3. 12 EYLÜL'ÜN NEDENLERİ, ÖNCESİ-SONRASI

1970’li yılların sonlarında Türkiye ekonomisinden siyasetine kadar bütün toplumun günlük hayatına yansıyan, o günlerin yaygın deyişi ile “tarihin en büyük bunalımına” sürüklenmişti.  Ekonomi, tümüyle iflas noktasına gelip dayanmıştı. En temel tüketim malları tarihin en büyük bunalımına” sürüklenmişti  Ekonomi, tümüyle iflas noktasına gelip dayanmıştı. En temel tüketim mallarıbulunamıyor, döviz yokluğundan gerekli ithalat yapılamıyor, biriken dış borç faizleri bile ödenemiyordu...

Siyasi tablo da tam bir kriz görüntüsü sergiliyordu. Özellikle MC Hükümetlerinden sonra, gelişen sol muhalefeti bastırmak, toplumsal muhalefetin gelişmesini engellemek için sivil faşist terör çetelerinin

  sahneye sürülmesi ve MHP çevresinde toplanan bu faşist hareketin işyerleri, okullar, mahalleler ve fabrikalarda hakimiyet kurmaya çalışması sonucunda, Türkiye faşizmin yoğun bir saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Türkiye’yi bütünüyle faşizmin koyu karanlığı içine sürüklemek isteyen faşistler bütün ilerici, demokrat insanlara, aydınlara, gazetecilere, işçilere, öğrencilere, öğretim üyelerine karşı cinayet ve katliamlar düzenlediler; K. Maraş’ta, Çorum’da, Malatya’da  gerici ayaklanmalar çıkardılar, mezhep ayrılıklarını körüklediler. Binlerce insanı öldürdüler, yaraladılar.

Halk muhalefetinin bu yolla bastırılmaya çalışılması doğrudan bir iç savaş politikası anlamına geliyordu. Çünkü çok köklü toplumsal dayanakları on muhalefet akımlarının bu yolla bastırılmaya çalışılması, kaçınılmaz olarak kendi karşıtını yarattı; giderek güçlenen bir direnme eğilimine kaynaklık etti. Sonuçta okulların, mahallelerin, şehirlerin bölündüğü; silahlı çatışmaların, siyasal cinayetlerin gündelik olaylar haline geldiği bir iç savaş görüntüsü ortaya çıktı.

Bunalım, toplum içinde çeşitli sosyal, kültürel parçalanmalarla ve alt üst oluşlarla kendisini ortaya koyuyordu. İnsanların can korkusuna düştüğü, geleceğe ilişkin umutlarının kalmadığı bir kitle psikolojisi içindeki toplum ve her türlü ilişkilerinde gözlemlenen bireycilik, yozlaşma, çıkarcılık...

Bütün bunlar, kuşkusuz toplumun içinde ortaya çıkan bir çürüme eğilimin göstergeleriydi.

Böyle bir bunalımın içinde, bunalımın devrimci bir tarzda çözülmesini, faşizme karşı halkın kendi demokrasisini, yoksulluk ve sömürüye karşı sömürüsüz bir toplum düzenini öneren ve bu krizin asıl kaynağının emperyalizme bağımlılıkta aranmasını söyleyen devrimci düşünceler ve akımlar da giderek halk kitleleri arasında kök salıyorlardı. Devrimciler önerdikleri yeni yaşam tarzıyla her türlü çıkarcılık, yozlaşma, çürümenin karşısında, dayanışmanın, insana özgü değerlerin korunmasının ve yaşatılmasının temsilcileriydiler. Yani 12 Eylül öncesi Türkiye’sinde bir tarafta Maraş, diğer tarafta Fatsa vardı. Katliamın, kinin, nefretin, insanlık dışı bir caniliğin simgesi bir Maraş; ve bir dayanışmanın, kardeşlik, dostluk duygusunun, üretmenin ve paylaşmanın, insanca yaşamın simgesi Fatsa...

