|
|
|
|
16. SIKIYÖNETİM VE SONRASI Kahramanmaraş olaylarının Türkiye'deki gelişmeler üzerindeki etkisi çok büyük olmuştur. Bu olaylarla birlikte artık hiç kimse, kendi geleceğinin güvenlik altında olduğunu düşünemez olmuştur. Kahramanmaraş'ta saldırılara hedef olan çaresiz insanların yaşadığı dehşet, dalga dalga yayılarak, bütün ülkeyi kaplamış, bütün bir toplum tam bir dehşet ortamına sürüklenmiştir. Türkiye'nin her tarafında insanlar kendi güvenliklerini sağlayabilmenin yollarını aramaya koyulmuşlardır. Mahalleden mahalleye, şehirden şehire büyük göçler yaşanmış ve tarihimizin en büyük silahlanma eğilimi ortaya çıkmıştir. Herkes bir silah edinmenin yolunu aramaya çalışmış, yoksul insanlar öküzünü-ineğini satarak, silah satın almaya başlamış, geceleri mahallelerde silahlı nöbetler tutulmuştur. Kahramanmaraş olaylarıyla birlikte bütün |
![]() |
|
Türkiye toplumu, en küçük birimine kadar ikiye
bölünmüştür.Kahramanmaraş olaylarının en önemli sonuçlarından biri de
kuşkusuz, 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş olmasıdır. Böylece faşist
güçlerin, Ecevit Hükümeti'nin kuruluşundan sonra hükümeti sıkıyönetim ilan
ettirmeye, orduyu yönetime el koymaya zorlayıcı yöndeki saldırı taktikleri
ilk önemli başarısını elde etmiş oluyordu.
CHP Hükümeti'nin kurulmasından sıkıyönetim ilanına kadar geçen bir yıllık süre içinde faşistlerin yarattığı olaylar sonucunda 1072 kişi hayatını kaybetmişti. Bu olaylarda ölenlerin 509'u sol, 214'ü sağ görüşlüydü. Olaylar sırasında 17 diğer siyasi görüşlere sahip kişi, 36 güvenlik görevlisi,19 çocuk, 277 de belli bir siyasi görüşü olmayan (ya da belirlenemeyen) kişi ölmüştü. Bu dönemde faşistlerin tek tek kişilere yönelik pusu kurma ya da silahlı saldırı düzenleme şeklindeki eylemlerinin yanı sıra (ki bu tür olaylar sonucu faşistler 1978 yılında 236 kişiyi öldürmüşlerdi) kitlelere yönelik kahve, otobüs taramaları, toplu olarak bulunan kitlenin üzerine bomba atılması gibi saldırılar gündeme gelmişti. 1978 yılı içerisinde bu tür kahve, otobüs tarama gibi katliamlar sonucunda faşistler tarafından bizim saptayabildiğimiz kadarıyla 63 kişi öldürülmüştür. Aynı, dönemde solcular tarafından bu şekilde gerçekleştirilmiş tek bir olay göstermek mümkün değildir. Yine 1978 yılında düzenledikleri 23 gerici ayaklanmada 106 kişinin ölmesine yol açmışlar, 23 kişiyi de silah zoruyla kaçırdıktan sonra işkence ederek öldürmüşlerdir. 