CHP-AP işbirliğinden vazgeçmiş olmalarıydı (11)

"Kuliste için için yanan ateş, ordu müdahalesinin kapıda olduğunun bir başka kanıtıydı. Bu ateş Coşkun Kırca ve Adnan Başer Kafaoğlu'nun 'yeni Anayasa’ modeli ile başlamıştı; sürüp gidiyordu. Ama henüz somut biçimde bir Anayasa taslağı ortaya çıkmamıştı. Çıkacaktı. Asker kökenli Başbakan, Meclislerin bir süre tatile girmesi, kararnamelerle devletin yönetimi... sonra De Gaulle'ist bir Anayasa... Ağırlık kazanan çevrelere göre durum buydu. Demokrasi ' çerçevesine’ oturtulacaktı"(12)

Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, seçimlerden önceki son MGK toplantısında: "Açıkça herkese söyleyeyim, ordunun tamamını kullanmaya hazırlanıyorum" dedi ve ordunun müdahaleye hazırIandığını aslında herkese açıkça söylemiş oldu.

Evet,1979 sonbaharında işte böyle bir ortam içerisinde Türkiye kısmi seçimlere gidiyordu. Aslında seçimlerin doğrudan hükümet değişikliği yaratacak bir özelliği yoktu.(Boşalan 5 milletvekilliği ve 50 senatörlük için yapılıyordu.)

Ama yaratılan hava, seçimlerle hükümetin değiştirileceğiydi. Egemen çevreler hükümeti çoktan gözden çıkarmışlardı, Hükümet de bizzat kendi uygulamalarıyla arkasındaki aydın kamuoyunu ve halkın desteğini kaybetmişti. Ve nihayet ordu, müdahale için kararını çoktan vermiş, kendi ifadeleriyle "olayların gelişmesiyle bir müdahale ortamının olgunlaşmasını" bekliyorlardı (acaba sadece bekliyorlar mıydı?).

Ve de elbette, "bir müdahale ortamının olgunlaşmasını sağlayacak" olaylar, faşist terör hareketleri, azgın bir canavar gibi, sürüp gidiyordu.

Sonradan sıkıyönetimin olayları niçin durdurmadığı çok tartışılmış, olayların durdurulamadığı mı, yoksa kasten (müdahale ortamını olgunlaştırmak için!) durdurulmadığı mı soruları sorulmuştur. (Özellikle, Demirel ve Ecevit, kendi hükümetleri döneminde olaylan durduramayan güvenlik güçlerinin nasıl olup da 12 Eylül ile birlikte bıçakla keser gibi durdurabildiklerini sormuşlar; darbeciIerin olayların önlenmesini, durdurulmasını kasten engellediklerini ileri sürmüşlerdir.)

Gerçekten, sıkıyönetim sonrasında olaylar durmamış, sıkıyönetim sonrasındaki ilk birkaç aylık sürede görülen kısa bir duraklamadan sonra olayların yeniden tırmanışa geçtiği görülmüştür.

Sıkıyönetim ilan edihnesinden sonra 1979 yılının Ocak ayında 50, Şubat'ta 53, Mart'ta 64, Nisan'da 94; Mayıs'ta 114, Haziran'da 95, Temmuz'da 89, Ağustos'ta 171,  Eylül'de 149 kişi hayatını kaybetmiştir.

Ecevit hükümeti dönemindeki sıkıyönetim uygulamaları sırasında, Ocak 1979'dan Ekim 1979'a kadar, toplam 879 kişi ölmüştü. Ölenlerden 317'si sol, 269'u sağ görüşlüydü.

Aynı dönemde 43 güvenlik görevlisi,11 çocuk, diğer çeşitli siyasi görüşlerden 51 kişiyle siyasi görüşü belirlenemeyen ya da belli bir siyasi görüşten olmayan 188 kişi öldürülmüştü.

Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un Öldürülmesi

Faşistlerin o günlerdeki en önemli eylemlerinden biri, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un öldürülmesiydi.

