|
|
|
|
13. 1978: II.MC'NİN YIKILIŞI
II.MC Hükümeti'nin Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorunları o aşamada çözebilecek bir yapıya sahip olmadığı daha başlangıçta ortadaydı. Nitekim, MC kısa bir süre içerisinde tıkanıp kaldı. Daha yerel seçimlerin yapıldığı Aralık ayından önce İSO, Hükümeti sert bir dille eleştirerek AP-CHP koalisyonu önermişti. Keza Vehbi Koç, buhranın aşılabilmesi için CHP ile AP'nin işbirliği yapması gerektiğini ileri sürüyordu. 11 Aralık'ta yerel seçimler yapıldı. Seçim günü çıkan olaylarda 19 kişi öldü. CHP ile MHP ve AP'liler arasında silahlı çatışmalar çıktı. Seçimlerde il merkezlerindeki belediye başkanlıklarından 42'sini CHP,15'ini AP kazanmıştı. |
![]() |
|
Seçimleri takip eden günlerde AP'den 12 milletvekili
ayrıldı. CHP'nin verdiği gensoru önergesi sonunda hükümet düştü ve Ecevit,
CHP, DP, CGP ve bağımsızlardan oluşan koalisyon hükümetini 5 Ocak 1978'de
kurdu.
Böylece Ecevit, kendi ifadeleriyle söyleyecek olursak, yıllardır kendisine kuşkuyla bakan çevrelerin (emperyalist güçlerin ve yerli tekellerin) kuşkularını giderebilmiş ve nihayet Başbakan olmuştu. Ayrıca emperyalizmin Ecevit'ten Kıbns konusunda bazı çözümler getirebileceği yönünde beklentisi de vardı. Herkesin gözü, yeni hükümete ve Ecevit'e çevrildi. Ecevit, ekonomik, sosyal ve siyasal çalkantılar içindeki toplumun geniş kesimleri tarafından bir umut olarak görülmüştü. Ama o günkü koşullarda sadece emekçi-yoksul halk kesimleri için değil, sanki egemen çevreler için de bir umut haline gelmiş gibiydi. Ecevit, toplumun çok çeşitli kesimlerinde yarattığı beklentileri gerçekleştirebilecek miydi? Enflasyon, fiyat artışları, pahalılık önlenebilecek, işsizlik azaltılabilecek miydi? Döviz sıkıntısı giderilebilecek, ekonomik kriz atlatılabilecek miydi? Ve en önemlisi, faşist terör ve saldırıların, çatışmaların toplumun her yanını sarması nedeniyle ülkenin bir numaralı sorunu haline gelen canıgüvenliği sağlanabilecek; ana babalar çocuklarını "acaba akşam eve sağ dönebilecek mi?" diye korkmadan okullarına gönderebilecek miydi? İşte bütün bunlar ve benzeri beklentilerle herkesin gözü Ecevit'e ve Ecevit Hükümetine çevrilmişti. Toplumların çaresizlik içinde kaldıkları ve gerçekçi çözüm yollarının görülemediği bunalım dönemlerinde insanlar, çocukça denilebilecek hayallere kapılırlar; en olmayacak şeylere bile inanabilecek bir ruh hali içine girerler. Bazen bu hayaller tek bir insana yönelir. Tek bir insan bütün bir toplumun hayallerinin bir simgesi, sanki bir anda mucizeler gerçekleştirebilecek bir güç olarak görülür. Türkiye'nin içinde bulunduğu durum da, aşağı yukarı böyleydi. Ecevit, kendisinden mucizevi çözümler beklenen bir "umut adam" haline gelmişti. Mucizevi çözümlerden hiçbiri gerçekleşmedi. Ekonomik alandaki sorunlar çözülemedi. Siyasal kargaşa, faşist terör eylemleri durmak şöyle dursun, daha da bir azgınlaşarak sürdü gitti. Sonraki bütün gelişmeler, Devrimci Yol Dergisi'nin l4.sayısında söylendiği gibi, "CHP Hükümeti'nin iç savaşa bir tür müdahale amacıyla gündeme getirilmiş olduğunu" ortaya koydu. Ecevit Politikaları Ecevit, iktidara getdikten sonra öncelikle ekonomik alanda "taze para" sorunuyla, siyasi alanda ise, can güvenliği ve "asayişi sağlama" sorunuyla yüz yüze gelmişti. Ecevit, ekonomik alandaki "taze para" (döviz) bulma sorununun, Kıbrıs konusunda düğümlendiği düşüncesiyle -daha güvenoyu bile almadan- çarpıcı girişimlere yöneldi. Böylece IMF kilidinin açılabileceğini ve Türkiye'nin içinde bulunduğu büyük ekonomik bunalımdan kurtulmak için gerekli dış yardımın sağlanabileceğini düşünüyor; bekliyordu. Ecevit, dış yardımın sağlanması konusundaki sorunların çözülmesinde MC'nin çelişkili (ve Erbakanlı) yapısına göre, kendisinin daha geniş olanaklara sahip olduğunu, Batının kendisine karşı taşıdığı olumlu yaklaşımın da kendisine yardımcı olacağını umuyordu. Ecevit'in bütün beklentilerinin boşa çıktığı kısa zamanda görüldü. Batı, bütün yardım taleplerine karşı yine IMF'yi çıkardı. IMF de, bilinen öneri ya da koşulları; kur ayarlamalan (devalüasyon), fiyat ayarlamaları (zam) ve yatırım harcamalarının kısıtlanması ve diğerleri... Ecevit'in iktidara gelmeden önce karşı çıktığı bütün bu ödünler karşısında elde edilen "yardım" ise, hiçbir zaman ekonomiyi içinde bulunduğu krizden kurtaracak ve düze çıkaracak boyutta olmadı. Binbir ödünle, çabayla elde edilen "yardımlar", sadece ekonominin yıkılmadan ayakta kalabilmesini (ve de eski borç ödemelerinin sürdürülebilmesini) sağlamaya ancak yetiyordu. Emperyalizmin sömürü yasaları herşeyin üstünde, sürüyordu. Ecevit, bütün iktidar dönemi boyunca; bu "emperyalist kıskacı" aşabilecek bir politikayı hiçbir zaman benimsemedi. Bazen, çok sıkıştığı zamanlarda, öfkeli sözler söylediği; "duvarın öbür tarafına atlamak"tan, "ekonomik kurtuluş savaşıyla bunalımı aşmak"tan söz