|
|
|
|
14. DEMİREL'İN BAYRAK MİTİNGLERİ
Ecevit Hükümeti'nin ilk 6 ayı tamamlanırken, faşist saldırılar giderek bir gerici ayaklanma görüntüsü kazanmaya başlamıştı. İlk başlardaki tek tek kişilere yönelik saldırilar, 1977 ortalarından sonra kitlelere yönelik saldırılara, katliamlara dönüşmüş; 1978 ortalarına doğru ise, bölgesel düzeydeki gerici ayaklanmalar başlamıştı. MaIatya'da çıkartılan olayların benzerleri, takip eden günlerde Doğanşehir, Iğdır, Demirci, Isparta ve Urfa'da da tekrarlanmak istenmişti.(1) Böylece, şiddet artık kitlesel bir nitelik kazanmaya başhyordu. İşte tam bu sıralarda, Demirel'in "Kars Kalesi'ne orak |
![]() |
|
çekiçli bayrak asıldığı ve 10 gün asılı kaldığı"
şeklinde maksatlı ve uydurma bir haberi bahane ederek başlattığı "Bayrak
Mitingleri" gündeme geldi. Kars Belediye Başkanı ve Vali yardımcısı
tarafından yalanlanmasına rağmen, Demirel diğer MC ortaklarıyla
beraber yurt düzeyinde mitingler yaptı ve kendi uydurdukları bu orak
çekiçli bayrak asma olayını sözde protesto etmek için yoğun bir
anti-komünizm kampanyası sürdürdü. Demirel meydanlarda "kızıl yılan
ezilecektir" diye bağırdıkça, "komünizme karşı cihad" çığlıkları ortalığı
kapladı. Bütün bunlar, gerçekte yangına benzin dökmekten başka bir anlam
taşımıyordu. Nitekim, Demirel'in bu tutumu, ortamın daha da
gerginleşmesinden, siyasal kamplaşmanın ve kutuplaşmanın büyümesinden,
AP'li kitlenin MHP'nin yürüttüğü şiddet politikalarının peşinden daha çok
sürüklenmesinden başka bir sonuç vermedi.
Egemen sınıfların ve Emperyalist güçlerin istediği de bundan başka bir şey değildi. Ecevit Hükümetinin "anarşiyi önleme ve can güvenliğini sağlama" konusunda tam bir çıkmaza sürüklenmesi, bir yandan hükümete istedikleri politikaları rahatça uygulatabilmelerine, diğer yandan da bu hükümetin işini tamamlamasından sonra gündeme getirilecek bir askeri darbe ortamının canlı tutulmasına hizmet ediyordu. Ecevit Hükümeti, olayların bu tür bir gelişme göstermesi karşısında -ister kendi tercihinin bir sonucu olarak olsun, ister politik yanılgıları nedeniyle-sonuç olarak egemen sınıfların istemlerine uygun bir politika izlemiştir. Gelinen noktada "güvenlik güçlerinin tarafsız davranması yoluyla, 'şiddet olaylarının' durdurulabileceği" inancına dayanan Ecevit politikalarınn geçersiz kaldığı görülüyordu. Faşistler geliyor, okula giden öğrencilerin üzerine bomba atıyor, kurşun yağdırıyor, kahvehaneler otomatik silahlarla taranıyor, ertesi gün Türkeş ve Demirel ortaya çıkıyor, "Ecevit anarşiyi durduramadı" diye (gülerek!) demeçler veriyorlar; arkasından bir de Ecevit'in komünistleri koruduğunu, zaten kendisinin de komünist olduğunu söylüyorlardı! Bunlara karşı Ecevit'in yapabildiği, kendisinin "komünist olmadığını, sağa da-sola da karşı olduğunu kanıtlamaya çalışmak oluyordu. Böylece, Türkiye'nin gündemindeki faşist terör ve cinayetlerin önlenmesi, can güvenliğinin sağlanması sorunu, soyut bir "anarşi sorunu" haline dönüştürüldü. Ecevit Hükümeti bu şekilde senelerdir süren sağ iktidarlar ve MC Hükümetleri dönemlerinde oluşturulmuş, siyasi yapısı bilinen güvenlik güçleri vasıtasıyla "anarşiyi" önlemeye yöneltildi. Gerçekte olayların önlenmesi için faşist saldırıların durdurulması yeterliydi. Ama bu güvenlik güçleri, "anarşiyi" önleme denince, işçilerin, öğrencilerin, solcuların ezilmesini anlıyordu. Senelerce sırf bu iş için eğitilip, örgütlenmişlerdi. Sonuçta faşistlerin terör ve katliamları, polisin gözü önünde öğrencilerin ortasına bomba atılması (önceden haberli olunmasına rağmen) "önlenemiyor! ", ama bu katliamlara karşı çıkan solcular, öğrenciler toplanıp cezaevine dolduruluyordu. Böyle bir politikayla elbette ki olaylar durdurulamaz, faşist terör eylemleri sona erdirilemezdi. Nisan ve Mayıs aylarında meydana gelen olaylarda,
çoğu öğrenci olan sol görüşlü 52 kişi öldürülmüştü. Buna karşı, çıkan
olaylarda ölen faşistlerin sayısı 23tü. Bu konuda Temmuz ayında iki önemli adım attı. Birincisi, en diri toplumsal muhalefet olan işçi hareketlerini etkisizleştirecek tedbirlere başvurdu. 20 Temmuz'da Bakanlar Kurulu TÜRK-İŞ'le "Toplumsal Anlaşma"' yaptı. Ecevit, büyük çabalarla, TÜRK-İŞ ve DİSK'i biraraya getirdi ve bu iki büyük işçi örgütünün terörizme karşı birleştiklerini açıklamalarını sağladı. Bu tutum, gündemdeki faşist terör ve katliamları göz ardı eden, içeriğiyle tam da egemen sınıfların ve faşist güçlerin istediği birşeydi. İşçiler, gündeme geldiği her yerde daima toplumun faşizme karşı en büyük direniş gösteren kesimi olmuştur. Güçlü ve bilinçli bir işçi hareketi, faşizmin önündeki en büyük engel ve demokrasi güçlerinin en büyük dayanağı olmuştu. Bu yüzden Ecevit, faşist saldırıların çok kritik bir noktaya geldiği bir dönemde, işçi sınıfının faşizme karşı mücadele bilincinin güçlenmesine yardım edeceği yerde, kendi çıkarları da bunu gerektirdiği halde, ne idüğü belirsiz "terör ve anarşi" laflarıyla, "terör ve anarşiye karşı mücadele" edebiyatıyla tam tersini yapmış; işçilerin mücadelesinin pasifize edilmesine yardımcı olmuştur. Daha sonraki sıkıyönetim dönemlerinde de aynı tutumunu sürdürmüştür. Türkiye'de faşist güçlerin -12 Eylül'le birlikte- başarı kazanmasındaki en önemli sebeplerden biri de budur. Ecevit Hükümeti'nin attığı ikinci adım, sivil sıkıyönetim uygulamalarıydı. 