1978 yılı içinde öğretim üyelerine yönelik saldırılar sonucu, pek çok öğretim üyesini vurmuşlar; biri profesör, 2'si doçent, 3 üniversite öğretim üyesini öldürmüşlerdir. Elbette bütün bu rakamlar, Türkiye'de yaşanan gerçeğin ve faşistlerin yarattığı dehşet ortamının ancak çok az bir kısmını yansıtabilmektedir. Sakat kalan, evsiz, yurtsuz, işsiz kalan; büyük bir can korkusu içine sürüklenen milyonlarca insanın gerçeğini rakamlarla anlatmak, tabii ki olanaksızdır. Ama bu rakamlar bile Türkiye'yi bir iç savaş ortamına sürükleyenlerin, sıkıyönetim ilan ettirenlerin ve 12 Eylül'e getirenlerin kimler olduğunu gözler önüne sermeye yetmektedir. Sadece bu rakamlar bile ortaya koymaktadır ki, gerçek, 12 Eylül iddianamelerinde gösterilmeye çalışılanın tam tersidir. Öte yandan Kahramanmaraş olayları nedeniyle ilan edilen sıkıyönetimin yarattığı bir sis perdesi arkasında, en başta Kahramanmaraş olayları olmak üzere, herkesin gözü önünde yaşanan gerçeklerin üstü örtülmeye ve unutturulmaya çalışılmıştır. Yaşanan olaylar bir sağ-sol çatışması, aşırı uçların çatışması olarak gösterilmek istenmiştir. Hatta bazı çevreler, daha da ileri giderek, olaylardan solu ve devrimcileri sonımlu tutmak, sağcıların kendilerini ve devleti korumak için mücadele ettiklerini ileri sürmek yüzsüzlüğünü göstermişlerdir. Sıkıyönetim uygulamaları da bu faşist çevrelerin "hem suçlu; hem güçlü!" utanmazlıklarını destekler bir muhteva taşımıştır. Kahramanmaraş katliamının,16 Mart katliamının gerçek sorumluları ortalıkta serbestçe dolaşır ve yeni tertipler peşinde koşarlarken, sıkıyönetim kuvvetleri Kahramanmaraş katliamını protesto için pankart asan, bildiri dağıtan kız çocuklarıyla uğraşmışlardır. İlerici yayınları, işçilerin ve emekçilerin demokratik haklarını yasaklamaya, faşizme karşı mücadeleyi bastırmaya çalışmışlardır. Halkın çıkarlarını savunan, düşünen, faşizme karşı olan kim varsa, baskı ve zulme uğratılmıştır. Mahalleler, evler basılıp; halka gözdağı verilmiştir. Esasen, bütün egemen-emperyalist çevrelerin ve faşist güçlerin sıkıyönetim ilan ettirmek için gösterdikleri onca gayretin amacı da buydu. Bir, kere, sıkıyönetim ilan edildikten sonra, solcular; devrimciler kaçınılmaz olarak anti-demokratik uygulama ve baskılara karşı çıkacaklar ve güvenlik kuvvetleri de bir kere daha "solun ezilmesi" için çalışacaktı. Böyle bir gelişmeden ise sadece ve sadece egemen güçlerle faşistlerin kârlı çıkacağı gün gibi açıktı."Oyun" da, "hesap" da buydu. Devrimci Yol Dergisi, sıkıyönetim sonrasında ortaya çıkan durumu şöyle değerlendirmişti:
Nitekim, faşist terör eylemlerinin sıkıyönetimden sonra da duraksamaksızın devam ettiği görüldü. Şu farkla ki, o zamana kadar taktik hedef olarak sıkıyönetim ilan ettirmeye yönelen faşist saldırılar, sıkıyönetimin ilanından sonra doğrudan bir askeri darbeyi hedefleyen bir özelliğe bürünmüştür. Devrimci Yol Sıkıyönetime Karşı Mücadeleyi Savunuyor