ettiği oldu. Ama, bunları ister öfkeyle, ister blöf olarak, isterse inanarak söylemiş olsun, temel politik çizgisi hiç değişmedi: Batıyı ikna etmeye çalıştı; IMF'nin dayatmalarına biraz yumuşatarak da olsa uydu ve o amansız emperyalist kıskacın arasında ezilip kaldı... Ecevit'in önündeki diğer önemli sorun "asayiş" ya da "anarşi ve terör"ün önlenmesi olarak görülen, faşist terörün önlenerek, ülkede can güvenliğinin sağlanması sorunuydu. Önceki MC Hükümetlerine en sert eleştirileri bu konuda yöneltmişti. Ecevit, kendisini Başbakanlığa kadar getiren yükselişi boyunca, Türkiyedeki faşist hareketin, sağ hükümetler, AP ve MC Hükümetleri tarafından desteklendiğini haklı olarak vurgulamıştı. Ona göre, eğer iktidar ve devletin güvenlik güçleri faşist-sağ kesimi korumaz da sağ ve sol şiddet eylemcileri karşısında tarafsız hareket ederse, yasalar herkese tarafsız ve eşit olarak uygulanırsa, "anarşi" önlenir, barış ve huzur sağlanabilirdi. Bu yaklaşım, iktidar'a geldikten sonra CHP Hükümeti'nin takip edeceği politikayı da belirledi. Ecevit Hükümeti, mevcut yasaları sağ ve sol kesime karşı tarafsız olarak uygulayarak, "anarşi ve terörü" önleyecekti. Çünkü, bu şekilde devletin güvenlik güçlerinin koruma ve desteğinden yoksun kalan faşist çeteler, kolayca etkisiz hale getirilebilecekti. Ecevit Hükümeti'nin göreve başlamasından sonraki gelişmeler bu işin o kadar kolay olmadığını ortaya koydu. Çünkü,Türkiyedeki faşist hareketin sahip olduğu destek, sadece hükümet olanaklarıyla sınırlı değildi: Faşist hareketin arkasında-hükümet dışındaki-devlet kurumlarından gelen CIA, MİT, Kontr-Gerilla bağlantılı geniş bir destek vardı. Savunmamızın ön açıklamalar bölümünde anlatmaya çalıştığımız bu gerçek aslında Ecevit tarafından da biliniyordu ve onun pek çok konuşmasında da ifade edilmişti. Bu nedenle, Ecevit'in savunduğu yaklaşımın kolayca uygulanması, faşist hareketin arkasındaki desteğin ortadan kaldırılarak, "asayişin" sağlanması kolay değil, hatta olanaksızdı. Bu da kısa sürede ortaya çıktı. Savcı Doğan Öz'ün Öldürülmesi Ecevit Hükümeti'nin kurulmasından hemen sonra, faşist terörün azalmak şöyle dursun, daha da şiddetlenerek devam ettiği görüldü. Savcılar, Ecevit'in politikası doğrultusunda, faşist terör çetelerine karşı harekete geçerek, yasaları uygulamaya kalktıklarında, faşistler tarafından vurulmaya başlandı. Örneğin, Ankara C.Savcısı Doğan Öz, faşistlerin üstlendiği Site Yurdu'nda arama yaptırınca, faşistlerin üzerine gitmek isteyen görevlilere gözdağı olarak, evinin önünde vurulup öldürülmüştü. Yine Ecevit Hükümeti nin daha ilk aylarında, İstanbul Üniversitesi'nde 8 öğrencinin ölümüyle sonuçlanan bomba atma olayı, önceden ihbar edilmesine rağmen gerekli önlemler alınamamış ve Ecevit'in bütün iktidar döneminde bu olayların sorumluları bile bulunamamıştır. Faşist terörün önlenmesi için yasaları uygulamaya kalktığında Ecevit Hükümeti; faşist terör çeteleri ve Kontr-Gerilla türünden gizli örgütlerle birlikte, yasalara göre kendi yanında ve emrinde olması gereken kimi devlet güçlerinin de karşısında yer aldığını görüyordu. Faşist güçler, Ecevit Hükümeti'nin kurulmasından sonra, hükümetin olayları önleyemeyeceğini, can güvenliğini sağlayamayacağını göstermek amacıyla daha çok olay çıkartmaya, daha çok saldırılarda bulunmaya başladılar. Ecevit Hükümeti'nin kurulmasından önceki 3 ay içinde toplam 78 kişi ölmüşken; Hükümet'in kurulmasından sonraki 3 ay içerisinde toplam 187 kişi ölmüştü. Faşistlerin düzenlediği silahlı saldırılar sonucunda kahvehaneler, otobüsler taranıyor, öğrencilerin üzerIerine bombalar atılıyor, solcu öğrenciler, CHP'liler, sıradan vatandaşlar, yaralanıp ölüyor; arkasından sağ partiler, MC partileri sözcüleri, Ecevit'in başarılı olamadığını, anarşiyi önleyemediğini söylüyorlardı. Şiddet, faşist-sağ partilerin bir siyaset aracı olarak yürütülüyor ve sürdürülüyordu. Ve Devam Eden Olaylar, Yükseliş'te 2. Bombalı Saldırı Ocak ayı içinde en önemli saldırılar yine Yükseliş öğrencilerine yöneldi. Yılın ilk günlerinde Yükseliş öğrencilerinin bindikleri arabaları kurşunladıktan sonra, 27 Ocak'ta bu öğrencilere ikinci kez bombalı saldırı düzenlediler. 