20 bine yakın "mavi bereli" jandarma, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, belli başlı kentlerde polisin yanında sürekli görev aldılar. Bölgelerde telsizlerle ve otomatik silahlarla donatılmış, motorize jandarma-polis ekipleri, 24 saat sürekli devriye gezdiler. Helikopter de devreye sokuldu. Hassas bölge olarak belirlenen, 25 il ve 5 ilçede adli zabıta örgütleri kuruldu. "Terörist" eylemlerin soruşturulmasında görev alacak bu örgütler, savcıların emrinde ve denetiminde hareket edecekti. Öncelikle, gecekondu bölgelerinde operasyonlara başlandı ve olan, halka oldu. Başlatılan operasyonlarla profesyonel faşist katiller bulunamadı. Fakat bu katillere karşı koyan, kendini savunan gecekondu halkını sindirmek, savunma araçlarından yoksun bırakmak yoluna gidildi. Sivil sıkıyönetim uygulaması, halkın can güvenliğini sağlamasını engellemekten, onu faşist terör karşısında silahsızlandırmaya çalışmaktan başka bir anlama gelmedi. Sivil sıkıyönetim uygulaması, Ecevit'in köşeye sıkıştığı bir ortamda başvurmak zorunda bırakıldığı açık baskı uygulamalarından birini teşkil etti. Ecevit sivil sıkıyönetime, kendisine başlangıçta destek veren iç ve dış çevrelerin dayatması üzerine, onların çözmesini istediği sorunlar karşısındaki çaresizliğinin içinde, bir "çare" olarak başvurdu. Daha önce "faşist ülkeler" için geçerli gördüğü ve karşı çıktığı IMF talimatlarına boyun eğdi, bu talimatların halk için zam, yokluk ve sömürü anlamına gelen ekonomik gerekçelerini yerine getirdikten sonra, buna denk düşen siyasi adımları da attı. Tıpkı MC gibi, ekonomik sömürü tedbirlerini bu şekilde sivil sıkıyönetim vb. siyasi baskı tedbirleriyle tamamladı. Öte yandan Türkiye'nin de içinde yer aldığı bölgede meydana gelen son gelişmeler, Türkiye'nin, ABD bakımından kendi politikalarını itirazsız benimseyeceği bir ülke haline getirilmesini de zorunlu kılıyordu. Afganistan'da Sovyet yanlısı bir darbe olmuş, İran ve Afganistan ilişkileri bozulmuş, İranda karışıklıklar çıkmış ve ABD-SSCB ilişkileri gerginleşmişti. Böylece, bu kritik bölge içinde yer alan Türkiye, ABD Emperyalizminin Ortadoğu'daki varlığı açısından çözümü zorunlu bir çok çelişkinin düğüm noktası haline gelmişti. İşte bu nedenle, 1978'lerde, ABD-Türkiye ilişkileri, örtük ya da açık, ama daha doğrudan bir şekilde iç politik gelişmeleri de etkilemeye aday görünüyordu. 1978'den itibaren ABD için Türkiye'de bir askeri darbe gerekli hale gelmeye başlamıştı ve işte tam da bu sırada anarşiyi önleme amacıyla ordunun devreye sokulması, sivil sıkıyönetim adı altında başlamıştı. Sivil sıkıyönetim ile ordunun devreye sokulması, aynı amaçla daha sonraki dönemlerde gündeme getirilecek olan sıkıyönetim ve askeri yönetimler doğrultusunda atılmış bir adımdan başka bir şey değildi. Bu olgu, Devrimci Yol Dergisi'nin 20. sayısında, sivil sıkıyönetim uygulamalarının gündeme getirildiği günlerde şöyle ifade edilmişti: "(...) Sivil sıkıyönetim uygulamaları yakın dönem açısından sol görünümlü bir hükümet aracılığıyla uygulanacak bir dizi baskıcı politikalara doğru atılmış önemli bir adım olma özelliği taşımaktadır. (...) Bu alınan tedbirler... faşizme kan vermekten başka bir anlama gelmez! Bu şekilde iç savaşı önleyeceğim diye ordunun devreye sokulması yoluyla daha ileri bir aşamada ordunun doğrudan bir şekilde aracılık edeceği açık faşist bir rejime geçişi sağlamaktan başka bir anlama gelmez." Gelişmeler, bu satırları ilerde doğrulayacaktı. "Bayrak Mitingleriyle" ortalığı daha da alevlendiren Demirel de, bu politikaları yürüten Ecevit de adeta bir askeri darbenin gerçekleşmesi için gerekli ortamı yaratacak her şeyi yapıyor, kendi geleceklerini kendileri belirliyorlardı. Çok daha önceden başlayan Silahlı Kuvvetlerin idareye el koyması yönündeki çalışmaların o sıralarda gizli gizli sürmekte olduğu, bugün açığa çıkmış durumdadır.(3) Çeşitli yer ve tarihlerde sık sık toplantılar yapan generaller, koşulların idareye el koymak için uygun olup olmadığını değerlendiriyor; bir askeri darbe için gerekli koşulların olgunlaşması için bekliyorlardı. Faşist terör hareketleri ise, o zamandan sonra giderek bir askeri, darbe ortamı yaratmaya yönelecektir. Bedrettin Cömert'in Öldürülmesi Sivil sıkıyönetim uygulaması, faşist terör bakımından bir şey değiştirmedi. Tertip ve cinayetler artarak devam etti. Haziran ayında 32 kişi öldürmüş olan faşistler, sivil sıkıyönetim uygulamasına başlanan : Temmuz ayında 35 kişiyi öldürdüler. Temmuz ayındaki en önemli cinayetlerini, Doç. Bedrettin Cömert'i öldürerek işlediler. 11 Temmuz 1978 günü Bedrettin Cömert ve eşi, Ankara Gaziosmanpaşada, MESA Bloklarındaki evlerinden çıktıktan sonra, Köroğlu Sokağı'nda yüz-yüzelli metre kadar uzakta önlerini bir başka otomobil kesti. Otomobilde 3 kişi vardı. 3 kişi bindikleri otomobilden Cömert'lerin otomobiline 9 mm'lik kurşunlarla seri atışa başladılar. Yaylım ateşi sonucunda Bedrettin Cömert hemen arabanın içinde can verdi. Karısı ise yaralandı. Katiller olay sırasında kullandıkları aracı terk ettiler ve başka bir arabayla yollarına devam ettiler. Doç. Bedrettin Cömert öldürüldüğünde 38 yaşındaydı. Roma Üniversitesi'nde Sanat Tarihi öğrenimi görmüştü. Aynı üniversitede sanat doktorası, Hacettepe Üniversitesi'nde ise, estetik doktorası yapmıştı. 