Biz, 12 Eylül öncesinde ülkemizde sürdürülen bütün faşist katliamlara ve cinayetlere kararlı bir şekilde karşı çıktık; sonuna kadar haklı ve meşru bir savunma mücadelesi verdik. Devrimci Yol biraz da bu nedenle, Türkiye’nin çok büyük alt üst oluşlara sahne olduğu 1970’li yıllarda önemli bir siyasal olgu olarak ortaya çıkmıştır. Bu onurlu direniş mücadelesinde, yüzlerce arkadaşımız hayatını kaybetti. Eğer 12 Eylül öncesinde bütün Türkiye bir Maraş’a çevrilemediyse, yüzbinlerce, milyonlarca insanın yok edileceği yeni bir Endonezya Katliamı gerçekleştirilemediyse; faşizme karşı onurlu ve yiğit mücadelelerinde hayatlarını kaybeden o gencecik insanlarımıza çok şey borçlu olduğumuzu hiç kimse unutmamalıdır.

12 Eylül’den sonra ülkemizi bir dehşet ortamına sürükleyen faşistler, gerici faşist ayaklanmalar, katliamlar tertipleyenler korunmaya, suçları örtbas edilmeye, örtbas edilemediği yerde hafifletilmeye çalışıldı; bunların solculara, komünistlere karşı devleti korumaya çalıştıkları ileri sürülebildi. Bizler ise teröristlikle, bölücülükle; sanki faşist katliamlar Anayasa gereğiymiş gibi, Anayasa’yı ihlalle suçlandık; en ağır işkencelere uğratıldık; yıllarca zindanlarda, hücrelerde çürütüldük.

Faşizme karşı mücadele bir insanlık ve demokrasi görevidir.

Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde faşizme karşı mücadele, teröristlik ve anarşistlik olarak kabul edilemez. 1930’lu yılların Avrupa’sında faşizme karşı mücadele eden ilerici, yurtsever, demokrat insanlar ülkelerinin yüzakı ve onur kaynağı olarak görülmüş, baş tacı edilmişlerdir. Bizde ise, faşistler baş tacı ediliyor.

12 Eylül darbesi, Türkiye’de yaşanan krize halkın aleyhinde ve Amerikancı sömürücü çevrelerin çıkarları yönünde bir müdahaleydi. Krizin bütün yükü emekçi halkın, işçilerin, köylülerin omuzlarına yıkıldı; olayların sorumluluğu devrimcilerin üstüne atıldı; bir açık faşizmin karanlığında, yaşanan tüm gerçekler tersine çevrildi.

12 Eylül'cüler her konuşmalarında 12 Eylül öncesini kötülediler, ama 12 Eylül öncesinde ne kadar kötülük varsa hepsini korurken, bütün güzel ve iyi olanlaaraladılar.
Halk muhalefetinin bu yolla bastırılmaya çalışılması doğrudan bir iç savaş politikası anlamına geliyordu. Çünkü çok köklü toplumsal dayanakları olaordu. Çünkü çok köklü toplumsal dayanakları olaömürüye, rüşvete ve her türlü sahtekarlığa karşı ne kadar güzel şey varsa yoketmeye çalıştılar.

Nitekim; şimdi geriye dönüp baktığımızda, 12 Eylül’ün hiçbir şeyi çözmemiş olduğunu, aksine bunalım yaratan bütün nedenleri ve bunalımın göstergesi olan bütün olguları korumuş olduğunu görüyoruz.

Türkiye bugün hala bir ekonomik krizler ülkesidir. Enflasyon yine üç haneli rakamlara doğru ilerlemektedir. Yine hayat pahalılığı dayanılmaz boyutlardadır.

Bugün yozlaşma ve çürüme bütün hızıyla devam etmektedir. Hayali ihracat, rüşvet, yolsuzluk sürmekte, toplumsal çürüme giderek mistik akımların ve dinselliğin yaygınlaşmasıyla, yoz kültürüyle, fuhuşla, uyuşturucu kullanımının yaygınlaşmasıyla vb. sürüp gitmektedir.

Türkiye 12 Eylül’den sonra, 12 Eylül öncesini de aratan bir terör ülkesi olmuştur. Değişen tek şey, geçmişteki faşist katliamların yerini işkenceye, baskı ve kıyımlara, insanların devlet güçleri tarafından sorgusuz sualsiz öldürülmesine bırakması olmuştur.

12 Eylül’den önce üniversitelerdeki ilerici-yurtsever öğretim üyeleri, yüreği halktan yana olan değerli bilim adamlarımız Tütengil’ler, Doğanay’lar, Bedrettin Cömert’ler, Karafakioğulları ve daha niceleri, faşist katil sürülerince birer birer alçakça vurulup, katledildiler; faşist saldırı ve katliamlardan canlarını kurtarabilenler ise, 12 Eylül’den sonra üniversitelerinden, okullarından sıkıyönetim marifetiyle uzaklaştırılmış ve yerlerine faşist katillerin “ülküdaşları” Türk-İslam sentezcileri doldurulmuştur.