24 Ocak 1978 gecesi ADMMA'nden çıkan öğrencilerin üzerine yine patlayıcı madde atıldı. Çok sayıda öğrenci yaralandı, sonraki günlerde yaralı öğrencilerden birisi öldü. Saat 21.06 sıralarında okulun akşam bölümüne devam eden öğrenciler, topluca kapıdan çıkarlarken, "Bozkurtlar geliyor, komünistlere ölüm" diye bağıran bir grubun bombalı 'saldırısına uğradılar. Patlama sırasında 9'u ağır olmak üzere 26 kişi yaralandı. Öğrencilerin bir bölümü yaralıları hastaneye taşırken, diğerleri de bombayı atan 6 faşisti kovaladılar. Görgü tanıkları deri ceketli olan 6 kişinin Yükseliş Koleji'ne kaçtıklarını söylediler. Yine görgü tanıkları, patlamadan önce öğrenciler okuldan çıkarken katlardan birinin ışıklarının söndürüldüğünü ve aynı anda patlayıcı maddenin atıldığını anlattılar. Patlamadan hemen sonra, saat 22.00 sıralarında öğrenciler, 1500 kişilik bir topluluk halinde Kızılay Meydanına kadar yürüdüler. Trafiği kesen öğrenciler, faşist katliam girişimini protesto ettiler. Ertesi gün, diğer okul öğrencilerinin de katılımıyla, Hacettepe Universitesi'nde 7 bin kişilik bir genel forum yapıldı. Faşistler Ocak ayı içinde bombalı saldırılarını yaygınlaştırdılar. Faşist cinayet örgütleri ve Kont-Gerilla konusunda Meclis'te ilginç açıklamalarda bulunan CHP'li milletvekili Süleyman Genç'in evine bu konuşmasından hemen sonra, tahrip gücü yüksek bir bomba attılar. Aynı günlerde ODTÜ Öğretim Üyeleri Derneği'ni bombaladılar. Mecliste Hükümet programının açıklandığı günün ertesinde Halkevleri Genel Merkezi ni bombaladılar; atılan bomba Süleyman Genç'in evine atılan bombanın benzeriydi. Sonraki günlerde İstanbul Kasımpaşada bir ilkokula ve Nazım Hikmet'in bir eserinin oynandığı Fatih Tiyatrosu'na bomba attılar. 15 Ocak'ta Ankara Emek'te bir kahvehaneyi taradılar; Hasan Çaylı adındaki işçi öldü. Maraş'ta bir faşist, evinde bomba imal ederken, bombanın patlaması sonucunda öldü. Ayrıca Bursada 15-20 faşist bir kahvehaneye silahlı baskın yaptı, Emin Çınaroğlu isimli öğrenciyi öldürdüler. Malatya'da da Çarmuzu Mahallesinde bir kahvehaneyi silahla taradılar, 2 kişiyi öldürdüler. Ecevit Hükümeti'nin kurulduğu Ocak ayı içinde toplam 67 kişi ölmüştü. Bir önceki ayda seçimlerin yapılmış olması nedeniyle, Ocak ayını Kasım ayıyla kıyaslayacak olursak, Ecevit Hükümeti'nin kurulmasıyla birlikte, ölenlerin sayısı üç katına çıkmıştı (Kasım'da 2I). Ocak ayında ötenlerin 34ü sol, 20'si sağ görüşlüydü (diğerlerinden 7'si belli bir siyasi görüşü olmayan veya belirlenemeyen kişiler, 4'ü ise, emniyet mensubu idi. 2 AP'li, CHP'liler ile AP'liler arasında çıkan bir olayda ölmüştü). Olaylar, Şubat-Mart aylarında da aynı doğrultuda ve yoğunlaşarak sürdü. 1 Şubat'ta Ankara Emek'te faşistler, Ibrahim Bozkurt adındaki öğrenciyi vurarak öldürdüler. Ankara Beşevlerde durakta bekIeyen öğrencilere ateş açtılar; ve Atilla Acartürk'ü öldürdüler, 4 kişi de yaralandı. 6 Şubat'ta ODTÜ işçisi İsmail Şahin'i de ağaca asarak öldürdüler. 21 Şubat'ta Kars, Ardahan'da lise önünde sol görüşlü bir öğrenciyi öldüren faşistin evi halk tarafından basıldı, faşist linç edildi ve ilçede yaygın çatışmalar meydana geldi. Danıştay 1 Mart'ta faşistler tarafından bombalandı. Arkasından Elmalı TÖB-DER binası kurşunlandı. Mart ayı içinde Gaziantep'te, Ankara Dikmen ve Bülbülderesi'nde 3 kahvehane yine faşistleı tarafından otomatik silahlarla tarandı, 3 kişi öldürüldü ve pek çok kişi yaralandı. Faşist terör hareketleri, artık Ecevit Hükümeti'nin başarısızlığını kanıtlamayı da amaçlayarak pervasızca sürüp gitti. Kahvehaneler, otobüsler taranıyor, otobüs durağında, kahvehanede ya da başka bir yerde topluca bulunan insanların üzerine otomatik silahlarla ateş açılıyor, bombalar. atılıyordu.. Sadece Ecevit Hükümeti'nin kurulmasından sonraki 3 ay içerisinde, faşistler 73 kişiyi öldürmüşlerdi. Bunlardan 68'i sol görüşlü, biri polis, biri sağ kesimden, biri çocuk, biri de görüşü belli olmayan bir kişiydi. Kontr-Gerilla Tartışmaları Ecevit, hükümetin kuruluşundan kısa bir süre sonra Demirel tarafından Kontr-Gerilla konusunda sıkıştırılmaya, başlandı. Muhalefetteyken Kontr-Gerilla üzerine yaptığı konuşmaları hatırlatarak, Ecevit'in şimdi hükümetin başında bulunduğunu, bu yüzden sözünü ettiği Kontr-Gerillayı açıklaması gerektiğini ileri sürdü. Amaç belliydi; ya bu konudaki gerçekleri açıklayacak ve böylece devletin duyarlı kesimleriyle kavgaya tutuşacak, ya da kendi söylediklerini geri alacak ve Kontr-Gerillayı aklayacaktı. Ecevit tartışmaları geçiştirmeye çalıştı. Sıkıştırılınca, yaptığı araştırmaya göre, devletçe düzenlenmiş Kontr-Gerilla denen bir örgüt olmadığını, Kontr-Gerillanın evvelce fiili devlet görevlerinde bulunmuş kimselerin yanlış tanımlaması sonucu ortaya çıktığını, bu yanlış tanımlamanın sonucunda yanlış bir yorumda bulunulduğunu, bu yanlış yorumu yapanların yanlış görevler yaptıklarının belli olduğunu söyledi. Demirel, Ecevit'in Cumhurbaşkanı'na bu konuda yazdığı mektubu açıklayarak, sözü edilen örgütün Özel Harp Dairesi olduğunu ifşa etti. Bir Başbakanla bir eski Başbakan arasındaki bu tartışma sürdü gitti. Ve sonuçta gerçekleri gizlemek için gösterilen onca çabaya rağmen Kontr-Gerilla adlı gizli terör örgütünün devletin bir resmi kurumuyla olan ilişkisi ortaya çıktı. 