Abdi İpekçinıin Öldürülmesi Devrimci Yol Dergisi'nin 5 Ocak 1979 tarihli 26.sayısında yukarıda bir bölümünü aktardığımız değerlendirmesi şöyle devam ediyordu:
Bu satırların yazılmasından sadece 26 gün sonra, 1 Şubat 1979'da Milliyet Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi vurularak öldürüldü. Tercüman gazetesi vb. basın organları, olayı THKO ya da "aşırı sol örgütlere" mal ederek verdiler. Bazı basın organları, sanki suikasti düzenleyenlerin amaçlarına yardım edercesine bir yayın politikası yürütmüş, kamuoyunu tam bir şaşkınlığın içine sürüklemek istemişlerdir. Abdi İpekçi'yi öldüren faşist (Ağca) daha sonra yakalandı; mahkemesi görülürken, İstanbul'daki 1. Ordu merkezinden kaçırılarak yurtdışına çıkarıldı. Olayın perde arkasındaki güçler ise, hiç bir zaman açığa çıkarılmadı ve bu cinayetten dolayı hiç kimse cezalandırılmadı. İpekçi'nin öldürülmesi tam bir şok etkisi yaratmıştı. Bütün toplum ve devlet sarsılmıştı. Yaratılan etki şuydu: Sıkıyönetime rağmen, faşist terör durmayacaktı! Ecevitin en yakın destekleyicilerinin bile vardığı kanı buydu. 3 Şubat 1979 günü Uğur Mumcu köşesinde şunu yazıyordu:
20 Şubat günü ise Demirel, Ecevit'i Allende'ye benzetti, onun da sonunun Allende'ye benzeyeceğini ileri sürdü. Bu benzetme herkesi ayağa kaldırdı. Hele arkasından AP yanlısı Nakliyeciler Derneği'nin öncülüğünde bir Nakliyeciler grevinden söz edilmeye başlanması, ilginç tartışma ve benzerlikleri gündeme getirdi. Türkiye'de Amerikan gizli örgütlerinin ve tekellerinin güdümünde (tıpkı Amerikan ajanı General Pinochet'nin Allende'yi devirmesi gibi) bir askeri darbe mi olacaktı? Kuşkusuz, Demirel'in Allende benzetmesinin ilginçliği Türkiye'nin bir ... askeri faşist diktatörlüğün eşiğine getirilmiş olmasından ve bunun egemen güçlerin gündemindeki siyasal programın başında yer almasından ileri gelmişti. Burjuva politikacılari, gazete yazarları, büyük işadamları ve çeşitli çevreler, özetle hemen herkes "Türkiye'nin tarihinin en büyük bunalımlı dönemini" yaşadığından söz etmeye başlamışlardı. Uğıır Mumcu bile CHP Hükümeti'ne "çekil git" diyordu ve kamuoyunda uyanan ortak duygu buydu. Evet ama, Ecevit çekilip gittikten sonra kim gelecekti? Kimi çevreler Türkeş'i (!), kimisi ordu müdahalesini düşünüyordu. İpekçi'yi öldürenlerin amacı da bu değil miydi? Faşist saldırılar, işte böyle bir "aymazlıklar" ortamında sürüp gidiyordu:
Piyangotepe Katliamı Mayıs ayındaki en cüretli saldırılarını"Ankara Piyangotepe'de kahvehane baskını sonucu yaptıkları katliam ile gerçekleştirdiler: Piyangotepe katliamında 7 kişi öldü.
Mayıs ayındaki Piyangotepe katliamı ve diğer saldırılar, faşistlerin, saldırılarını yeniden sıkıyönetim altındaki bölgelerde yoğunlaştırdıklarını gösteriyordu.