28 Eylül 1979 sabahı, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Reşatbey mahallesindeki lojmanından görevine gitmek üzere, yanında kayınpederi olduğu halde, makam arabasına binerek ayrıldı. Keresteciler Çarşısı’na geldiğinde, Adalet caddesinin Cumhuriyet caddesiyle kesiştiği kavşakta otomobili yavaşladı ve pusuda bekleyen saldırganlardan biri, otomatik silahlarla şöförün bulunduğu bölüme ateş etti; bir diğer saldırgan da Yurdakul'un oturduğu sağ arka köşeyi taradı. Lojmanına 150 metre uzaklıkta meydana gelen olayda Yurdakul başından ve göğsünden yediği kurşunlarla hemen öldü. Kayınpederi ve makam şöförü ağır yaralandı. Bu arada atılan kurşunlardan işine gitmekte olan bir yurttaş da can verdi. Katillerden ikisi aksi yönlere yaya olarak kaçtılar, diğerleri ise; kendilerini bekleyen bir otomobile binerek olay yerinden uzaklaştılar.

Adana faşist terörün en yoğun biçimde sürdürüldüğü illerden biriydi. Faşistler burada çok sayıda cinayet işlemişlerdi.Sadece Ankara'da görülen MHP Adana davasında yüzleri bulan öldürme olayı vardır. Yurdakul'un öldürülmesinden önceki aylarda, özellikle kahve taramalarıyla yaratılan katliamlar yapmışlardı. Yine, sadece 1979 yılının Nisan ayında; Yurdakul'un öldürüldüğü zamana kadar biri polis memuru 32 kişinin faşistlerce öldürüldüğü belirlenmişti. Faili belirlenemeyen pek çok öldürme, olayının da önemli bir kısmının faşistlerce gerçekleştirilmiş olması büyük olasılıktı.

Yurdakul, Adana'daki faşist terör hareketlerine karşı etkili bir mücadele yürütmeye çalışıyordu. MHP Adana davasında Yurdakul'un öldürülmesi nedeniyle yargılanan sanıkların ifadelerinde, Yurdakul'un Adana'daki ülkücülere baskı yaptığı, bu nedenle Türkeş'in verdiği emirle öldürüldüğü anlatılıyordu. Anlaşılan Adana Emniyet Müdürü, diğer pek çok yerde olduğu gibi, faşistlerin cinayet ve katliamlarına seyirci kalmadığı, onlara karşı görevini yapmaya çalıştığı için hedef seçilerek (tıpkı Doğan Öz gibi) öldürülmüştü. Adana Emniyet Müdürü C.Yurdakul'u öldürdüğü belirlenenlerden biri, bugün hâla firardadır. Cinayete katılanlardan bir kısmı adi suç hükümlerine göre, çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Yurdakul'un öldürülmesi için emir verdiği belirtilen MHP yöneticilerinden, Türkeş dahil hiç kimse sorumlu tutulmamıştır.

14 Ekim 1979 Kısmi Seçimleri

14 Ekim 1979'da Senato kısmi yenileme seçimleri yapıldı. Seçim kampanyası sıkıyönetimin (bulunduğu bölgelerdeki) yoğun baskıları altında yürütüldü. Devrimci Yol Dergisi, hükümetin halkın çıkarlarına ters düşen politikasını ve faşist baskıları protesto etmek için diğer bazı sol gruplarla birlikte seçimlerin boykot edilmesi çağrısını yaptı.(13)

Seçim sonucunda CHP'nin büyük oy kaybına uğradığı görüldü. Eski oylarını koruyan AP ise, 50 senatörlükten 33’ünü, 5 milletvekilliğinin de hepsini kazandı. Seçimlere katılım büyük oranda düşüş göstermişti.