16 Mart Katliamı 16 Mart 1978 saat 13.20'de, İstanbul Üniversitesi Merkez binasından öğrenciler toplu halde ve polisin eşliğinde çıkmaya başladılar. Faşistlerin saldırılarına karşı korunmak amacıyla okula bu şekilde gidip geliyorlardı. Esmer, kısa boylu bir kişi, Beyazıt yönünden geldi ve elindeki bombayı, "Kahrolsun komünistler" diye bağırdıktan sonra öğrencilerin üzerine doğru fırlattı. Polislerden biri bombanın atılışını gördü ve '"bomba diye bağırarak, kendini yere attı. Bu uyarı üzerine yüzlerce öğrenci de kendilerini yere attı. Ancak, tahrip gücü çok yüksek olan bomba, öğrencilerin tam ortasında patlamıştı. Olay yeri bir anda kana bulandı ve panik başladı. Olay yerinde ilk anda 5 kişi parçalanarak öldü. 31'i ağır olmak üzere, 100'den fazla öğrenci yaralandı. Patlamadan sonra bu kez yine Beyazıt'a bakan yöne park eden otomobiller arasına mevzilenen 4 saldırgan, otomatik silahlarla kaçışanlara ve yaralılara yaylım ateşine başladılar. Yaylım ateşi sırasında da bir çok kişi kurşunlara hedef olarak yaralandı. Yaralılardan 2 kişinin de sonraki günlerde can vermesiyle, ölü sayısı 7'ye çıktı.(1) Öte yandan, öğrenci topluluğuna sözde korumak üzere eşlik eden polis, hiçbir müdahalede bulunmadı. Bomba atanı engellemedi. Kurşun sıkanları yakalamadı. Katiller, ellerini kollarını sallayarak, polisin gözü önünde olay yerinden uzaklaştılar. Halbuki, olaydan çok önce böyle bir katliamın düzenleneceğini polis haber almıştı. POL-DER İstanbul Şubesi Başkanı Kazım Bilir, 23 Mart 1978 günü gazetelerde yayınlanan açıklamasında,İstanbul Üniversitesi nde 16 Mart günü meydana gelen katliamın polis örgütüne 10 gün önceden bildirildiğini belirtti ve buna ilişkin yazının fotokopisini, basına dağıttı. Toplum Zabıtası Müdür vekili Murat Azimoğlu tarafından 8 Mart 1978 tarih,1297 sayı ile "Müd.Mak.Nöb. Amirliğine 9,10 ve Üniversite Brl.A. Istihb.K.'na" yazılan yazıda aynen şunlar yer alıyordu: "İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 8.2.1978 günü Ülkücü gruba mensup öğrencilerin, karşıt görüşlü öğrencilere Anfi 1'de saldıracakları, sol gruba mensup öğrencilerin Fakülteye gelmeye devam etmeleri halinde, 8-10 gün içinde bu grup üzerine dinamit atılacağı, Em. Müdürlüğünün 7.3.1978 gün ve Plan ve Hrk. Şb.Ks. 1-892 sayılı yazılarıyla bildirilmiştir. Bilgi edinilmesini ve herhangi bir olay vukuunda gerekli emniyet tedbirlerinin alınmasını rica ederim." Bu açıklamadan sonra, İçişleri Bakanlığı'nca bomba ihbarının doğru olduğu açıklandı ve ihbarın değerlendirilip değerlendirilmediğinin araştırıldığı bildirildi. Ve konu bu şekilde kapatılmış oldu. 16 Mart Katliamına Karşı 20 Mart Protesto Eylemleri 16 Mart günü İstanbul Üniversitesi öğrencileri üzerine bomba atılıp, kurşunlanması sonucu 7 öğrencinin ölmesi ve onlarca öğrencinin yaralanması, tüm yurtta şok etkisi yarattı. Faşistlerin bugüne kadar düzenledikleri en büyük ve en kanlı katliam olan bu olay, yalnız anti-faşist halk güçlerinin değil, faşist olmayan, sağduyu sahibi tüm insanların sınırsız nefretine yol açtı. Arkadaşlarının katledilmesi üzerine hemen bir araya gelen öğrenciler, İTÜ Merkez Binasını ertesi sabaha kadar işgal ederek, can güvenliklerinin sağlanması talebiyle direndiler. Olayın tüm yurtta duyulması üzerine, 17 Mart günü bütün Yüksek okullarda boykotlar, direnişler düzenlendi. Ankara SBF'nin önünde toplanan 10 binden fazla öğrenci, bu vahşi katliamı protesto etti. Ertesi günlerde Adana'da, Urfa'da, Diyarbakır'da, Mersin'de ve İzmir'de tüm demokratik örgütler olayı kınayan bildiriler yayınlayıp, gösteriler düzenlerken, Siverekte 5, Gölcük'te 2 bin kişinin katıldığı mitingler yapıldı. 19 Mart günü İstanbul'da 40, Ankara'da 24 demokratik demek,olayı kınayan bildiriler yayınlarken, DİSK de 20 Mart günü 2 saatlik iş bırakma eylemi düzenleyeceğini açıkladı. O güne kadar bu faşist katliam hakkında birşey söylemeyen hükümet yetkilileri ve iş çevreleri, DİSK'in bu kararı üzerine hep bir ağızdan bağırmaya başladılar. Ecevit, DİSK'in bu direniş kararını yasa dışı ilan ederken, TİSK Yönetim Kurulu Başkanı Halit Narin, DİSK'i tehdit ederek, direnişe katılan işçilerin haftalık izin ücretlerinin kesilebileceğini ilan etti. Ve 20 Mart günü sabah saat 10.00'da, DİSK'in ilan ettiği direniş, tüm devrimci-demokrat dernek ve kuruluşların desteğiyle başladı. Yurdun büyük bir bölümünde bir anda hayat durdu. Elektrikler kesildi, sular akmadı, otobüsler çalışmadı, belediye hizmetleri yapılmadı. Birçok esnaf kepenklerini indirirken,işçiler de şalterlerini kapatıyorlardı. Sokağa dökülen binlerce öğrenci, bir anda şehrin sokaklarını faşist katliamları kınayan sloganlarla doldurdular; Ankara'da Tandoğan, Kızılay ve Ulus'ta biraraya gelen öğrenciler kendilerini dağıtmak isteyen polisle çatıştılar; İTÜ'de öğrenci gösterilerine 100'den fazla öğretim üyesi katıldı. Tüm yurtta, Lise ve Ortaokullarda boykot, forum ve işgaller gerçekleştirildi. TÖB-DER'li öğretmenler hiçbir yerde derse girmediler. İstanbul ve Ankara Barosu avukatları davalara girmediler. Cezaevleri direniş ve gösterilerle çalkalandı. Memurlar işi bıraktı. Cumhuriyet Gazetesi'nin tahminine göre bu direnişe 610 bin işçi katılmıştı. Bu sayıya öğrenciler, taşra il ve kasabalarda sokağa dökülen anti - faşist insanlar ve köylüler dahil değildi. 