2 çocuk sahibi olan Cömert, üniversite ve sanat çevresinde çok sevilen bir öğretim üyesiydi. Siyasal düşünce bakımından "ılımlı" olarak tanınmıştı. Doç. Cömert ayrıca, sağcı terör örgütlerinin eylemlerini soruşturan komisyonda görev almıştı. Faşistler, Bedrettin Cömert'i öldürerek, aynı zamanda diğer aydınların da korkup sessizce yerlerinde oturmalarını, sinmelerini amaçlamışlardı. Ama bu kez pek öyle olmadı. Tüm demokratik kuruluşlar, aydınlar, bilim adamları ve sanatçılar, hükümetin faşist güçlere karşı uzlaşmacı tavrının bilime, sanata ve insanlığa düşman olan faşist güçlerin terörlerini daha da artırmalarına yol açtığını belirttiler ve hükümeti uyardılar. Başbakan Ecevit, olay sonrasında TDK'na gelerek, cinayeti "sert, duygusal ve edebi" bir demeçle kınadı ve peşinden anti-faşist güçleri oyuna gelmemeye çağırdı. Ecevit'e en iyi yanıtı, o sırada orada bulunan Aziz Nesin verdi: "Başbakan konuşmasında karşıt görüşlerden söz etti. Sorun, karşıt görüşlü akımlar sorunu değildir. Hedef öğretmenlerdir, aydınlardır. Başbakan tuzağa düşmeyeceğiz dedi. Nasıl tuzağa düşmeyeceğiz? Otomobile mi binmeyeceğiz? Evde oturamayacak mıyız? Yarın kimin öldürüleceği belli değil, dün olduğu gibi hepimiz için can güvenliği sorunu var. Biz söz değil, kesin önlem alınmasını istiyoruz." Temmuz ayında meydana gelen olaylarda Bedrettin Cömert'ten başka 15 öğrenci, 4 işçi, 2 devlet memuru, 5 öğretmen ve daha pek çok insan, çocuklar, köylüler faşistler tarafından kimi kaçırılıp işkence edilerek, kimi silahla vurularak, kimi ağzında fünyeli sigara patlatılarak öldürülmüşlerdir. Öldürülenler arasında kendi arkadaşları da vardı. İspartada Eğitim Enstitülerinin kapatılması vesilesiyle şehirde her yere saldırmışlar, CHP'lilere ait 50 kadar işyerini, 15 arabayı, CHP ve TÖB-DER lokallerini tahrip etmişler, 3 yeri bombalamışlar; bir öğretmeni kaçırıp işkence ederek öldürmüşlerdi. Kırşehir'de okula gitmekte olan öğrencilerin üzerine bomba attılar, 29 öğrenci yaralandı, şans eseri kimse ölmedi. Ceylanpınar Devtet Üretme Çiftliğinde Tarım İşçileri Direnişte Ceylanpınar da tarım işçileri fazla mesai almadan, günde 10-12 saat çalıştırılmalarına, sağlık koşullarının kötülüğüne, iş yasalarının çiğnenmesine karşı çıktıklarını bildirdiler. Direniş tüm işyerlerinde ve 3 sarı sendikanın karşı çıkmasına rağmen sürdü. Hükümet bölgeye zırhlı araçlar, askeri birlikler ve Urfadan polis kuvvetleri gönderdi. İşçilerden tutuklananlar oldu. Kürtçülük-bölücülük yapıldığı öne sürüleıek, MİT ve jandarma komandolarınca operasyonlar düzenlendi. Gözaltına alınanlar karakollarda işkence yapıldığını, dövüldüklerini açıkladılar, ama direniş kırılmadı. Direnişin sürmesi üzerine İçişleri, Tarım ve Çalışma Bakanları işçilere 8 saat üzerindeki her saat ve tatil günlerindeki çalışmalar için fazla mesai ücreti verileceğini, sözleşmede doğacak farklar için avans ödeneceğini açıkladılar. Gözaltına alınanların da serbest bırakılacağına söz verdiler. İskenderun Akala Fabrikasında Faşistleştirme Çabaları 350 işçinin çalıştığı iplik-dokuma fabrikası, 1976 yılında Yahya Demirel tarafından satın alınmıştı. Fabrikada senelerdir keyfi işten atmalar, işçi dövmek, sigortasız işçi çalıştırmak günlük olaylardan sayılıyordu. İşçiler, bu tür uygulamalara karşı çıkarak, yeni bir sendikaya (Tekstil) geçtiler. İşyeri sahibi Yahya Demirel, bunun üzerine MİSK'i devreye soktu. İşyerini faşistleştirme çabalarına başladı. Öncelikle MHP eğilimli Adacı ve Saket köylerinden gelme işçilere el attı. Milliyetçilik propagandası ile bütün Sünni ve Türk işçileri toparlamaya çalıştı. Propaganda sonuç vermedi. Bunun üzerine köylerde işçilere saldırılar, tehditler başladı. 25'e yakın işçiyi işten attılar. İşçiler, işten çıkarmalara karşı açlık grevine başladılar. Anayolun üstünde açlık grevi çadırı kurdular. Polisin müdahalesine rağmen grev sürdü: Direniş diğer fabrika işçilerinin ve İskenderun daki devrimcilerin de desteğini aldı; toplantı, gösteri ve mitingler yapıldı. İşten çıkartılan işçilerin yerine 75 faşist militanın alınmasına işçiler tepki gösterdiler. İşyerinde her gün kavgalar çıktı. Sonunda işveren fabrikayı kapattı. Bir daha açmadı ve fabrikayı SSK'ya satmak zorunda kaldı. Tepecik Otobüsü ve Balgat Katliamları Ağustos ayında bütün Türkiye, Ankara'da peşpeşe
meydana gelen iki katliam girişimiyle dehşetle irkildi. Faşistler,
Mamak'ta bir belediye otobüsünü kurşun yağmuruna tutmuşlar ve Balgat'ta
peşpeşe 4 kahvehaneyi silahIa taramışlardı. Bu iki olayda toplam 7 masum
insanı öldürdüler ve 4'ü ağır 27 kişi yaralandı. 8 Ağustos 1978 günü saat 19.00 sıralarında Ankara'nın Mamak semtinde Tepecik'e gitmekte olan bir belediye otobüsüne maskeli 3 kişi tarafından yaylım ateşi açıldı. 3 kişi öldü, 2'si ağır 16 kişi yaralandı. Otobüsteki yurttaşlardan çoğu Tepecik gecekondularında oturan emekçilerdi. Olaydan hemen sonra gelen 702 kod numaralı polis ekip otosunda bulunan görevli polisler, havaya ateş açarak katillerin kaçmasına yardımcı oldular. Ankara Valisi Tekin Alp, yaptığı açıklamada, saldırganların ülkücü olduklarının belirlendiğini söyledi. Tepecik, faşistlerin bir türlü işgal edemedikleri gecekondu semtlerinden biriydi. Her fırsatta Tepecikli gecekondululara saldıran katiller sürüsü, her saldırılarında da halkın direnişiyle karşılaşmışlar, püskürtülmüşlerdi. Mahalleye giremeyince, bu kez halkın tek ulaşım aracı olan belediye otobüsünü hedef olarak seçmişler, genç, ihtiyar, çocuk, kadın ayırtetmeksizin, otobüste bulunan herkesi kurşunlamışlardı. Yaralılarını hastaneye taşıdıktan sonra mahalleye dönen gecekondu halkı, bu kez polis ve sivil sıkıyönetimin mavi bereli jandarmalarının baskısıyla karşılaşmıştı. Katliamdan hemen sonra panzerlerin, cemselerin istilasına uğrayan, Tepecik'te, yeni bir terör estirilmişti. Sonraki günlerde de sivil sıkıyönetimin programı doğrultusunda, Tepecik gecekondularına operasyonlar sürüp gitmişti. . Ecevit bu olayı da karşıt görüşlülerin çatışması olarak almıştı. Ecevit'e göre, Tepecik halkının oyuna gelmemesi için kadınların, çocukların, yaşlıların evlerinden hiç çıkmamaları, otobüse fılan binmemeleri gerekiyordu. Tepecik'ten iki gün sonra faşistler, işgal edemedikleri bir başka