Seçim kampanyası boyunca "boykot" çağırısı nedeniyle Devrimci Yol’u suçlayan Bülent Ecevit, seçimlerden sonra yapılan CHP Kurultayı'nda, "... CHP'liler uygulamamızı beğenmemişlerdir, seçime ilgisiz kalmışlardır. Böylece bize uyarıda bulunmuşlardır..."(14) diye konuşuyordu. Aynı Kurultay'daki konuşmasında Deniz Baykal’da şunları söylemişti:

"Eski seçimlerde yanımızda olan öğretmenleri, işçileri , sendikacıları, gençleri yanımızda bulamadık. Devrim sözünden korkar hale geldik. Miting alanında bize karşı çıkan gençlere, biz de karşı çıkarken, bir anlamda Türkiye'nin başka kesimlerine güven vermeye çalıştık. Biz, bizimle yürüyen insanları karşımıza aldık."(15)

CHP Hükümeti'nin düşürülmesine egemen güçler çoktan karar vermişlerdi. Seçimlerden sonra Ecevit Hükümeti,hemen istifa etti ve Demirel yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi.12 Eylül öncesindeki son "sivil" hükümeti böylece yine bir MC Hükümeti olarak göreve başlıyordu. Bir farkla ki, bu kez dıştan destekli bir MC hükümeti kuruldu.(16)

Aslında bu hükümetin, Türkiye'de yaşanan buhranın derinliği karşısında hemen hiçbir çözüm getirme şansı yoktu. Bunu herkes açıkça görüyordu. Bir askeri ‘müdahale' kararı çoktan alınmıştı. O tarihten 12 Eylül'e kadar geçen süre, bir bakıma darbe ortamının olgunlaşmasını bekleme süresiydi. Sanki darbenin son rötuşları yapılıyordu.

27 Ekim 1979'da İstanbul Bayrampaşa'da gece geç saatlerde Devrim Mahallesi, Eti Sokaktaki kahvehaneye gelen 3 silahlı kişi, burada oturanların üzerine otomatik silahlarla ateş açtı; saldırı sonucu 6 kişi öldü, 6 kişi de yaralandı. Katiller katliamdan sonra yaya olarak kaçtılar. Silahlı saldırıya uğrayan kahvehaneye genellikle sol görüşlü kişiler devam ediyordu.

Demirel'in, MHP'liler cinayet işledikçe kendisini sıkıştıran gazetecilere verdiği cevap hep aynı oldu: "Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz!.:" Bu hükümetle daha önceki MC'ler arasındaki farklılıklar, siyasal gelişmelerde esasa ilişkin bir değişiklik yaratmadı. Aslında Demirel'in kendisi bile fütursuzca:

"İsterlerse faşizm desinler..." diyerek, neler yaptığını/yapmak istediğini açıkça ortaya koyuyordu.

Adana Tekel'de Direniş

Adana Tekel Sigara Fabrikası, 20 Eylül 1979 günü ihbar var, gerekçesiyle, sıkıyönetim güçleri tarafından basıldı. Ellerinde "arananların isim listesi" adı altında solcu işçilerin ve işçi temsilcilerinin adları vardı. 8 işçi gözaltına alındı. Bunun üzerine tüm işçiler makinaları bağlayıp, üretimi durdurdular ve direnişe geçtiler. Kısa süre sonra 5 işçi serbest bırakıldı. Geri kalan 3 işçi ise, emniyete götürüldü. Tekel işçileri, bu işçilerin de serbest bırakılmasını talep ettiler ve direnişlerini 4 gün sürdürdüler.

Direniş sırasında fabrikadaki 30 faşist, işyerinden işçiler tarafından kovuldu.

Ümit Yaşar Doğanay'ın Öldürülmesi

20 Kasım 1979, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Profesör Ümit Yaşar Doğanay, sabah Etiler'deki Profesörler Sitesi'ndeki evinden telefonla Kimya Fakültesi Dekanını aramış ve fakülteye birlikte gitmelerini istemişti. Tespit edilen saat 08.45'te Profesör Doğanay, sitenin önünde kendilerini almak için gelen resmi arabaya bindi. Sitenin kapıcısı Dekan'ın hemen geleceğini haber vermek üzere, yanına geldiği sırada, lacivert renkli bir Renault otomobil Profesörler Sitesine girdi ve makam arabasının önünde durdu; lacivert takside, .16-25 yaşlarında, biri kız 4 genç vardı. Kız, takside kaldı ve taksiden inen 20-21 yaşlarında, esmer-bıyıklı, 20-25 yaşlarında esmer-zayıf ve 15-16 yaşlarında kısa boylu 3 kişi profesörün bulunduğu otomobili yaylım ateşine tuttu. Prof. Doğanay hemen öldü, şöför ve kapıcı ağır yaralandı.