1 Mayıs 1979 1 Mayıs 1979 tarihi yaklaşırken, tüm gerici çevreler hep bir ağızdan1 Mayıs gösterilerine karşı kampanya başlattılar. Sıkıyönetim komutanlıkları yayınladıkları bildirilerle, 1 Mayıs gösterilerinin yapılmasının yasaklandığını ilan ettiler:1 Mayıs'ı destekleyeceklerini ilan eden demokratik kitle örgütlerinin üzerine yoğun sıkıyönetim baskısı uygulanmaya başlandı. DİSK yöneticileri gözaltına alındı. Onların yerine 1 Mayıs gösterilerinin düzenlenmesine uğraşan yeni yöneticiler de sıkıyönetim tarafından gözaltına alındı; 1 Mayıs alanı olarak bilinen Taksim Alanı'nı tanklarla çeviren sıkıyönetim güçleri, buraya savaş sancağı çekerek, halka karşı savaş ilan ettiler. Bu önlemler ancak düşman bir ülkeye giren işgal kuvvetlerinin yapabileceği uygulamalara benzer biçimde, sıkıyönetim ilan edilen yerlerde yürürlüğe kondu. Ama bütün bu önlemler Edirne'den Kars'a kadar 1 Mayıs kutlamalarının yapılmasına engel olamadı. 1979 Baharında ABD-Türkiye İlişkilerinde Yeni Gelişmeler 1979 Baharında, İran'da faşist Şah rejimi devrildi. Böylece ABD,İran'ı Ortadoğu'daki çıkarlarını korumakta bir üs olarak kullanma imkanlarını yitirdi. Afganistan'ın Sovyetler tarafından işgali ve İran'daki Şah rejiminin devrilmesiyle birlikte ABD bölgedeki politikalarını sürdürmede önemli güçlüklerle karşılaşmıştı. Devrimci Yol Dergisi, bu gelişmenin önemine Afganistan'ın işgali ve İran'da karışıklıkların başladığı günlerde dikkatleri çekmişti. 25 Mayıs 1979 tarihli 28. sayısında Devrimci Yol Dergisi aynı konunun kazandığı önemi bir kez daha vurguladı:
O zamanki ABD Başkanı Jimmy Carter, 1985 yılında Cumhuriyet gaaetesinde Ufuk Güldemir ile yaptığı konuşınada bu saptamayı doğruluyordu. Carter şöyle diyordu:
ABD'nin,1979 ortalarında Türkiye'deki gelişmeleri "içlerini ferahlatacak" bir doğrultuya yöneltmek için harekete geçmeleri doğaldır. Bunun belirtilerinin ortaya çıkması da çok gecikmedi: Emperyalizmin ve tekellerin hükümeti sıkıştırma operasyonları çeşitli biçimlerde gündeme gelmeye başladı. IMF ve OECD'nin sıkıştırmaları arttı. Tekellerin devlet içindeki etkili temsilcilerinin: (sözgelimi bazı generallerin!) dayatmalarına başvuruldu; işadamları "muhtıra" verdi; "bağımsız bakanlar" aracılığıyla hükümetin düşürülmesi tehditi ortaya sürüldü.(4) IMF-OECD Görüşmeleri ve İşadamlarının Muhtırası Dışa bağımlı ekonominin krizi arttıkça, emperyalistlerin "yardım"mına duyulan ihtiyaç da arttı. Bu dış "yardımlar" alınmayınca da kriz derinleşti. Emperyalistler, kendilerine bağımlı bir ekonominin çarklarının gıcırdayarak da olsa dönebilmesi için gerekli olan borcu vermediler. 1978 Ekim ayında bir TÜSİAD heyeti, kredilerin neden gelmediğini, neden ertelendiğini yerinde görmek üzere, Amerika'ya gitmişti. Burada Carter yönetimiyle, İMF ve Dünya Bankası uzmanlarıyla, Uluslararası bankalar ve firmalarla bir dizi görüşme yapmıştı. Heyet bu geziden çok olumsuz izlenimlerle dönmüştü. Tam bu sıralarda, İMF ve OECD ile görüşmelerin devam ettiği 1979 baharında, bu kez yerli tekeller biraraya gelip, bir muhtıra yayınladılar. Kamuoyunda "İşadamları Muhtırası" olarak anılan bu uyarıda şu görüşlere yer verilmişti:
Ecevit hükümeti için artık alarm zilleri çalmaya başlamış, hükümetin artık suyu ısınmıştı.