gecekondu semtinde, Ankara'nın diğer ucunda sahneye çıktılar. Balgat'ta 10 Ağustos 1978 gecesi saat 2130 sıralarında 4 ayrı kahvenin otomatik silahla taranması sonucu 5 kişi öldü 2'si ağır 11 kişi yaralandı. Saat 21.30 sıralarında çalıntı bir beyaz Murat arabadan 4 ayrı kahvehanenin önünden geçerken yaylım ateşi açılmıştı. Balgatlı bir emekçi bu katliamı Devrimci Yol Dergisi'ne şöyle anlatmıştı: "10.8.1978 saat 21.30 sıralarında Nergiz Kıraathanesi nde oturuyorduk. Diğer masalarda genç, ihtiyar, halktan kimseler sohbet ediyorlardı. Aniden otomatik silah sesleri duyduk. Beyaz Murat marka bir arabadan üzerimize kurşun yağdırıyorlardı. O anda kendimizi yere attık. Bir kaç saniye sonra kalktık. Yaralıların iniltileri, yerde hareketsiz yatanlar ve kan deryası içindeki ortalık savaş alanından farksızdı." Faşist caniler kahvehaneleri taraya taraya ve aynı zamanda bununla da yetinmeyip, yolda yürüyenlere ve karpuz sergilerine de ateş ederek, Balgat su deposunun oralarda arabayı terk ederek kaçmışlardır. Kahvehanelerde sağ kalan, yara almayan kişiler ve evlerinden çıkan halk, yaralıları yoldan geçen arabalara bindirerek hastaneye gönderdiler. Yaralıları taşırken jandarma geldi ve bazı jandarmalar, yaralıları taşıyan halkı dipçiklediler. Tepecik ve Balgat olaylarının hemen ardından MHP ve ÜGD, olayları kınayan, hatta olayları devrimcilerin üstüne atan demeçler yayınladı. MHP sözcüsü Sadi Somuncuoğlu, Tepecik otobüsüne ateş açanların devrimci olduklarını söyleyerek, olayın sorumlusu olarak yakalanan MHP'li katilleri gizlemeye çalıştı. Somuncuoğlu nun bu açıklaması, onların olayla doğrudan ilişkili olduklarının bir kanıtıydı. Onların görevi kamuoyunu yanıltmak, ortalığı bulandırmaktı. Bu iş de planlı olarak yapılan bir görev bölüşümüne dayanıyordu. Balgat olayından sonra da faşistler "olaydan duydukları üzüntüyü bildirdiler" ama, bu olayın da hemen arkasından MHP'li bir faşist, katliamda kullanılan makinalı tüfek ve tabancalarla yakalanmıştı. Faşistler, her zaman olduğu gibi, bir yandan azgınca saldırırken, diğer yandan da demagoji ve yalanla bunu örtmeye çalışıyorlardı. Balgat'taki katliam girişimini, olaydan bir süre sonra yakalanan ve idam edilen Mustafa Pehlivanoğlu, idam'dan önce Askeri Savcılığa kendi başvurusuyla yaptığı açıklamalarda şöyle anlatmaktaydı: "1978 yılı Ramazanının 10. günü tahmin ediyorum, bir akşam üzeri (...) İsmail Köksal ile karşılaştım. Beni İsa Armağanın çağırdığını söyledi. (...) Bir gün önce İsmail Köksal ile bir otoyu gaspettikten sonra, gece Keklik Pınarına bırakmıştık. İsa Armağan o aracı aldıktan sonra bahsettiğim okulun arkasında araba ile bizi bekliyordu. İsmail ile birlikte arabaya bindik. (...) Yeniden Keklik Pınarı'na çıkarak, arkadaşımız Fehmi Kandemir'in evine gittik. İsa, Fehmi'nin evine girdi. (...) Biraz sonra İsanın elinde bir çanta olduğu halde, Fehmi ile birlikte onlar da arabaya bindiler. (...) İsa çantayı açarak bana Çek yapısı bir tabanca, İsmail'e 12'lik Beratta tabancayı verdi, kendisinde de otomatik Mat marka tabanca bulunuyordu. Ayrıyetten çantada bir de el bombası vardı. Bu şekilde yeniden hareket ettikten sonra, Balgat'ın içine girdik, kahvehanelerin bulunduğu yola geldiğimizde, solda bulunan ilk kahveye İsa, İsmail'e ateş etmesini söyledi. İsmail, 2-3 el ateş, ettikten sonra, geriye yaslanınca, bu sefer İsa ARMAĞAN, elindeki otomatik silahla kahveyi taradı. Bu sırada da araba yavaş olarak hareket ediyordu. Aynı şekilde ikinci kahveyi de taradıktan sonra, sağ tarafta bulunan başka bir kahvenin hizasına geldiğimizde İsa, kahveden çıkan olmasın diye benim de ateş etmemi söyledi. Ben 2 el havaya ateş ettim. Bu şekilde yukarı doğru çıkarken, solda bulunan 3. kahveyi de İsmail ve İsa ARMAĞAN (...) taradılar. Ve akabinde süratle olay yerinden uzaklaştık (...) Geceyi Fehmi'nin evinde geçirdik, zaten aynı gece haberlerden, bizim kahveyi taramamız sonucunda 5 kişinin öldüğünü, 14 kişinin de yaralandığını öğrendik." (MHP ve Ülkücü Kuruluşlar İddianamesi) Mustafa Pehlivanoğlu ve İsa Armağan, Ekim ayında yakalandılar, idama mahkum oldular. Cezaları Meclis'te görüşülürken, Temmuz 1980 tarihinde Mamak Askeri Cezaevi'nden kaçırıldılar. İtirafları yapan Pehlivanoğlu daha sonra idam edilirken, İsa Armağan yurt dışına kaçırılmıştı. Faşistler Ağustos ayında, bir ay önce öldürdüklerinden 2 kişi daha fazla öldürdüler. Canına kıydıkları 37 insandan 14'ü öğrenci, 10'u da işçiydi. Ağustos ayında saldırılarını şehirlerin yanı sıra ilçelerde de yoğunlaştırdıkları dikkati çekti. Kilis, Nizip, Hilvan, Malkara, Eşme, Tirebolu, Çiçekdağ, Iğdır, Senirkent, Acıpayam faşist saldırıların yapıldığı ilçeler arasında yer aldı. Galata Köprüsünde, Adliye Sarayı'nda, Tren Yolunda Bomba Yine 25 Ağustos'ta İstanbul'da Galata Köprüsü'nde, Adliye Sarayı'nda ve Edebiyat Fakültesi'nde önceden yerleştirilmiş bombalar patladı. 3 Eylül'de ise, Pendik'te tren yolunda saatli bomba patladı, trenin rötar yapması nedeniyle tesadüfen ölen olmadı. Eylül ayı, daha önceleri olduğu gibi, halkın kalabalık olarak bulunduğu bina ve ulaşım araçlarında patlatılan bombalarla, faşist cinayetlerin içiçe geçtiği bir ortamda başlamıştı. İSDEMİR İşçilerinin Mücadelesi İSDEMİR'de çalışan işçiler, İskenderun ile fabrika arasında işçileri taşıyan trene faşistleri almıyorlardı. Çünkü faşistler trende işçilere saldırıyor, dövüyor, silah çekiyorlardı. 1 Eylül günü, gündüz vardiyasında çalışan işçilerin
dönüşü sırasında trene gizlice giren bir faşist, şehir dışında trenin
imdat kolunu çekerek durdurdu. Olay üzerine İskenderunda işçi gösterileri başladı.