Kurşun sesleri üzerine site sakinleri pencerelerini açtılar, saldırganlar bağıranlara da tabancayla ateş ettiler. Katiller, aynı otomobil ile Levent’e doğru hızla uzaklaştılar. Olayı hemen duyan Doğanay'ın eşi ve yakınları profesörün cesedi başında sinir krizi geçirdiler.

Prof: Ümit Yaşar Doğanay'ı öldüren faşistler hiçbir zaman yakalanamadı ve bu alçakça cinayet nedeniyle hiç kimseye ceza verilmedi.

Kayseri’de Kahve Katliamı

28 Kasım 1979 akşamı, Kayseri'de solcuların devam ettiği bir kahvehane, silahlı kişiler tarafından tarandı ve 5 kişi öldü. Saat 19.00 sıralarında, Mimar Sinan Mahallesi Fuzuli Caddesi üzerinde bulunan bir kahvehaneye silahlı baskın düzenlendi. Kahvehanede bulunanlardan 5 kişi ölürken, 7 kişi de yaralandı. Faşist katiller kaçtılar.

Bu iki saldırının dışında Kasım ayında cinayetlerini sürdüren faşistler, Muş-Bulanık'ta İlköğretim Müdürü"nün evine baskın yaptılar, müdürün eşini vurdular.

İstanbul Kartal'da bir dükkana yaptıkları silahlı baskında da bir öğretmeni kurşunladılar.

Gaziantep'te kahvehaneye ateş açtılar, 2 kişi can verdi. Kilis'te ise, lokantayı kurşunladılar, biri CHP ilçe başkanı olan 3 kişiyi daha vurdular.

Hatay Reyhanlı Akkerpiç köyünde kahvehaneye ateş açtılar, bir kişiyi vurdular.

Ankara Yenimahalle'de bir eve bomba attılar, 2 kişiyi öldürdüler.

Kayseri'de CHP'li bir grupla kavga ettiler, kavga sırasında CHP Gençlik Kolları üyesi bir genci bıçakladılar.

İstanbul Zeytinburnu'nda kahvehaneye silahlı baskın yaptılar; 2 kişiyi yere yatırarak kurşuna dizdiler.

Aralık ayında faşistlerin vurduğu insan sayısı 59'a çıktı. Hatay Kırıkhan'da bir evde bulunan çoğu çocuk, 8 kişiyi yakarak katlettiler.

Prof. Cavit Orhan Tütengil'i de İstanbul'da vurdular. Yine İstanbul Beşiktaş'ta bir kahvehaneye bomba yerleştirmeleri sonucunda 5 kişi daha can verdi.

Kırıkhan’da Katliam

3 Aralık 1979. Hatay'a bağlı Kırıkhan ilçesinde gece saatlerinde bir gecekondu kundaklanarak yakıldı. Cevizli yokuşundaki gecekondu mahallesinde tek odalı evde 20.30 sıralarında aniden çıkan yangın kısa sürede genişledi. Yangında; evde uyumakta olan 60 yaşındaki dedenin yanı sıra, anneleriyle birlikte 6 küçük çocuk feci şekilde yanarak can verdiler. Olayın kundaklama sonucu olduğunun anlaşılması üzerine ilçede gerginlik arttı. Özellikle yanarak ölen aile fertlerinin Kürt ve Alevi olmaları, ilçede bir Alevi-Sünni çatışması çıkarılması için evin kundaklanarak bir provokasyon yaratılmasının işareti olmuştu.