20 Mart'ta bir anda, faşistlerin katliamlarını protesto etmek için hayatı durduran devrimci halk güçleri, böylece eylemlerini yasa dışı ilan eden Ecevit'i de yanıtlamış oluyorlardı. Emekçi sınıfların o zamana kadar yaptıkları en büyük birleşik direniş olan, 20 Mart Direnişi, yurdun en ücra köşelerine kadar coşkuyla yayılırken, eli kanlı faşistler ve onların destekçilerine karşı güçlü bir direniş eylemi gerçekleşmiş oluyordu. İstanbul Üniversitesi katliamınm 'yanı sıra, bugünlerde peşpeşe gelen diğer tertip ve provokasyonlar, dikkati çekiyordu. Mart ayının başında Danıştay binasına patlayıcı madde atılmıştı. Yine bugünlerde, İstanbul-Pendik arasında çalışan banliyö trenine sabotaj yapıldı. Ardından İstanbul'da Eminönü-Adalar seferini yapan vapurda, kanepelerin altında kamorotlardan biri tarafmdan bir saatli bomba bulunup denize atıldı. Aynı gün Ankara'da Tandoğan'daki bir anaokuluna patlayıcı madde konuldu. 3 gün sonra İETT'nin Topkapı Garajı'na konan patlayıcı maddelerden biri patladı, birçok otobüs hasar gördü. Ertesi gece de İstanbul Belediye Sarayı ikinci kez bombalandı. Artık bütün bunları yapanları tanıyor, amaçlarını biliyoruz.(2) 1977 erken seçim dönemindeki ve 1977 Ağustos ayındaki Kontr-Gerilla taktiklerinin tekrarlanması ve yeniden yoğunlaştırılması olan bu tertiplerin ortak yönü, halk kitlelerinin yoğun olarak bulunduğu yerlere yönelik olmasıydı. Devrimci Yol Dergisi, bütün imkanlarıyla bu tertiplerin üzerine gitti. Ve bu Kontr-Gerilla talimatlarını, 16. Sayısında kapakta yayınlayarak, oynanan oyunları açığa çıkarmaya çalıştı. Ama, ülkeyi iç savaşa doğru sürükleyen bu oyunların üzerine hiçbir hükümet yetkilisi gitmedi. Olaylar, TRT ve basında "sıradan birer anarşi hadisesi" olarak sunuldu. Egemen sınıfların "büyük basını" tarafından bir "anarşi' olayı olarak, "anarşistlerin" eylemi olarak sunuldu. Resmi-sivil faşist güçler öğrencilere bombalı silahlı saldırılar tertipliyorlar, pervasızca önüne geleni kurşunluyorlar, sağda solda halkın toplu olarak bulunduğu yerlerde bombalar patlatıyorlar; polis cenaze töreni yapmak isteyen, okula gitmek isteyen öğrencileri gözaltına alıyor, gecekondularda faşistlerin mahallerini işgal etmesine karşı çıkan halkı tutukluyordu. Ve sonradan bütün bunlar hâlâ, "aşın sağ ve aşırı solcuların çatışması" adı altında, genel bir "anarşi" olarak gösterilmek isteniyordu. Bu şekilde CIA'sı, MİT'i, Kontr-Gerillası, MHP'si ile orta yerde duran, halka karşı savaşı sürdüren resmi şivil faşist güçler istedikleri sonucu elde etmiş oluyorlardı. Kontr-Gerilla'cı M.Ali Çevikel 0layı Aynı günlerde, daha sonra Kontr-Gerillacı bir faşist olduğu açığa çıkan Yüzbaşı Mehmet Ali Çevikel olayı manşetlere çıktı. Kontr-Gerilla örgütlenmesinin bir hücresine mensup olan emekli yüzbaşı Çevikel, 16 Şubat günü Ankara'da kaldığı bir evde askeri malzeme ile yakalandığında, "anarşistlere patlayıcı madde sağladığı" açıklanmıştı. 18 Şubat günü sorgulamasına dayanarak, "silah kaçakçılığı konusunda önemli bilgiler elde edildiği ve 11 kişinin daha gözaltına alındığı " bildirildi. Sonraki günlerde Emekli Komando Yüzbaşının Ermeni gizli örgütleriyle de ilişki kurduğu ileri sürüldü. 21 Şubat günü, Çevikel'in ifadesinde ismi geçtiği söylenen bir Ermeni kuyumcu ve K.Maraş'ta bazı kişilerin kurduğu "örgüte" ait patlayıcı madde deposu bulundu, iki ana depo boş çıktı. Daha sonra, İstanbul'un yarısını havaya uçuracak güçte patlayıcı madde, Ataköy'de bir tarlada ele geçecekti. 8 Mart günü Çevikel konusunda bir açıklama yapan İçişleri Bakanı İ.Özaydınlı, "Emekli Yüzbaşının babasının Mamak'taki evinde TNT kalıpları, el bombaları, fünyeler ve dinamit fitilleri ele geçtiğini, Çevikel'in sahte evrak düzenleyerek İstanbul'daki askeri birliklerden 5 sandık içinde 250 tahrip kalıbı, aldığını" söyledi. Bundan 8-9 ay sonra, Yüzbaşı Çevikel'in bomba ve silah naklettiği Kahramanmaraş'ta, aynı silahlarla-bombalarla düzenlenen bir gerici ayaklanma sonucu büyük bir katliam meydana gelecekti.(3) Devrimci Yol aKarşı Tertip ve Provokasyonlar Devrimci Yol Dergisi 21 Şubat 1978 tarihli 15. sayısında, "Faşist Güçler Devrimci Harekete Karşı Karanlık Tertipler Peşinde" başlıklı bir yazı yayınlamıştı. Bu yazıda, Emniyet Müdürlüğü tarafından yayınlanan "kişiye özel" bir gizli yazıda, Devrimci Yol hakkında bir takım tertipler düzenlendiğinin haber alındığı kamuoyuna açıklandı. Nitekim dergideki bu yazıdan bir hafta kadar sonra Hürriyet gazetesinde, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı'nın A-4 64 sayılı gizli yazısının özeti haber olarak verildi: "Güvenilir bir kaynaktan elde edilen bilgiye göre, aşırı solda bulunan ve 'Devrimci Yol' grubu olarak adlandırılan bir grubun Silahlı Kuvvetler ve Emniyet mensuplarını hedef alan