Polis ve jandarma, protesto gösterilerini önlemek istedi. Halkla polis
arasında silahlı çatışma çıktı. Bir polis öldü. Sivas Olayları Bu provokasyon yöntemlerinin artık alışılmış olan bir benzeri, Sivas'ta, Alevi-Sünni kışkırtması temelinde yeniden yaratıldı: Sivas'taki olaylar aniden başlamadı. Ramazan ayı boyunca mezhep ayrılıklarına dayanan propagandalar; camilerde, evlerde ve gazetelerde yaygınlaştırıldı. Duvarlara "Alevi öldüren Cennete gider" vb. sloganlar yazıldı. Bildiriler dağıtıldı. "Camilere saldırılıyor, oruç tutturulmuyor, Aleviler
ayaklanacak" şeklinde söylentiler çıkartılıyordu. Nihayet, 3 Eylül günü önceden tertiplenen olaylar patlak verdi. Şehrin her yerinde taksilerden megafonlarla, "Aleviler camiye bomba attılar, Aleviler camileri yakıyorlar, Müslümanları kesecekler, Müslümanlar birleşin" çağrıları yapıldı. "Dinsizleri öldürürsek, tarlaları, dükkanları bize kalacak, hükümet bize bir şey yapmayacak" aldatmacalarıyla, cahil insanlar kandırıldı. Bu yalanlarla aldatılan ve 13-15 yaşındaki çocukların çoğunlukta olduğu, gerici kitle harekete geçti. 5-6 yerden birden 80-100 kişilik gruplar halinde, önceden tespit ettikleri mahallelere, evlere ve dükkanlara yöneldiler. Alibaba Mahallesini uzun menzilli silahlarla yaylım ateşine tuttular. Alevi olmayan, ama CHP'lilerin yoğun olduğu Yüceyurt, Çavuşbaşı gibi semtlere yapılan saldırılar da, halkın karşı koymasıyla sonuçsuz kaldı. Saldırganlar bu kez çarşıda Belediye binasını ve dükkanları yıkıp yaktılar ve sadece Alevilerin değil, CHP'lilerin ve Ülkü Ocaklarına haraç vermeyen AP'lilerin, MSP'lilerin de dükkanlarını yağmaladılar, talan ettiler; önceden işaret koydukları, kendi yandaşlarının, MHP'lilerin dükkanlarına dokunmadılar. Bu arada Yüceyurt Mahallesinde herkesin gözü önünde, Bakkal dükkanında bir kız çocuğuna tecavüze yeltendiler. Yine aynı mahallede "komünistlerin cami derneği" diyerek bir cami derneğini tahrip ettiler. Sivas Valisi Hikmet Koçak, basına şu açıklamayı yapmıştı: "3-4 Eylül tarihlerinde ilimizde vukubulan çok üzücü olaylar sonrası, bazı meçhul kaynaklarca ilimizde bazı camilerin bombalandığı veya yakıldığı şeklinde söylentiler çıkartılarak, vatandaşlarımız tahrik edilmek istenmektedir. Olay günü ve sonrası hiçbir camiye belirtildiği şekilde tecavüz vaki olmamıştır." Aynı günlerde, "Yüceyurt Mahallesi Cami Onarım ve Güzelleştirme Derneği" adına Başkan Hacı Kaya Kaneş ve üyelerce yapılan imzalı ve mühürlü basın açıklamasında: "Bir grup faşist saldırgan, mahallemize gelerek bir çok ev ve işyerlerinin yanı sıra, derneğimizi de tahrip ederek yağmalamışlardır. Yüceyurt Mahallesi Cami Onarım ve Güzelleştirme Derneği yöneticileri olarak bu çirkin olayı şiddetle kınıyoruz" denildi. Sivas'ın yanı sıra, benzer özelliklere ve gelişmelere sahip komşu Elazığ'da ve Malatya'da da aynı günlerde faşistler benzer tertip ve cinayetlere girişmişlerdi. Eylül ayında Sivas olaylarından sonra Elazığ'da da peşpeşe çıkardıkları olaylarda 8 kişi, Malatya'da ise 7 kişi can verdi Bu saldırılarında 7 Eylül günü Kasaplar Çarşısında silahlı baskınlarla dükkanında oturan bir tekel bayiini, 2 saat sonra yine dükkanında bulunan Alevi ve CHP'li bakkalı, 4 gün sonraki silahlı saldırıda yine dükkanında bulunan fotoğrafçıyı, ertesi gün işinden çıkarken bir memuru, 2 gün sonra evine giderken başgardiyanı, 4 gün sonra da sol görüşlü bir işçiyi öldürdüler. Elazığ'dan sonra sıra Malatya'ya gelmişti. 22 Eylül'den itibaren Malatyada da 7 kişi can verdi. Silahlı saldırıda bir memuru, 2 gün sonra saçı uzun olduğu gerekçesiyle bir genci, 2 gün sonra TÖB-DER üyesi bir öğretmeni ve bir öğrenciyi, 2 gün sonra yine 2 öğrenciyi öldürdüler. 26 Eylül günü 10 gün önce silahlı saldırıda yaralanan TBP Gençlik Kolları Başkanı da öldü: Bütün bunlardan önce ise, Ankarada kanlı bir terör yaşanmış, 1 Eylül gecesi sabaha karşı POL-BİR'li polisler, 3-4 saat önce bölgede geçen bir olayı bahane ederek, Şentepe'de dernek binası olarak kullanmaya başlayacakları bir binada bulunan 3 yurtseveri mahalle halkının gözleri önünde, apansız makineli tüfeklerle kurşuna dizerek katletmişlerdi. Eylül ayında başka cinayetler de işlediler.
İskenderun'da İSDEMİR işçilerini taşıyan trene silahlı baskın
düzenlediler, çıkan çatışmada 2 işçiyi öldürdüler. Şişli'de evine gitmekte olan öğretmene pusu kurdular. Mecidiyeköy'de Profilo işçilerinin gittiği kahvehaneye yaylım ateşi açtılar: Adanada MHP binasının önünden geçmekte olan 3 CHP'liye ateş ettiler. Ankara'da Hasanoğlan yakınlarında devrimci bir öğretmenin cesedi, işkence edilmiş bir vaziyette bulundu. Eylül ayındaki bu ve diğer saldırılarında toplam 41 kişiyi öldürdüler. Eylül ayından sonra bütün faşist güçlerin hükümetin. düşürülmesine yönelik pervasız saldırılan devam ederken, bir yandan da hükümeti sıkıyönetim ilanına zorlamaya, ordunun idareyi ele almasını sağlamaya çalıştıkları görüldü. 2 Ekim günü Türkeş, sıkıyönetim ilan edilmesini istedi. Aynı gün MHP Genel İdare Kurulu bir açıklama yaparak, "Meclisin hemen toplanması ve sorumluluğun orduya devredilmesi" çağrısında bulundu. Her sıkıyönetim çağrısı, bir cinayet ve katliamla tamamlandı. Bahçelievler'de 7 genci öldürdükleri bir katliam düzenlediler. İstanbul'da Prof. Bedri Karafakioğlu'nu öldürdüler. Ankara'da vahşi "Çuval Cinayetleri"ni gerçekleştirdiler. Bahçelievler Katliamı 6 Ekim'de Demirel, "MGK ne yapıyor?" diye sorduktan sonra ve 7 Ekim'de Türkeş'in, "Ecevit ordudan korkuyor" demesinin peşinden... 8 Ekim gecesi, Ankarada Bahçelievler'deki bir eve silahlı baskın yapan 3 kişi, TİP üyesi 7 genci hunharca öldürdüler. 