Prof. Cavit Orhan Tütengil'in Katli

7 Aralık 1979. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Cavit Orhan Tütengil, Levent'teki evinden çıkıp otobüse giderken, 4 kişinin açtığı çapraz ateş sonucu kurşunlanarak öldürüldü. Saldırganlar olay yerinden bir Murat taksiyle kaçtılar. 10 Aralık günü yapılan Prof. Tütengil'in cenaze töreninde polis cenaze törenine katılanlara ateş açtı ve bir kişiyi öldürdü. Diğer bütün katliamlarda olduğu gibi, Prof. Tütengil'i katleden faşistler de hiçbir zaman yakalanmadı ve cezalandırılmadı.

İstanbul Beşiktaş'ta Kahvehane Katliamı

16 Aralık 1979. Beşiktaş'ta DMMA yanındaki Barbaros Kıraathanesinde saat 18.40'ta büyük bir patlama meydana geldi. Üniversite öğrencilerinin devam ettiği, 3 katlı binanın Barbaros kıraathanesinin olduğu bölümde' kalorifer radyatörlerinin altına, kimlikleri belirsiz kişilerce bırakılan tahrip gücü yüksek bomba, büyük bir gürültüyle patladı. Patlamada 3 kişi olay yerinde, 2 kişi kaldırıldıkları hastanede olmak üzere, toplam 5 kişi öldü ve çoğu ağır 22 kişi de yaralandı. Genellikle sol görüşlü öğrencilerin çıktığı kahvehane, olay sırasında çok kalabalıktı. Patlama binada büyük hasara yol açtı. Çevredeki bazı binaların camları kırıldı.

Evet, Türkiye'de 1980 yılına, işte bu görüntülerle, yurdun her yanında meydana gelen benzer olaylarlarla giriliyordu. Ve doğrusu, Demirel'in yönetiminde ve sıkıyönetim altında bir askeri darbenin koşulları pek güzel "olgunlaştırılıyordu."

1979'un son ayında, olaylar o yılın en üst noktasına ulaşmıştı. 71'i sol, 56'sı sağ görüşlü olmak üzere toplam 195 kişi hayatını yitirdi. Diğer ölenlerin 9'u çocuk, 44'ü de belli bir siyasi görüşü olmayan kişilerdi.

Sıkıyönetim altında geçen 1979 yılı içinde ise; ölenlerin toplam sayısı, 1360’ı bulmuştu. Bunlardan siyasi görüşleri, belirlenebilenlerin 484'ü sol, 406'sı sağ görüşlüydü.

Maraş'ı Unutmadık, Unutturamayacaklar

Kahramanmaraş katliamı, birinci yılında gerçekleştirilen protesto eylemleriyle, şanlı bir direniş haline dönüştü. 23-24 Aralık tarihlerinde bütün Türkiye çapında yüz binlerce insanın katıldığı gösteri ve direnişlerle faşizmin bütün cinayet ve katliamları lanetlendi. Bir yıl önce Maraş'ta faşistler tarafından katledilen insanlar bir kez daha anıldı.