bir saldırıya geçtikleri öğrenilmiştir. Silahlı ve bombalı saldırılar karşısında teşkilatın çok dikkatli olması gerekir. Tüm Emniyet teşkilatının durumdan haberdar edilerek, saldırılara karşı uyarılması önemle duyurulur." Devrimci Yol Dergisi, bu asılsız haber nedeniyle Hürriyet gazetesini mahkemeye verdi ve davayı kazandı. Ama asıl önemlisi, böyle bir haberin nasıl ve ne amaçla yayınlandığıdır. Hürriyet gibi bazı gazetelerin, MİT vb. örgütlerle bağlantılı yayınlar yaptığı şu son günlerde iyice su yüzüne çıktı. Ve bunu kendileri de kabul ettiler. Bir başka gazete, Hürriyet'in MİT'den alınmış uydurma bir resimli haberi manşetten verdiğini ortaya koyunca, Hürriyet eskiden beri bütün gazetelerin MİT'den aldığı bilgilerle bu şekilde yayınlar yaptığını, kendilerinin hatasının devletin istihbarat örgütüne güvenmek olduğunu; MİT'in kendilerini aldattığını vb. açıkladı. İşte kamuoyu Türkiye'de böyle oluşturuluyordu, daha doğrusu, halk böyle kandırılıyordu. Hürriyet'teki Devrimci Yol'la ilgili uydurma haberin de aynı yolla oluştuğu belliydi. Türkiye'nin karanlık bir iç savaşın içine sürüklenmesinde birinci derecede sorumlu olan CIA ile içiçe geçmiş bir takım karanlık faşist güçler, günlük gazeteleri kullanarak, devrimci kesimlerle ilgili uydurma haberler yayınlatıyorlar ve devrimcilere, ilericilere, tüm yoksul halka yönelecek faşist saldırı ve katliamlar için uygun-bulanık bir ortam hazırlıyorlardı. Herkesin gözü önünde sürüp giden faşist terör ve katliamlar dengelenmiş oluyor; bu şekilde kimin yaptığı, neden yaptığı belli olmayan bir kargaşa ortamı yaratılıyordu. Örneğin, 26 Şubat tarihli Hürriyet gazetesinin manşeti, "Dikkat, anarşistler evlere dadandı! Her zil çaldığında kapınızı açmayın," şeklindeydi. Bu ve benzeri gazete haberlerinin ve onların arkasındaki provokasyonların, tertiplerin, Kontr-Gerilla eylemlerinin hepsi aynı amaca yöneliyordu: Herkesi bir dehşet ortamı içine sürüklemek; sanki bütün topluma bir "deli gömleği" giydirmek istiyorlardı: İnsanları, sürüp giden sömürü düzenine ve faşist terör eylemlerine karşı çıkmak bir yana, evinin kapısı çalındığında bile açamayan, bir askeri faşist darbeyi bile "kurtuluş" olarak görebilecek hale getiren bir deli gömleği... Bütün bu gelişmeler olur ve Devrimci Yol Dergisi bütün gücüyle gerçekleri hemen her sayısında anlatmaya çalışırken, iktidar olanaklarına sahip olan (ve tabii, bu tertiplerin içinde yer alan kimi devlet örgütlerinin amiri olması gereken) Ecevit ne yapıyordu? Ecevit Hükümeti nasıl bir politika izliyordu? Gerçekçi olmak gerekirse, yukarda temel yaklaşımını kısaca özetlediğimiz Ecevit Hükümeti'nden (Feyzioğlu vb.ile birlikte) olayların bu kör gidişini önleyebilecek aktif bir tavır beklenemeyeceği ortadaydı. Yaşanan olayların anlamını kavrayabildikleri de kuşkuluydu. Nitekim, Ecevit Hükümeti, bir bakıma kendi geleceğini de belirleyen bu konuda, Türkiye'deki gelişmelerin yönünü değiştirebilecek bir tutum gösterememiş; faşist tertiplerin, katliamların, provokasyonların belirlediği bir ortam içinde olayların arkasından sürüklenip gitmiştir. Tanilli'ye Silahlı Saldırı ve
Yükseliş Öğrencilerinin Bombalanması 7 Nisan 1978'de, Doç. Server Tanilli, saat 21.30 sıralarında evine giderken, Suadiye Avşar Sokak girişinde silahlı saldırıya uğradı. Bir otomobilden yakın mesafeden üzerine ateş açılan Tanilli, göğsünden ağır yaralandı. Tanilli'ye 5 kurşun sıkıldı; kurşunlardan biri göğsüne girdi. Diğer ikisi de vücudunu sıyırdı. Tanilli evine I50 metre kala vurulmuştu. Hastaneye kaldırılan Tanilli, "Beni bir genç öğrenci vurdu" dedi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Kürsüsü doçenti olan Server Tanilli, Üniversite'de en çok sevilen öğretim üyelerinden birisiydi. Server Tanilli iyileşemedi, eski haline dönemedi. Felç, nedeniyle hayatının sonraki bölümünü tekerlekli sandalyede sürdürüyor... 12 Nisan sabahı ADMMA (Yükseliş) öğrencileri Maltepe'de üçüncü kez bombalı saldırıya uğradılar. Öğrencilerin geçiş yolu olan sokağa bırakılmış olan bir Anadol otomobilin bagajına konulan saatli bombanın patlaması sonucunda, 7'si ağır 23 öğrenci yaralandı. Sabah saat 08.00'de okula gitmek üzere bir kısmı Albayrak Kıraathanesinde oturan devrimci öğrencilerden bazıları caddenin karşısındaki Galeri Rasim'in önünde, Köşe apartmanının yanında bulunuyorlardı. Çalıntı olduğu anlaşılan Anadol marka otomobilin bagajına, öğrencilerin tam buradan geçtiği saate göre ayarlanmış bir saatli bomba yerleştirilmişti. Patlamada otomobil havaya uçtu ve kalabalık gruplar halinde orada bulunan öğrencilerden 20'den fazlası yaralandı. Tahrip gücü çok yüksek olan patlama, Ankaranın bir çok semtinden duyuldu. Patlama sırasında olay yerinde bulunan öğrenciler, katliam girişimini gazetecilere şöyle anlatmışlardı: "Biz, sol görüşlü öğrenciler, komando saldırılarından korunmak için genellikle sabahları patlamanın meydana geldiği köşede toplanmaktayız. Burada bir araya gelen 2 bin dolayında öğrenci topluca okula gitmektedir. Bugün de daha 20-30 kişi toplandığı sırada Anadol geldi. İçinde 3 kişi vardı. Arkadaşlarımız arabayı itekleyerek park etmesini sağladılar. Sürücü arkadaşlarımıza teşekkür etti. Ancak 10 dakika sonra patlama oldu. Eğer patlama, 08.30 sıralarında olsaydı, tablo istedikleri, planladıkları gibi, çok kanlı olabilirdi." Nisan ayında Yükseliş'teki katliam girişiminden önce