7 gençten 3'ünü kurşuna dizerek, birini havluyla boğarak öldürmüş, birini ağır biçimde yaralamış, ikisini ise kaçırdıktan sonra, Eskişehir yolunda öldürmüşlerdi. Katliamdan yaralı olarak kurtulan gencin ölmeden önceki günlerde verdiği bilgiye göre, olay şöyle gerçekleşmişti: Silahlı 3 kişi, Hacettepe Üniversitesinden 2 öğrencinin kaldığı Bahçelievler 15. sokaktaki eve baskın düzenlediler. Dairede bulunan 7 genci silah zoruyla tesirsiz hale getiren saldırganlar, ellerini arkadan elektrik kablosuyla bağladılar ve yüzükoyun yere yatırdılar. Daha sonra bu gençleri eter koklatarak bayılttılar. Bayılttıkları gençlerden birini boğarak, 3'ünü de otomatik silahlarla vurarak öldürdüler. Katiller, saat 03.00 sıralarında, yanlarına diğer 3 genci de alarak evden çıktılar. Ancak bunlardan birisini yeniden eve getirdiler, kurşunladılar. Ve öldü sanarak evde bıraktılar. Silahlı kişiler, daha sonra diğer 2 genci alarak olay yerinden uzaklaştılar. Cinayetlerin işlendiği eve yakın bir evde oturan bir komiser muavini, silah seslerini duyarak olay yerine geldi. Komiser muavini ve yanındakiler apartmanın bodrum katındaki eve girdiklerinde bir kan gölü ile karşılaştılar. Ağır yaralı olarak bulunan Serdar Alten hastaneye kaldırıldı. Silahlı katillerce kaçırılan 2 genç ise, Eskişehir yolu 33. km.'deki Bolkuyu köyü yakınlarında ölü olarak bulundu. Yol kenarına atılan cesetlerin ellerinin elektrik kablosu ile bağlı olduğu görüldü. 2 genç enselerine 3'er kurşun sıkılarak öldürülmüşlerdi. Olayın tek canlı tanığı olan Serdar Alten ise, daha sonra hastanede öldü. Katliamı gerçekleştirenlerden MHP'li H.Kırcı ve E.Gedikli, daha sonra yakalanarak, adi suç hükümlerine göre idam cezasına mahkum oldular. Mahkemeler bu katliamın solcuların eylemlerinin aksine, devlete karşı bir muhteva taşımadığı kanısına varıyordu. Olaya yardımcı olan diğer bazı kişilere 10'ar yıl civarında ceza verildi. Olayla alakalı görülen MHP sorumlularından hiç kimse ceza almadı. Olayda arabası kullanıldığı sabit olan MHP Gençlik Kolları Başkanı Mustafa Mit beraat etti. Şimdi Türkeş'le birlikte kurdukları bir turizm şirketini yönetiyor. Olayda sorumlu görülenlerden Ülkü Ocakları İkinci Başkanı A.Çatlı ise, 1980'lerde bir süre Kapalı Çarşı'da kuyumculuk yapmış, şimdi Avrupa'da yaşıyor, uyuşturucu kaçakçılığıyla uğraştığı söyleniyor. Bu gibi olaylar karşısında Ecevit Hükümeti neden çaresiz kalıyordu. Sorunun cevabını 12 Eylül'ün Ankara Sıkıyönetim Baş Savcısı Nurettin Soyer'in anlattıklarımda bulmak mümkündür: "...Emniyet Müdürlüğü'nün bir sistemi var. Aldığı istihbarata göre, herhangi bir suç işleyen kişi yakalandığında, hemen komutandan, o kişinin durumuna göre 10, 15, 20, 30 güne kadar gözetim yetkisi istiyorlar. Tarihini tam hatırlamıyorum. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Ankara da Bahçelievler'de 7 kişiyi boğarak öldüren sanıklardan Haluk Kırcı'yı yakalamış. Nasıl yakalamışlar bilmiyorum. Aranan kişiydi ve çetenin önemli adamlarından biriydi. Neyse, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, bu sanığı yakalamış, Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne teslim etmiş... Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün bu sanığı en az 28 gün gözetim altında tutması gerekir ki, çete hakkında, cinayet hakkında bilgi toplanabilsin. İstanbul Emniyetinden geldiği gün baktım, Haluk Kırcı polis nezaretinde benim kapımın önüne getirildi. "Bu nedir böyle" dedim, "Sorgusu var mı?" Yok dediler. "Sorgusu yapılmadı, nasıl getirildi buraya?" "Vallahi," dediler, "Birinci Şubeden emir verildi, biz de getirdik" Savcılık olarak bu sanığı biz sorguladık. Tabii ne çeteyle ilgili bilgi verdi, ne de başka şey... Yalnız yedi kişiyi öldürdüğünü bizlere söyledi. Söylemeyebilirdi... Ama söyledi... "Bundan nedamet duyuyorum" dedi. "Sıkıntı içindeyim" dedi... "Onun için söylüyorum," dedi. Hatta çocuklardan birini tel askıyla boğduğunu anlatırken, savcı yardımcısı, "Bak neler söylüyor," dedi. Ben de koştum dinledim bir nebze... Şimdi bu olay oldu, benim çok ağrıma gitti. Bu korkunç bir örgüt. Bu örgüt ile ilgili bu adamdan yığınla bilgi alınacak. O sırada savcı yardımcılarından biri, "Ağabey, pankart astı diye bir kızı yakalamışlardı. Bende evrakı var." dedi. Kızı 15 gün emniyette gözetimde tutmuşlar, sorgulanmış, öyle gönderilmiş. Savcı yardımcısı "3 ay önce pankart astı diye 15 gün gözetimde tutmuşlar, bu ne biçim iş?" diye sordu. Emniyet Müdürlüğünün bu hareketinin çok sakıncalı olduğunu komutana yazı ile bildirdim. Fakat komutandan bir cevap alamadım. Sözlü olarak da sordum: "Emniyetin işi başından aşıyor" dedi. Biri sağdan... katliam yapmış bir kişi, biıi soldan, pankart asmış bir kız..."(4) Evet; Ecevit Hükümeti'nin, "anarşi ve terörü(!)" neden önleyemediği, neden olayların durdurulamadığı, neden ülkede can güvenliğinin sağlanamadığı sorularının cevabını herhalde bu satırlarda bulmak mümkündür. Çünkü Ecevit, 12 Eylül'den sonraki hareket tarzı bundan ibaret olan, aynı "güvenlik kuvvetleriyle" anarşiyi önlemeye çalışıyordu. Güvenlik güçleri, pankart asan kız çocuklarıyla uğraşıyordu. Ülkede pankart asılması, miting - yürüyüş - grev yapılmasını önlemeye uğraşıyordu... Anarşi - terör dedikleri buydu. 7 gencin telle boğulması; kaçırılıp işkence edilerek, kurşunlanarak öldürülmesi; bunlar sıradan, adi olaylardı. "Vaka-i adiye"dendi. Devlet böyle görüyordu! Sıkıyönetim mahkemeleri, Askeri Yargıtay da bu olayları "adi suç" olduğuna, "pankart asan kız çocuklarının" suçlarının ise "Anayasal düzeni yıkma suçu" olduğuna karar vermemiş miydi? Bedri Karafakioğlu Cinayeti 20 Ekim 1978 günü, İTÜ Elektrik Fakültesi dekanı Prof. Bedri Karafakioğluda öldürüldü. Bakırköy'de sabah saat 10'da, Anadol Marka bir arabadan inen silahlı 3 kişi, sokakta yürümekte olan değerli bilim adamını 4 kurşunla vurdu. Bedri Karafakioğlu'nu öldüren faşistler hiçbir dönemde belirlenemedi. Ne 12 Eylül'den önce, ne de sonra hiç kimse bu faşist cinayeti işleyenlerden hesap sormadı. Ekim ayı içinde meydana gelen olaylarda ölenlerin sayısı 106 kişiyi bulmuştu ve ölen 36 kişinin hiçbir siyasi görüşü yoktu veya belirlenemedi. Sıkıyönetim ve darbe için genel bir "anarşi" görüntüsü işte bu şekilde çok sayıda insanın kim vurduya gittiği bir ortamda yaratılıyordu. Faşistler, toplumu dehşet havasına sürüklemek için kurdukları pusularda, kitleler üzerine açtıkları yaylım ateşinde, kahvehaneleri silahla taramalarında ve adam kaçırarak işledikleri cinayetlerde bu görüntünün pekişmesini amaçlıyorlardı. Yine Ekim ayında İstanbul'da 4 devrimci öğrenciyi silah zoruyla otobüsten indirerek kaçırdılar, sonra kurşuna dizdiler. 