Türkiye’de 1970’li yılların sonunda çok önemli olaylar yaşanmıştır. Amerikancı faşist güçler tarafından yaratılan iç savaş ortamı içinde 5 binden fazla insan hayatını kaybetmiştir. 12 Eylül faşizminin karanlığı içinde bütün bu olaylardan devrimci-ilerici kesimler sorumlu tutulmak istenmiştir. Gerici çevreler tarafından “komünistlerin, bölücülerin 5 bin vatan evladını katlettiği” yalanları tekrarlanıp durulmuştur. Bütün halkımızın acı içinde yaşadığı gerçekler örtbas edilmeye, gerçekler karartılıp, unutturulmaya çalışılmıştır.

Türkiye’nin 1970’li yıllarda bir iç savaş ortamına sürüklenmesinde, kuşkusuz faşist sağ kesimin, MHP’nin önemli bir rolü vardır. Öldürülen 5 bini aşkın insanın büyük bir kesimi, MHP’li faşistler tarafından öldürülmüştür. Savunmamızı hazırlarken (elimizdeki sınırlı imkanlar ölçüsünde), yaptığımız geniş bir araştırmanın sonuçlarına göre, siyasal olaylarda 1974 yılından 1980 yılına kadar Türkiye’de toplam 5388 kişi öldürülmüştür. Bunlardan 2109’u sol, 1286’sı sağ görüşlüdür. Aynı dönemde 281 güvenlik görevlisi,94 çocuk, 261 diğer görüşlerden insan ve siyasi görüşü belirlenemeyen 1350 kişi hayatını kaybetmiştir. Görüldüğü gibi, ölen sol görüşlü insanların sayısı, sağ görüşlü olanların 2 katına yakındır.

Yine 1974 yılından sonra siyasal olaylarda ölen ilk on kişinin hepsi sol görüşlüdür, ilk yüz kişiden 76’sı sol, 24’ü sağ; ilk bin kişiden 721’i sol, 279’u sağ görüşlüdür. Keza, 1974 yılından 1980 yılına kadar öldürülen 8 öğretim üyesi ve bilim adamının tamamının MHP’liler tarafından öldürüldüğü bilinmektedir. Bu rakamlar olayların nasıl çıkıp, nasıl geliştiği konusunda bir fikir vermeye yetecek kadar açıktır.

İşte bu nedenlerle, Türkiye 12 Eylül’e nasıl gelmiştir sorusunun cevabı çok açık olarak verilmek zorundadır. Türkiye’de siyasal mücadeleye şiddeti ilk kez kim sokmuştur? İlk siyasal cinayetler ne zaman ve kimler tarafından işlenmiştir? Maraş, ‚orum vb. katliamlar kimler ve nasıl planlanmış, nasıl gerçekleştirilmiştir? Okuluna topluca giden öğrencilerin üzerine (16 Mart’larda...)bombalar atarak, kahveleri tarayarak, yüzlerce insanımızı katledenler kimlerdir? Bütün bu cinayetleri, katliamları tertipleyenlerin amaçları neydi?

Bütün bu soruların karşılıkları verilmeden, Türkiye’nin 12 Eyül’e nasıl geldiği anlaşılamaz. İddianame’de, bu soruların karşılığını bulma konusunda en ufak bir çaba sarfedilmeden, bizlere karşı gerçek dışı suçlamalar yöneltilmiş, hatta ‚orum ve Maraş olaylarından bile bizlerin sorumlu olduğu iddia edilmeye kalkışılmıştır.

Bu yüzden savcıların yapmadığını biz savunmamızda yapmaya çalışacağız. Ülkemizin yakın tarihinde yaşanan olaylara ait gerçekleri sergilemeye çalışacağız.