yine Ankara, Emek'te topluca okula giden öğrencileri uzaktan silahla
taramışlar, bir öğrenciyi öldürmüşlerdi. Ankarada ODTÜ Rektör
Yardımcısı'nın ve 2 öğretim görevlisinin evlerine patlayıcı madde attılar
ve aynı gün bir öğrenciyi öldürdüler. Faşistler yine Balıkesir'de, Yüksek Talebe Yurdu'nu kurşunlayarak, bir öğrenciyi, Ankara'da CHP'li Cebeci Muhtarını, Manisa Saruhan İsak Çelebi Köyü'nde çıkardıkları kavgada CHP'li bir köylüyü, Adanada 2 kişiyi, İstanbul'da bildiri dağıtan İGD'lilere ateş açmaları sonucu 2 seyyar satıcıyı, Ankarada Kütahya Yurdu önünde bir işçiyi öldürdüler. Nisan ayının diğer önemli bir özelliği vardı. O güne dek daha ziyade büyük şehirlerde yoğunlaşan Kontr-Gerilla tertipleri, artık Anadolu ya da taşınmaya başlamış, Alevi-Sünni çatışmaları temelinde büyük toplumsal olaylar-gerici ayaklanmalar yaratılmaya çalışılarak, iç savaş tohumları ülke düzeyinde yeşertilmeye çaba sarfedilmişti. Bugünlerde, Kahramanmaraş'ta, Tokat'ta başlatılan bu tür kışkırtmalar, Malatya'da doruk noktasına çıkmış, sonraki günlerde Muş, Erzurum, Kars-Iğdır ve Manisa Demirci'deki gerici ayaklanmalarla yaygınlaştırılarak sürdürülmüştü. Hamit Fendoğlu'nun Öldürülmesi ve Malatya Olayları 17 Nisan günü Malatya Belediye Başkanı, bir suikast
sonucu öldürüldü. Ve olayın arkasından Malatya'da 3 gün devam eden gerici
ayaklanma ve saldırılar yaşandı. Hamido'yu kim öldürmüştü? Bu soru bugüne kadar hep karanlıkta bırakıldı. Aynı günlerde, Pazarcık'taki Alevi aşiret liderlerinden birine de, aynı tür bir bomba, aynı şekilde Ankara'dan postalanmış, fakat postahanede patlamıştı. Biri CHP'li ve Alevi kökenli, diğeri AP'li ve Sünni kökenli iki kişiye suikast düzenleyen bu aynı kişiler kimlerdi? O günlerde Hamido'nun solcular tarafından öldürüldüğü kanısı uyandırılmaya çalışılmıştı. Ama, zamanla olayın gösterilmek istendiğinin tam tersi olduğu ortaya çıkmaya başladı. Zamanla anlaşıldı ki, suikastin düzenlenmesinden önceki günlerde, Hamido'nun özellikle MHP ile arası açıktı ve Ecevit'le görüşerek, CHP'ye girmesi bekleniyordu.(4) Ve zamanla anlaşıldı ki, bu bombaları gönderenlerle sonraki günlerde Malatya, Kahramanmaraş vb. yerlerde gerici ayaklanmalar, Alevi-Sünni çatışmaları, katliamlar düzenleyenler aynı çevreler ve aynı güçlerdi.
Malatya olayları günlerdir hazırlanan bir provokasyon sonucu ortaya konan bir gerici ayaklanma olarak gerçekleşmiş; bu ayaklanmanın planlı, tertipli bir Alevi-Sünni çatışmasına dönüştürülmesi amaçlanmıştı. Olaylardan 15-20 gün öncesinden başlayarak şehirde imzasız ve sahte bildiriler dağıtıldı: Devrimcilerin üslubu taklit edilerek kaleme alınan bir imzasız bildiride, "Alevi ve Kürt Halkları ayaklanmaya ve faşist diktatörlüğü, hükümeti yıkmaya" davet edildi. Bu ve benzeri bildiriler sistemli şekilde çoğaltılırken, ÜGD-MHP, imzalı bildirilerinde, "Din, iman elden gidiyor, İslam için silaha sarılmazsan bir gün minarelerden komünist marşları dinleyeceksin" vb. cümlelerle halkı kışkırtmak için olağanüstü bir çabanın içine girdiler. "Hamido"nun evinde bomba patlamadan 10 saat kadar-önce, CIA ile ilişkisinden söz edilen "Malatya Kültür ve İlim Yayma Cemiyeti" dağıttığı bildiride, cihada hazır olduğunu ilan etmişti. Bu bildirilerden sonra bomba patlamış ve gerici ayaklanma başlamıştı. Malatya'da yaratılan bu ayaklanma, bir katliam boyutuna ulaşamadığı için başarısız sayılabilirdi. Ama provokasyon genelde başarılı oldu. Alevi-Sünni kutuplaşmasının keskinleşmesine ve ayrışmanın bölge çapında tamamlanmasına yaradı. Geniş Sünni kesim, faşistlerin etkinlik alanı içine girdi. Öte yandan, bu provokasyon, yalnızca Malatya ile sınırlı kalmadı. Hamido'nun evine gönderilen bombalı paket, Alevi-Sünni halkın birlikte yaşadığı illerde mezhep çatışması çıkarmak, gerici ayaklanmalar yaratmak için tek elden hazırlanan, çok geniş kapsamlı faşist provokasyonun bir parçasından başka bir şey değildi. Daha önceden de belirttiğimiz gibi, aynı günlerde benzer paketler, Alevi-Sünni yoğunluğu olan başka yörelere de postalanmıştı. 