"Bağımsız Bakanlar" Olayı Emperyalizmin ve tekellerin hükümeti sıkıştırma operasyonları hükümet içine dek uzandı. Ecevit'in Maliye Bakanı'nın İsviçre'de IMF ile anlaşmaya imza attığı sırada, Ankara'da 6 bağımsız Bakan, Ecevit'e muhtıra verdi ve bunu basına açıkladı:
Bu olay da tekellerin Ecevit'ten vazgeçtiklerini ve ekonominin dişli kesimlerinden olan Tahtakale çevrelerinin Ecevit'e savaş açmış olduklarını gösteriyordu. Hükümet ise, dört yandan gelen bu sıkıştırma operasyonları karşısında kendisinden istenilenleri elinden geldiğince yerine getirmeye çalıştı. Sıkıyönetimin uzatılması gündeme geldiğinde, sıkıyönetimin gerekçelerinin ve kapsamının genişletilmesi, aşamalı olarak bütün ülke sathına yayılması gibi istekleri en küçük bir itiraz ileri sürmeden benimsedi ve uygulamaya koydu. Bu, sıkıyönetim terörünün yoğunlaştırılması ve kalıcı kılınması, bütün ülkenin aşamalı olarak sıkıyönetim ile yönetilmesine (12 Eylül'e!) doğru atılmış yeni ve önemli bir adımdı.(8) Şavşat Katliamı CHP Hükümeti, kurulduğu günden beri uygulaya geldiği politikaların olağan, hatta kaçınılmaz bir sonucu olarak, artık düşme noktasına gelip dayanmıştı. Tam bu noktada elbette faşistler de boş durmamışlar, 1979 yaz aylarında hükümete emperyalist kuruluşlardan, yerli tekelcilerden ve hükümet içinden oıtaya konan çeşitli sıkıştırma operasyonlarına kendi yöntemleriyle katılmışlar ve hükümeti işledikleri cinayetlerle silkelemeye devam etmişlerdir.Haziran ayında 10 öğrenci, 7 işçi, 4 öğretmen; toplam 35 kişi öldürüldü.Temmuz ayında sıkıyönetim bulunmayan bir şehirde, Artvin'de görülmedik bir devlet terörü yaşandı. 23 Temmuz 1979'da Artvin'in Şavşat ilçesinde mitingden dağılan halkın üzerine jandarma tarafından otomatik silahlarla ateş açıldı. Jandarma birliklerinin saldırısında 5 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. Halk, ölülerini sloganlar atarak hastaneye taşıdı.
Ara Rejim Tartışmaları: Orduda Darbe Hazırlıkları O günlerde kamuoyunda seçimlerden sonra bir "ara rejim" oluşturulması üstünde duruldu. Hükümetin CIA ajanı olduğu söylenen üyesi Faruk Sükan'ın hükümetten istifasından sonra, bu konu üzerinde daha sık durulur oldu. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ve Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in TRT'de yayınlanan konuşmalarının, seçimlerden sonra böyle bir ara rejimin gündeme getirilmesine yönelik olduğu şeklindeki görüşler yaygınlaştı. Cumhurbaşkanı 30 Ağustos mesajında "Genç harbiyelilerin sesine dikkat ediniz" demişti. Genelkurınay Başkanı, "TSK, icabında bunları bir ay içinde temizler" derken, 6 Eylül 1979'da Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu ise, Cüneyt Arcayürek'e daha açık konuşmuş, "Başka çare yok, memleket elden gidiyor. Eğer bunlar elele vermezse, biz müdahale ederiz" demişti.(9) Ordu müdahalesinin kokusunu alan Faruk Sükan,19 Eylül'de hükümetten istifa etti. Ordu ise, daha Temmuz 1979'da yönetime el koymaya hazırlanmış, tarih de saptanmıştı: 29 Eylül 1979.