3 öğrenci öldü, biri yaralı olarak kurtuldu. Kadıköy'de İGD binasına yerleştirdikleri bombanın patlaması sonucu 70 kişiyi yaraladılar. Bingölde gerici ayaklanma girişiminde bulundular. Maraşa Doğru 1978 sonbaharına gelindiğinde, CHP Hükümeti, ne sivil sıkıyönetim ile asayiş sorununu çözebilmiş, ne de "ekonomiyi kurtarma operasyonu"nda başarılı olabilmişti. 20. yy. başındaki Osmanlı devletinin "düyun-u umumiye" hükümetleri durumuna düşmüştü. Ödeme zamanı gelmiş eski borçların ödenmesi ve ekonominin acil ihtiyaçlarının karşılanması için gereken dövizin sağlanması amacıyla devlet ve hükümet adamları, son Osmanlı nazırları, sefirleri gibi, emperyalist ülkeleri kapı kapı dolaşarak borç dileniyorlardı. Diğer yandan CHP Hükümeti, bu aylarda faşist güçlerin son derece yoğunlaşan saldırılarıyla hiçbir şekilde baş edemez bir noktaya gelmiş, tıkanmıştı. Bütün bu saldırılar sırasında, faşist güçler, egemen sınıfların ve emperyalist güçlerin o günkü tercihleri ve kendi aralarındaki çeşitlenme nedeniyle hemen hükümeti devirme olanağına sahip değildiler. Bu nedenle iktidar planındaki temel taktikleri Ecevit Hükümeti'ni bir sıkıyönetim ilanına zorlamak oldu. MHP kendi başına bir askeri darbe gerçekleştirme olanağına sahip değildi. AP ise, doğrudan bir askeri darbe yerine, Ecevit'in ve CHP'nin iyice yıpranmasına ve bu yolla daha çok kendisine seçimle iktidar şansının açılmasına imkan tanıyacak gelişmelerden yana bir siyaset izledi. Bu iki siyaset, faşizmin gizli ve açık biçimleri arasındaki bir tercih farklılığından kaynaklanmıştı. Ama bu farklılıklarına rağmen, kendi bakış açılarına uygun olarak faşist terör ve katliamların sürdürülmesinde ve hükümetin bir sıkıyönetim ilanına zorlanmasında birleştiler; çünkü, böylesi bir gelişme, devlet içindeki faşist güçlerin daha fazla insiyatif kazanması demekti. İşte bu nedenle özellikle 1978 sonbaharından itibaren ardı arkası kesilmeyen cinayetleri, katliamları, binlerce saldırıyı, bir dizi gerici ayaklanmayı tertiplediler ve kışkırttılar. Hükümetten "anarşinin önlenmesi" için tedbir alınmasını, sıkıyönetim ilan edilmesini, idarenin orduya devredilmesini istediler. Aksi takdirde daha çok kan akacağını (daha çok kan akıtacaklarını demek istiyorlardı aslında) söylediler, tehditler savurdular. Bu şekilde, hükümeti sivil sıkıyönetim uygulamasına, baskı yasalarını hazırlamaya zorladılar. O günlerde, bu oyunu öylesine pervasız oynadılar ki, bunu duymayan, görmeyen ve yazıp söylemeyen yoktu. Ecevit ve CHP Hükümeti, faşist güçlerin açık ve pervasızca oynadıkları bu kanlı oyunu bozmak için hiçbir şey yapamadı. Yalnızca oyuna gelmeyeceğini söyleyip durdu. Kasım ayında Ecevit, üniversitelerin öğrenime başlaması dolayısıyla verdiği demeçte, "Bizi şiddete zorluyorlar, ancak oyuna gelmeyeceğiz" dedi. Faşistler Ecevit'e "komünist" dedikçe, Ecevit komünist, olmadığını, sola da karşı olduğunu tekrarlayıp durdu. Ecevit'in izlediği politikalara rağmen, bir süre ayakta kalabilmesi ise, büyük ölçüde emekçi halk güçlerinin oluşturduğu devrimci bir savunma anlayışının kendi bütün eksik ve zaaflarına ve Ecevit'e rağmen, faşist güçlerin karşısında güçlü bir barikat oluşturabilmesi sayesinde mümkün oldu. Yoksa Ecevit'in egemen kılmaya çalıştığı bir anlayışla, bütün yurtta kapılar kısa sürede faşist güçlere ardına kadar açılmış olacaktı. Ecevit, egemen güçlerin taleplerini yerine getirerek, onların faşizmi değil, kendisini tercih etmelerini sağlamaya çalışırken, faşist güçlerin gerçekleştirebileceği şeyleri yerine getirme görevleriyle yüzyüze geldi. Böyle yapmakla Ecevit, egemen güçler, kendi temel tercihleri olan açık faşist rejime yöneldiklerinde, kendisinin kolayca bir kenara itilebilmesinin koşullarını da hazırlıyordu. 1978'e doğru yaşanan bütün olayların anlamı, görmek isteyenler için çok açıktı. Emperyalist egemen güçlerin ülkemizi nereye sürüklemek istedikleri, ne kadar açıksa, onların uşaklarının, faşist katillerin yaptıkları da o denli apaçık ortadaydı. Eylül ayından itibaren olayların birden vites değiştirmişcesine hız kazandığı görülüyordu. Eylül'e kadar genellikle 50-60 dolayında olan (Nisan: 55, Mayıs: 67, Haziran: 54, Temmuz: 66, Ağustos: 72) aylık ölüm miktarı, ilk kez Eylül ayında 100'ün üstüne çıkıyordu. (Eylül:120, Ekim:106, Kasım:106,) Malatya, Kahramanmaraş, Sivas vb. yerlerde yaratılan olaylar ise, adeta Aralık ayında meydana gelecek büyük, Kahramanmaraş katliamının birer ön habercisi gibiydiler. Türkeş'in sık sık yinelemeye başladığı, "yetki ve sorumluluğun askeri yönetime devredilmesi" istekleri de... "1978 sonbaharında Genelkurmay iki kişilik özel bir ekip kurdu ve bir karargah etüdü istedi. Etüdden yanıt bulması istenen sorun, 'bu aşamada Silahlı Kuvvetlerin müdahalede bulunmasına gerek var mıdır? Varsa, müdahalenin temeli ne olabilir?' idi"(5) Generaller, sonuçta müdahale için koşulların henüz olgunlaşmadığı kanısına varıyorlardı. Ecevit Hükümeti, bütün bu gelişmeler karşısında tam bir aymazlık içindeydi. Uyguladığı tüm politikalar, egemen sınıfların sonuçta kendisini de devre dışına çıkaracak bir özellik taşıyordu. Necdet Bulut'un Öldürülmesi 26 Kasım 1978 günü, saat 23.30 sıralarında Trabzon KTÜ öğretim üyesi Dr. Necdet Bulut, özel otosunda, beraberinde eşi ve oğlu olduğu halde sahil sitesindeki evine giderken, kentin iki kilometre dışında ve Karayolları Bölge Müdürlüğü önünde, yolun iki tarafına pusu kuran kişilerce yaylım ateşine tutuldu. Dr. Bulut, yaralanmasına karşın otomobilini sürerek, Üniversite Sitesine geldi. Eşi ve oğlu da yaralanan Dr. Bulut, sonraki günlerde hastanede öldü. Dr. Necdet Bulut'un eşi, gazetecilere, saldırının son derece planlı bir şekilde düzenlendiğini, içinde bulundukları otonun bir virajı almak için yavaşlaması sırasında, yolun iki tarafında bulunan ve sayıları 5-6 kişi olan saldırganların yaylım ateşine tuttuklarını anlatmıştı. Ve daha önceden de sürekli tehdit altında bulunduklarını belirtmişti. Necdet Bulut'un katilleri, 12 Eylül döneminde sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmış, adi suç hükümlerine göre (ölüme sebebiyetten) 10-15 sene arasında ceza almışlardır. Kasım ayında faşistlerin özellikle Adana'da
motorsikletlerle cinayet işlemeye başladıkları dikkati çekti. Bir
öğretmeni ve bir işçiyi bu şekilde öldürdüler. Faşistler Aralık ayında Elazığ'da ve Adanada,