(1) Devrimci Yol Dergisi, sayı: 26

(2)  Devrimci Yol Dergisi, sayı:26

(3)  Cumhuriyet, 21.7.1985

(4)  Bkz: Devrimci Yol Dergisi, sayı: 28

(5) Yalçın DOĞAN, IMF Kıskacında Türkiye, s.188

(6) Yalçın DOĞAN, IMF Kıskacında Türkiye, s.178

(7)  Yalçın DOĞAN, IMF Kıskacında Türkiye, s.173-175

(8)  Bkz: Devrimci Yol Dergisi, sayı: 28

(9)  C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.270

(10) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.196-197

(11)  C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.261

(12) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.288

(13) O günlerde Devrimci Yol Dergisinde boykot konusunda şu tesbitler yapılıyordu:
"Bugün seçimlerin boykotu bir siyasi protesto eylemi olarak gündeme getirilmektedir. Bütün gücünü ve haklılığını da buradan almaktadır. Boykot; bugünkü koşullarda, 'seçimlerin engellenmesi', 'isteyenlerin oy kullanmasına engel olunması' şeklinde anlaşılamaz. Biz halkın bizim görüşlerimizi, devrimci fikirleri kavrayıp benimsemesini, kendi kaderini tayin etme hakkına sahip çıkmasını, bu doğrultuda bugünkü faşist baskı politikalarını, yasaklı sıkıyönetimli seçim oyununu protesto etmesini isiyoruz. Boykot kampanyamızın özü budur. Bunun çeşitli yönlerden saptırılmasına hiçbir şekilde izin verilmeyecektir.(...)
Bugünkü sıkıyönetim baskısı altındaki seçimleri reddederken ve bu yolla bugünkü faşist baskılara karşı halkın direnişini genişletip, güçlendirmeye çalışırken, bunu aynı zamanda seçimler sonrasındaki yoğunlaştırılacak faşist baskılara karşı güçlü bir direniş mücadelesini yürütmenin zorunlu bir ön koşulu, bir ön hazırlığı olarak da kavrıyoruz." (Boykot Gerçek Bir Demokrasi Mücadelesidir, Devrimci Yol Dergisi, sayı: 31 Ekim 1979)

(14) Ecevit, faşist güçlerle mücadele etmek yerine, onlarla uzlaşmaya yöneldi. Başbakan olduktan iki gün sonra yaptığı konuşmada, faşistlere seslenerek "Huzurun gerçekleşmesi için katkıda bulunursanız, geçmişin yaralarını daha çabuk sararız," dedi. Ecevit, faşistlere karşı olduğu halde, onlarla mücadele edilmesinden, onlara karşı direnilmesinden yana olmadı. Faşizme karşı direnmekten yana olan halka ve devrimcilere tavır aldı, onları engellemeye çalıştı. Sonuçta ise, hayatın binbir acılı deneyi ile faşist güçlere karşı mücadelenin bir zorunluluk olduğu, onları barış çağrılarıyla etkisizleştirmenin mümkün olamayacağı Kahramanmaraş'ta, Çorum'da kanıtlandı. Yaşanılan herşey, Ecevit'i değil, devrimcileri haklı çıkardı.

(15) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.313

(16) III.MC'nin iktidara gelmesinin hemen sonrasında Devrimci Yol Dergisi "Emekçi halklarımıza ve kamuoyuna" bir açıklama yayınlayarak, bu hükümet politikalarına karşı bir kampanya açtığını duyurdu. Açıklamada özetle şu görüşlere yer veriliyordu:

"İşbaşına getirilen yeni hükümet, halkımızın değil büyük sermaye çevrelerinin istekleri üzerine kurdurulmuştur. Daha şimdiden açığa çıkmıştır ki, bu hükümet, buhranın bütün yükünü emekçi halka yüklemek için memur edilmiştir. Yeni zamlar, yeni devalüasyonlar gündemdedir. Hayat bütün emekçi halk için her geçen gün daha da yaşanmaz hale gelmektedir. İşte bu yeni MC eliyle başta işçi sınıfı olmak üzere, bütün yoksul emekçi halk kesimleri üzerinde baskıları yoğunlaştırarak, halkın tepkilerini önlemek istiyorlar. Faşist köpekleri halkın üzerine salacaklar, yeni katliamlar, yeni cinayetler işleyecekler, onların yetmediği yerde resmi güçleri devreye sokarak, anarşi var bahanesiyle halkın direnme gücünü bütünüyle yok etmeye çalışacaklardır.(...)
Her türlü faşist baskı ve saldırıya karşı aktif bir şekilde sonuna kadar direnmeye kararlıyız.

Bu doğrultuda, her türlü imkanımızı seferber ederek, mücadeleyi, yurt çapında bir direniş kampanyası şeklinde yürüteceğiz."
(Devrimci Yol Dergisi sayı: 33, 3 Aralık 1979)


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org