1979 yılının Eylül ayında "müdahale" artık kesinleşmiş ve siyasi kulislerde, müdahalenin getireceği öğeler tartışılıp, konuşulmaya başlanmıştı. Bunlardan birisi yeni bir Anayasaydı. Cuntanın adamı olarak bilinen, ABD'lilerle çok sıkı ilişkileri olan Büyükelçi Coşkun Kırca, Cüneyt Arcayürek'e Eylül 1979'da yapılacak müdahaleyi şöyle anlatmıştı:
Arcayürek bu Anayasa'yı kısa zamanda kime yaptıracaklar diye sorunca, "Kolay, bir haftalık iş" demişti Kırca. Tepki de olmazdı. Her köşe başına bir tank ile komünistlerden arınma sağlanırdı. Arcayürek, Coşkun Kırca'nın yüzüne "Bu faşist rejim olur" diyemediğini belirtiyordu; "Bu kapalı rejim olur" demişti. Kırca ise bunu, "Başka çare var mı? Ordu da öyleleri var ki, bir anda temizleyelim diyorlar" diye cevaplamıştı. Kırca'ya göre askerler 14 Eylül'deki MGK'ndan sonra aralarında toplanmışlardı; bu toplantınını önemli yanı, artık askerlerin CHP-AP işbirliğinden vazgeçmiş olmalarıydı (11)
Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, seçimlerden önceki son MGK toplantısında: "Açıkça herkese söyleyeyim, ordunun tamamını kullanmaya hazırlanıyorum" dedi ve ordunun müdahaleye hazırIandığını aslında herkese açıkça söylemiş oldu. Evet,1979 sonbaharında işte böyle bir ortam içerisinde Türkiye kısmi seçimlere gidiyordu. Aslında seçimlerin doğrudan hükümet değişikliği yaratacak bir özelliği yoktu.(Boşalan 5 milletvekilliği ve 50 senatörlük için yapılıyordu.) Ama yaratılan hava, seçimlerle hükümetin değiştirileceğiydi. Egemen çevreler hükümeti çoktan gözden çıkarmışlardı, Hükümet de bizzat kendi uygulamalarıyla arkasındaki aydın kamuoyunu ve halkın desteğini kaybetmişti. Ve nihayet ordu, müdahale için kararını çoktan vermiş, kendi ifadeleriyle "olayların gelişmesiyle bir müdahale ortamının olgunlaşmasını" bekliyorlardı (acaba sadece bekliyorlar mıydı?). Ve de elbette, "bir müdahale ortamının olgunlaşmasını sağlayacak" olaylar, faşist terör hareketleri, azgın bir canavar gibi, sürüp gidiyordu. Sonradan sıkıyönetimin olayları niçin durdurmadığı çok tartışılmış, olayların durdurulamadığı mı, yoksa kasten (müdahale ortamını olgunlaştırmak için!) durdurulmadığı mı soruları sorulmuştur. (Özellikle, Demirel ve Ecevit, kendi hükümetleri döneminde olaylan durduramayan güvenlik güçlerinin nasıl olup da 12 Eylül ile birlikte bıçakla keser gibi durdurabildiklerini sormuşlar; darbeciIerin olayların önlenmesini, durdurulmasını kasten engellediklerini ileri sürmüşlerdir.) Gerçekten, sıkıyönetim sonrasında olaylar durmamış, sıkıyönetim sonrasındaki ilk birkaç aylık sürede görülen kısa bir duraklamadan sonra olayların yeniden tırmanışa geçtiği görülmüştür. Sıkıyönetim ilan edihnesinden sonra 1979 yılının Ocak ayında 50, Şubat'ta 53, Mart'ta 64, Nisan'da 94; Mayıs'ta 114, Haziran'da 95, Temmuz'da 89, Ağustos'ta 171, Eylül'de 149 kişi hayatını kaybetmiştir. Ecevit hükümeti dönemindeki sıkıyönetim uygulamaları sırasında, Ocak 1979'dan Ekim 1979'a kadar, toplam 879 kişi ölmüştü. Ölenlerden 317'si sol, 269'u sağ görüşlüydü. Aynı dönemde 43 güvenlik görevlisi,11 çocuk, diğer çeşitli siyasi görüşlerden 51 kişiyle siyasi görüşü belirlenemeyen ya da belli bir siyasi görüşten olmayan 188 kişi öldürülmüştü. Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un Öldürülmesi Faşistlerin o günlerdeki en önemli eylemlerinden biri, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul'un öldürülmesiydi.