peşpeşe cinayetler işlediler. Yalnızca bu iki şehirde meydana gelen 18
olayda, 23 kişiyi öldürdüler. Adana'da ise, çeşitli saldırılarında aralarında ADAKO Birlik Başkaninın da bulunduğu 14 kişinin canına kıydılar. Elazığ Valisi'nin Açıklamaları Malatya, Sivas, Kahramanmaraş gibi illerde süren olayların benzerleri, Elazığ'da da yaşanıyordu. Elazığ valisi Güngör Aydın, mahkeme önünde yaptığı açıklamasında, faşistlerin Elazığ'da yarattıkları (bir bakıma Kahramanmaraş'takiyle aynı nitelikleri taşıyan) ortamı şöyle anlatıyordu: "Elazığ, bu aşamadaki Türkiye'nin, değişik ırk ve mezhepleri, geniş bir düşünsel eğilim yelpazesini kavrayan toplumsal oluşumu ile, Orta ve Doğu Anadolu arasında toplumsal-ekonomik bir geçiş noktası olması yönlerinden, özellikle duyarlık taşıyan bir kentiydi. Kuşkusuz bu özellikleri nedeniyle, Elazığ'ı, terörü örgütleyip yönlendiren ve sağ kesimin küçük azınlığını oluşturan güçler, öncelikli bir merkez olarak seçmişlerdi. Büyük güç yığınağı yaptıkları Elazığ'da sözü edilen şiddet ve terör örgütleri, bu amaçla etkinliklerini yoğunlaştırıp, odaklaştırarak geniş bir toplumsal örgütlenme olanağını saglayabilmişlerdi. Başta belediye olmak üzere birçok kurumu ele geçirmişlerdi. Varolan 'anayasal düzeni hiçe sayarak;öngördükleri devlet düzenini zorla terör yoluyla gerçekleştirmeye yönelik olarak başta KOLORDU, MİT BÖLGE MÜFETTİŞLİĞİ, JANDARMA, POLİS, ÜNİVERSİTE, OKULLAR, PTT olmak üzere, tüm ildeki kamu kurumlarını, fabrikaları, bir kısım sendika ve dernekleri, değişik kademelerdeki yöneticilerini, etkileme, baskı ya da teslim alma yoluyla, genelde güdüm ve denetimleri altına almışlardı. Elazığ'da bu ölçüde egemen olan bu güçler, diğer etkin oldukları bölgelerde yaptıkları gibi, insan haklarına dayalı demokratik Anayasal devlet anlayışını zedeleyip, işlemez hale getirerek, demokratik kurumları felç edip yıkarak, yerine ırkçı, çağ dışı, otoriter, baskıcı, faşist bir devlet anlayışını ilde, giderek bütün ülkede egemen kılmak için büyük çaba harcıyorlardı. Bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için sömürdükleri ulusal, dinsel, kutsal kavramlarla tek yönlü düşünen, düğmeye basınca her türlü vurma ve saldırma, öldürme eylemlerini yapabilecek, acımasız, duygusuz birer robot haline getirdikleri militanlarıyla sürekli şiddet, tehdit, öldürme, toplu yerlere, hedef göstermeksizin saldırı düzenleme, baskı ve korku yaratma yoluyla toplulukları yıldırmaya, sindirmeye, yılgın, ürkek, kuşkulu, sinmiş bir insanlar topluluğuna, oradan robotlaşmış, sağlıklı düşünemeyen, en ilkel otoriteye ve sertliğe yatkınlaşmış bir topluma, oradan da bir dikta yönetimine ulaşmaya çalışıyorlardı." (6) Yeni Baskı Yasalarına Hayır CHP Hükümeti, "Anarşi ve terörizmle mücadele" adına gündeme getirdiği yeni baskı yasalarını Meclis'ten geçirmek için, yoğun bir kampanya başlattı. Bu kampanya için radyo, TV gibi, her türlü aracı kullanan CHP Hükümeti, bir yandan da MC partilerine işbirliği çağrıları yaparak, halkın devrimci muhalefetine karşı her şeyi yapabileceğini ortaya koydu. Valilere geniş yetkiler tanıyan, polis devletinin kurulmasını amaçlayan, memurları askerleştirmeyi ve DGM'leri yeniden kurmayı hedefleyen bu baskı yasaları, özünde silahlı faşist çeteler karşısında halk güçlerini silahsızlandırmaya ve her türlü faşist saldırıya karşı korumasız bırakmaya hizmet ediyordu. Meclis'ten geçirilmeye çalışılan bu faşist yasalar karşısında DİSK, TÜRK-İŞ'e "anarşiye ve teröre karşı" güçbirliği önerisinde bulunurken, tüm devrimci ve yurtseverler bu yasalara karşı çıktılar. Devrimci Yol Dergisi; 25. sayısıyla Baskı Yasaları'na karşı bir kampanya başlattı. Devrimci Yol Dergisi'nin bu kampanyası,13 ilde yapılan mitinglerle desteklendi. Ankara, Uşak, İstanbul, Denizli, Kars, Niğde, Samsun, Antalya, İzmir, Balıkesir,Zonguldak-Karabük, Adana ve Tunceli de yapılan bu mitinglere onbinlerce devrimci-yurtsever insan katıldı. Yeni Baski Yasaları'nı protesto etmek için yükselen halkın sesi, şehirlerden kasabalara, oradan da köylere kadar yayıldı. Halkın bağrından yükselen bu direniş, gecekondulardan tüm demokrat çevrelere kadar; herkesçe desteklendi. Devrimci-demokratik kuruluşlar, yaptıkları açık oturumlarla, bildirilerle bu yasalara karşı çıktılar. Bu Baskı Yasaları'nı protesto eden halk güçlerinin temel şiarı "Baskı Yasaları değil, özgürlük istiyoruz"du. Ancak, 13 ilde mitinglerin yapıldığı gün, faşist güçler Kahramanmaraş katliamını başlatmışlardı. Halkın özgürlük talebine karşı, CHP Hükümeti'nin verdiği yanıt, Kahramanmaraş nedeniyle ilan edilen sıkıyönetim ve özgürlüklerin kısıtlanması oldu. (1) Faşistler, Mayıs ayında Malatya Doğanşehir'de CHP ilçe binası ve bazı CHP'lilere ait işyerlerinin de içinde yer aldığı 140 işyerini tahrip ettiler; yaralananlar oldu ve askeri birlikler olaylara el koydu. 27 Mayıs günü de faşistler Manisa Demirci'de gerici ayaklanma çıkartmak istediler. TÖB-DER üyesi öğretmenlerin evlerine, arabalarına ve okullara bomba attılar. Faşist işgalin kırıldığı Eğitim Enstitüsünü kapattırmak için okulu bombaladılar. Öğretmenlere kurşun yağdırdılar.İlçe dışından ve Ankaradan getirebildikleri diğer faşistlerle birlikte ilerici görüşlü kişilere ait bir çok işyerini tahrip ettiler. CHP binasını yaktılar, bir öğrenciyi öldürdüler. (2) Basında, Doğu'da yapılan "Kanatlı Jandarma-78" tatbikatına ait fotoğraflar yer aldı. Bu fotoğraflar ve haberlerde; tatbikatta "düşman" tarafını temsil eden askerlerin, bir Kürt köyündeki erkek, kadın, çocuk ve yaşlılar gibi giyinmiş oldukları, onlar gibi yaşadıkları görülüyordu. Aynı fotoğraflarda ve haberlerde TSK'ni temsil eden askerlerin de bu Kürt emekçileri görünümündeki "düşman"ı imha ettikleri görülüyor ve yazılıyordu. "Kanatlı J-78" tatbikatı, Orta Amerika ülkelerinde, Orta Amerikanın NATO'su olan CONDECA (Orta Amerika Savunma Konseyi) bünyesinde yapılan, kırsal kesimde gerilla örgütlerinin etkin olduğu bölge halklarına karşı uygulanan "KARTAL" adlı askeri terör harekatlarına benzetiliyordu. (3) M.Ali BİRAND, 12 Eylül-04.00 (4) Uğur MUMCU, 12 Eylül Adaleti, s.25 (5) M.Ali BİRAND, 12 Eylül-04.00, s.61 (6) Erbil TUŞALP, Bin Belge, s. 239-241 288 |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org