Kuşkusuz ki, 1980 öncesi Türkiye’sinin esas meselesi MHP değildi. MHP, perde gerisindeki asıl güçlerin; egemen sömürücü sınıfların ve ABD emperyalizminin bir maşası olarak; Türkiye’deki Amerikancı sömürü düzenine karşı gelişen halk muhalefetini bastırmak için kullanılmıştır. Her bakımdan bunalım içinde bulunan toplumun, en hastalıklı, lümpen unsurları, kaynağı Pentagon’a kadar uzanan bir faşist terör ve cinayet şebekesi olarak örgütlenmiş ve egemen sınıfların baskı politikalarının bir unsuru olarak bunlardan faydalanılmıştır (ki, bunların gerek her nasılsa içerde bırakılmış, gerekse toplumun başına bela olarak salıverilmiş olanlarının, senet mafyacılığından eroin ticaretine, hayali ihracatçılıktan kiralık katilliğe kadar her türlü pisliğe bulaşmış görüntüleri her gün gazetelere yansımaktadır).

***

Kuşkusuz, Türkiye’nin 1970’li yılların sonlarında bir iç savaşın eşiğine kadar gelen “tarihin en büyük bunalı tmına” sürüklenmesinin köklü, tarihi nedenleri vardır.
Türkiye’nin son 30-40 yıllık tarihi çok önemli olaylara ve gelişmelere sahne oldu. 1945 yılında çok partili düzene geçilmesinden bu yana, ülkemizde üç askeri müdahale yaşandı; 2 yeni Anayasa ve çok sayıda Anayasa değişikliği yapıldı. Ekonomik krizler, devalüasyonlar, sosyal ve siyasi karışıklıklar sürekli gündemde kaldı. Nihayet 1980’e gelirken Türkiye’de büyük bir bunalım yaşandı ve bir iç savaş ortamına sürüklendi, 12 Eylül askeri darbesi yapıldı.

Herşeyden önce, bütün bu gelişmelerin, olayların temelinde hangi gerçeklerin yattığını ortaya koymak gerekiyor.

Neden Cumhuriyet tarihinin neredeyse üçte ikisi sıkıyönetim, askeri yönetim altında geçti? Ülkemizde demokrasi neden gelişmiyor? Niçin Türkiye bir türlü kalkınamıyor? Neden darbeler oluyor? Ve neden insanlığın 21. Yüzyıla yaklaştığı “uzay çağı”nın açıldığı bir sırada biz hala gelişmiş ülkelerin çoktan hallettiği ortaçağa has ilkel sorunlarla uğraşıp duruyoruz?

Son 30-40 yıldır yaşanan tüm önemli olayların anlaşılabilmesi için herşeyden önce Türkiye’nin emperyalizme bağımlı bir ülke olduğu gerçeğinin gözönünde tutulması gerekir. Ülkemizde meydana gelen hiçbir önemli olay, bu temel olgu gözönüne alınmadan anlaşılamaz. Bir başka ifadeyle, ülkemizin, en önemli sorunlarının ve yaşadığımız tüm önemli olayların arkasında şu veya bu oranda emperyalizme bağımlılık olgusundan kaynaklanan nedenler yer almaktadır.

Bu olayın sonucu olarak, ülkemizde emperyalizme bağımlı bir ekonomik yapı oluşmuştur. Dışa bağımlı bir nitelik taşıyan ekonomik politikalarıyla kapitalizm geliştirilmeye çalışılmıştır. Ancak dışa, emperyalist sömürü ilişkilerine göre şekillenen bu yapıyla sağlıklı bir sanayileşme ve kalkınma sağlanamadığı gibi, sürekli ekonomik krizlerin doğması da önlenememiştir. Ekonomik krizler ise giderek toplumsal ve siyasal krizlerin gelişmesine yol açmıştır. Bu krizlerin uç noktalara vardığı dönemlerde ise, bizim gibi az gelişmiş ülkelerin bir gerçeği olarak, askeri darbeler gündeme gelmiştir. (*)

Bir ülkenin ekonomik yapısıyla, siyasal yapısı arasında çok sıkı bir bağ vardır. Ekonomik alanda emperyryomik yapısıyla, siyasal yapısı arasında çok sıkı bir bağ vardır. Ekonomik alanda emperyalizme bağımlı bir ülkede, siyasal yapı da bir bağımlılık ilişkisi içinde gelişir. Bu nedenle bizim gibi ülkelerde, demokrasinin gelişmemesinin ve sürekli askeri darbeler olmasının arkasında da, aynı emperyalizme bağımlılık olgusu yatmaktadır.