Adana faşist terörün en yoğun biçimde sürdürüldüğü illerden biriydi. Faşistler burada çok sayıda cinayet işlemişlerdi.Sadece Ankara'da görülen MHP Adana davasında yüzleri bulan öldürme olayı vardır. Yurdakul'un öldürülmesinden önceki aylarda, özellikle kahve taramalarıyla yaratılan katliamlar yapmışlardı. Yine, sadece 1979 yılının Nisan ayında; Yurdakul'un öldürüldüğü zamana kadar biri polis memuru 32 kişinin faşistlerce öldürüldüğü belirlenmişti. Faili belirlenemeyen pek çok öldürme, olayının da önemli bir kısmının faşistlerce gerçekleştirilmiş olması büyük olasılıktı. Yurdakul, Adana'daki faşist terör hareketlerine karşı etkili bir mücadele yürütmeye çalışıyordu. MHP Adana davasında Yurdakul'un öldürülmesi nedeniyle yargılanan sanıkların ifadelerinde, Yurdakul'un Adana'daki ülkücülere baskı yaptığı, bu nedenle Türkeş'in verdiği emirle öldürüldüğü anlatılıyordu. Anlaşılan Adana Emniyet Müdürü, diğer pek çok yerde olduğu gibi, faşistlerin cinayet ve katliamlarına seyirci kalmadığı, onlara karşı görevini yapmaya çalıştığı için hedef seçilerek (tıpkı Doğan Öz gibi) öldürülmüştü. Adana Emniyet Müdürü C.Yurdakul'u öldürdüğü belirlenenlerden biri, bugün hâla firardadır. Cinayete katılanlardan bir kısmı adi suç hükümlerine göre, çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. Yurdakul'un öldürülmesi için emir verdiği belirtilen MHP yöneticilerinden, Türkeş dahil hiç kimse sorumlu tutulmamıştır. 14 Ekim 1979 Kısmi Seçimleri 14 Ekim 1979'da Senato kısmi yenileme seçimleri yapıldı. Seçim kampanyası sıkıyönetimin (bulunduğu bölgelerdeki) yoğun baskıları altında yürütüldü. Devrimci Yol Dergisi, hükümetin halkın çıkarlarına ters düşen politikasını ve faşist baskıları protesto etmek için diğer bazı sol gruplarla birlikte seçimlerin boykot edilmesi çağrısını yaptı.(13) Seçim sonucunda CHP'nin büyük oy kaybına uğradığı görüldü. Eski oylarını koruyan AP ise, 50 senatörlükten 33ünü, 5 milletvekilliğinin de hepsini kazandı. Seçimlere katılım büyük oranda düşüş göstermişti. Seçim kampanyası boyunca "boykot" çağırısı nedeniyle Devrimci Yolu suçlayan Bülent Ecevit, seçimlerden sonra yapılan CHP Kurultayı'nda, "... CHP'liler uygulamamızı beğenmemişlerdir, seçime ilgisiz kalmışlardır. Böylece bize uyarıda bulunmuşlardır..."(14) diye konuşuyordu. Aynı Kurultay'daki konuşmasında Deniz Baykalda şunları söylemişti:
CHP Hükümeti'nin düşürülmesine egemen güçler çoktan karar vermişlerdi. Seçimlerden sonra Ecevit Hükümeti,hemen istifa etti ve Demirel yeni hükümeti kurmakla görevlendirildi.12 Eylül öncesindeki son "sivil" hükümeti böylece yine bir MC Hükümeti olarak göreve başlıyordu. Bir farkla ki, bu kez dıştan destekli bir MC hükümeti kuruldu.(16) Aslında bu hükümetin, Türkiye'de yaşanan buhranın derinliği karşısında hemen hiçbir çözüm getirme şansı yoktu. Bunu herkes açıkça görüyordu. Bir askeri müdahale' kararı çoktan alınmıştı. O tarihten 12 Eylül'e kadar geçen süre, bir bakıma darbe ortamının olgunlaşmasını bekleme süresiydi. Sanki darbenin son rötuşları yapılıyordu.
Demirel'in, MHP'liler cinayet işledikçe kendisini sıkıştıran gazetecilere verdiği cevap hep aynı oldu: "Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz!.:" Bu hükümetle daha önceki MC'ler arasındaki farklılıklar, siyasal gelişmelerde esasa ilişkin bir değişiklik yaratmadı. Aslında Demirel'in kendisi bile fütursuzca: "İsterlerse faşizm desinler..." diyerek, neler yaptığını/yapmak istediğini açıkça ortaya koyuyordu. Adana Tekel'de Direniş
Ümit Yaşar Doğanay'ın Öldürülmesi
Kayseride Kahve Katliamı
Kırıkhanda Katliam
Prof. Cavit Orhan Tütengil'in Katli
İstanbul Beşiktaş'ta Kahvehane Katliamı
Evet, Türkiye'de 1980 yılına, işte bu görüntülerle, yurdun her yanında meydana gelen benzer olaylarlarla giriliyordu. Ve doğrusu, Demirel'in yönetiminde ve sıkıyönetim altında bir askeri darbenin koşulları pek güzel "olgunlaştırılıyordu." 1979'un son ayında, olaylar o yılın en üst noktasına ulaşmıştı. 71'i sol, 56'sı sağ görüşlü olmak üzere toplam 195 kişi hayatını yitirdi. Diğer ölenlerin 9'u çocuk, 44'ü de belli bir siyasi görüşü olmayan kişilerdi. Sıkıyönetim altında geçen 1979 yılı içinde ise; ölenlerin toplam sayısı, 1360ı bulmuştu. Bunlardan siyasi görüşleri, belirlenebilenlerin 484'ü sol, 406'sı sağ görüşlüydü. Maraş'ı Unutmadık, Unutturamayacaklar Kahramanmaraş katliamı, birinci yılında gerçekleştirilen protesto eylemleriyle, şanlı bir direniş haline dönüştü. 23-24 Aralık tarihlerinde bütün Türkiye çapında yüz binlerce insanın katıldığı gösteri ve direnişlerle faşizmin bütün cinayet ve katliamları lanetlendi. Bir yıl önce Maraş'ta faşistler tarafından katledilen insanlar bir kez daha anıldı. (1) Devrimci Yol Dergisi, sayı: 26 (2) Devrimci Yol Dergisi, sayı:26 (3) Cumhuriyet, 21.7.1985 (4) Bkz: Devrimci Yol Dergisi, sayı: 28 (5) Yalçın DOĞAN, IMF Kıskacında Türkiye, s.188 (6) Yalçın DOĞAN, IMF Kıskacında Türkiye, s.178 (7) Yalçın DOĞAN, IMF Kıskacında Türkiye, s.173-175 (8) Bkz: Devrimci Yol Dergisi, sayı: 28 (9) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.270 (10) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.196-197 (11) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.261 (12) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.288 (13) O günlerde Devrimci Yol Dergisinde boykot
konusunda şu tesbitler yapılıyordu: (14) Ecevit, faşist güçlerle mücadele etmek yerine, onlarla uzlaşmaya yöneldi. Başbakan olduktan iki gün sonra yaptığı konuşmada, faşistlere seslenerek "Huzurun gerçekleşmesi için katkıda bulunursanız, geçmişin yaralarını daha çabuk sararız," dedi. Ecevit, faşistlere karşı olduğu halde, onlarla mücadele edilmesinden, onlara karşı direnilmesinden yana olmadı. Faşizme karşı direnmekten yana olan halka ve devrimcilere tavır aldı, onları engellemeye çalıştı. Sonuçta ise, hayatın binbir acılı deneyi ile faşist güçlere karşı mücadelenin bir zorunluluk olduğu, onları barış çağrılarıyla etkisizleştirmenin mümkün olamayacağı Kahramanmaraş'ta, Çorum'da kanıtlandı. Yaşanılan herşey, Ecevit'i değil, devrimcileri haklı çıkardı. (15) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-8, s.313 (16) III.MC'nin iktidara gelmesinin hemen sonrasında Devrimci Yol Dergisi "Emekçi halklarımıza ve kamuoyuna" bir açıklama yayınlayarak, bu hükümet politikalarına karşı bir kampanya açtığını duyurdu. Açıklamada özetle şu görüşlere yer veriliyordu:
|
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org