Bizim gibi “az gelişmiş” ülkelerdeki askeri darbeler gerçeğine bakıldığında, bu darbelerin arkasında hemen daima Amerika’nın önemli bir rol oynadığı görülecektir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın en büyük emperyalist gücü haline gelen ABD, egemenlik alanı içine giren ülkelerde, ABD sermayesinin çıkarlarına ve ABD politikalarına uygun bir yönetim sürdürülmesine çalışmıştır. Azgelişmiş ülkelerin güvenlik ve istihbarat örgütlerini ve ordularını kontrol altına alıyorlar: Doğrudan denetim altında tuttukları yarı asker faşist örgütler kurduruyorlar, kendi çıkarları gerektiği anda, zten sağlam temellere dayanmayan “sivil” (parlamenter) yönetimler yerine, askeri cuntaları işbaşına getiriyorlar.

Kısacası, emperyalizmin sömürü ve hegemonyası altındaki bizim gibi geri kalmış ülkelerde ne demokrasi gelişebiliyor, ne kalkınma gerçekleşebiliyor. Ekonomik krizler, sürekli enflasyonlar; sosyal ve siyasal kargaşalıklar, sıkıyönetimler, askeri darbeler, cuntalar sürekli yaşadığımız birer gerçek haline geliyor.

Türkiye’de 12 Ey lül’e yol açan olaylar ve gelişmeler, bizatihi 12 Eylül’ün kendisi, bu yeni sömürge sisteminin bunalımının doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bir başka ifadeyle, Türkiye, Amerikan Emperyalizminin ve Türkiye'deki işbirlikçilerinin politikalarının bir sonucu olarak, adım adım bir iç savaşın eşiğine ve 12 Eylül'e getirilmiştir.

***

Ülkemizde yaşanan tüm bu olaylar, egemen sınıflar tarafından daima gözardı ettirilmeye çalışılan gerçekler hesaba katılmadan anlaşılamaz.

Bu nedenle biz savunmamızda yakın tarihimizde yaşadığımız olaylara ait gerçekleri ve nedenlerini ortaya koymaya çalışacağız.

Savunmamızın birinci bölümünde, Türkiye’nin yeni sömürgeleşme sürecini, ikinci bölümde 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e ve sonrasına ilişkin görüşlerimizi, üçüncü bölümde faşizme karşı mücadele ve Devrimci Yol gerçeği başlığı altında, faşizme karşı mücadele, Kürt sorunu, Devrimci Yol gerçeği ve Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm konusundaki belirlemelerimizi anlatacağız. Dördüncü bölümde(**) ise, İddia ve Mütalaa’ya cevap vereceğiz. Ayrıca ek olarak, işkenceleri belgeleriyle ortaya koyan ve 12 eylül öncesindeki siyasal cinayetleri, ölümleri içeren dökümlerin yer aldığı 2 ayrı “ek dosya” sunacağız.(***)

Bütün savunmamız ve ek belgeler, Türkiye’nin yakın ta rihine ilişkin gerçeklerin ortaya konulmasını ve devrimcilerin haklılığını gösteren bir belge niteliğindedir.

Bu, bize yöneltilen suçlamalara karşı kendimizi savunabilmemiz için gerekli olduğu kadar, olayların içinde yaşamış ve tanıklık etmiş insanlar olarak tarihe ve halkımıza karşı yerine getirmemiz gereken bir görevdir de.

(*) Bu olgu bugün hemen her çevre tarafından kabul edilir hale gelmiştir. Başbakan T.Özal 1987 erken seçimleri sırasında yaptığı konuşmalarda, Türkiye ekonomisinin sorununun ödemeler dengesi açığı olduğunu; uygulanan ekonomi politikalarının devamlı olarak ödemeler dengesinde açıklara yol açtığı; bunun sonucunda Türkiye’nin borçlarını ödeyemez hale düştüğünü, bu yüzden meydana gelen krizlerin ise sosyal ve siyasal çalkantılara, ordu müdahalelerine yol açtığını ifade etmiştir. Bu konuşma, ülkemizdeki bunalımların nereden kaynaklandığını sergileyen bir “itiraf” olarak da görülebilir.

(**) Dördüncü bölüm bu kitapta yer almamıştır. (yayınevinin notu)

(***) 2 ayrı “ek dosya”dan ölümleri içeren dosya bu kitabın ekindedir. İşkence belgelerinden oluşan ikinci dosya, Savunmanın ikinci cildi olarak ayrıca basıma hazırlanmaktadır. (yayınevinin notu)


Türkiye'nin Yeniden Sömürgeleşmesi


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org