14, Nisan 1978'de, Hamit Fendoğlu'nun öldüğü tertipte bir bombalı paket de, Kahramanmaraş Pazarcık postahanesinde patlamış; bir kişi ölmüş, 3'ü ağır, 4 kişi yaralanmıştı. Paket, Pazarcık'ta Alevi aşiret liderlerinden birisi olan CHP ilçe Başkanı Memiş Özdal'ın adresine gönderilmişti. Pazarcıkta da bir Alevi-Sünni çatışmasının başlatılmasının amaçlandığı anlaşılıyordu. Bu olaylardan bir ay sonra, 15 Mayıs'ta, Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısı olan MSP eğilimli Abdülkadir Aksuya gönderilen bir başka paket de patlamadan etkisiz hale getirilerek, uzmanlarca açılıp incelenmişti. İncelemeler sonucu elde edilen bulgulardan, 3 bombanın da aynı elden çıktığı saptanmıştı. Ama bütün bu gerçeklerin üstü örtüldü. Bombalı paketleri bir sol-terörist örgütün gönderdiği de ilan edilerek, konu iyice bulandırıldı. Malatya olaylarının meydana geldiği Nisan ayı, mezhep ayrımlarının bulunduğu ve gerici ayaklanmalara elverişli hassas bölgelerde bir dizi faşist tertip ve provokasyonun yaratıldığı örneklerin yaşandığı bir ay oldu. Alevi-Sünni halkın birlikte yaşadığı K.Maraş'ta, Malatya olaylarından önce, 4 Nisan günü faşistler, Yörükselim Mahallesi'nde bir kahvehaneye bomba atmışlar, silahla taramışlar ve bir kişiyi öldürmüşlerdi. Ve 6 Nisan günü de Tokat'ta çeşitli gösteriler yapmışlar ve CHP'lilere ait 10 işyerini tahrip etmişlerdi. Malatya olaylarının başladığı gün ise, aşiret çatışmalarınm olduğu Muş'ta, 500 kişilik bir faşist grup bildiri dağıtan devrimcilere saldırdı; bir öğrenciyi öldürdüler, 8 işyerini tahrip ettiler, 3 okula ve bir karakola baskın düzenlediler, biri subay, 2'si er 5 kişiyi yaraladılar. Aynı gün Elazığ'da da bir öğrenciyi öldürdüler. 20 Nisan günü ise, Erzurum'da faşistlerin üniversitede çıkarttıkları olaylar şehir'e sıçradı; bir çok araç ve binayı tahrip ettiler, polisle çatıştılar, olaylar sonrasında 500 kadar faşist gözaltına alındı. 23 Nisan günü Azeri-Kürt çelişkilerinin
körüklendiği, Kars'ın Iğdır ilçesinde bir gün önce ölen bir faşistin
cenaze töreninde, faşistler, çeşitli gösteriler yaptılar ve polisle
çatıştılar. Aralarında TÖB-DER ve CHP binalarının da bulunduğu 200'den
fazla işyeri ve evi tahrip ettiler. Çok sayıda insanın yaralandığı olaylar
giderek tam bir gerici ayaklanma biçimine büründü; askeri birlikler
müdahale etti. Ve ilçede sokağa çıkma yasağı kondu. Alevi-Sünni Çatışmaları Faşistler Tarafından Tertiplendi Türkiye'de 12 Eylül öncesinde yaşanan olayların bir iç savaşa doğru derinleştirilmesinde, Malatya-Elazığ-Sivas-Çorum olayları ve Kahramanmaraş katliamı önemli dönemeçler oluşturdu. Bu olaylar kamuoyuna kasıtlı olarak "Alevi-Sünni çatışmaları" biçiminde yansıtıldı. Bu olayların çıkmasında, Alevi-Sünni çatışmalarının kışkırtılmasında faşist güçlerin oynadıkları belirleyici roller perdelenmek, hatta unutturulmak istendi. Hatta faşizmin yalan ve demagojilerine dayalı propagandalarıyla, bu olaylar solun-devrimcilerin üzerine yıkılmaya çalışıldı. Ülkemizde Aleviler ve Sünniler yüzyıllardır birlikte
yaşadılar, birbirlerinin inançlarına saygı gösterdiler. Özellikle laik
Cumhuriyet döneminde sahte mezhep husumeti küllendi, son yıllara dek böyle
bir sorun gündeme gelmedi. Türkiye'de ilk Alevi-Sünni kışkırtmasının
1960'ların sonlarında sivil faşist hareketin gelişmeye başladığı döneme
rastlaması ilginçtir. Faşist MHP hareketi, kendisine kitle tabanı yaratmak
amacıyla halk içindeki mezhep ayrımını istismar ederek, ilk çatışmaları
başlattı; ve 1970 Kırıkhan olaylarından bir süre sonra,12 Mart muhtırası verilmişti.12 Mart dönemi boyunca Alevi-Sünni çatışması yeniden küllendi. Ancak sonraki yıllarda MHP'nin yeni bir atılımla örgütlenmeye başlaması, Alevi-Sünni çatışmalarının yurdun çeşitli yerlerinde yeniden kışkırtılması anlamına geldi. 11 Eylül 1977 günü Divriği'de faşist militanlar camiye bomba koydular. "Aleviler camiyi bombaladı" diye halkı galeyana getirdiler. Daha sonra camiye bomba koyan faşistler yakalandı ve mahkum oldu. Ancak halkın içine nifak tohumlarını ekmeyi başarmışlardı. Özellikle 1977'den itibaren faşistlerin iç savaş çıkarma politikalarına paralel olarak, Alevi-Sünni kışkırtmaları ve çatışmaları yoğunluk kazandı. Faşist güçler ülke çapında sürdürdükleri tahakküm ve yok etme savaşında, cinayet ve katliamlarını, Alevi ve Sünni yurttaşların birlikte yaşadıkları duyarlı bölgelerde mezhep çatışması görüntüsü altında gerçekleştirmeye özen gösterdiler. Erzurum -Erzincan- Sivas - Yozgat - Tokat - Çorum - Kayseri - Kahramanmaraş-Malatya - Elazığ çemberi içinde özel provokasyon yöntemleri geliştirdiler. İşte Nisan 1978'de meydana gelen Malatya olayları, bu planın önemli aşamalarından birini teşkil etmişti. Önce yerel olarak başlattıkları bu kışkırtma ve çatışmalar, Malatya olaylarından sonra daha da gelişecek, Eylül 1978'deki Sivas olaylarından sonra da bölgesel çatışmalar niteliğini kazanacak; ve nihayet, 1978 sonundaki K.Maraş katliamıyla doruk noktasına ulaşacaktı. K.Maraş son olmayacak ve 1980'deki Çorum olaylarıyla bu çatışmalar sürdürülecekti. Diğer tüm faşist saldırılar gibi, Alevi-Sünni çatışması görüntüsü altındaki olaylar, CIA, MİT, Kontr-Gerilla'dan MHP ve Ülkü Ocakları'na uzanan bir zincir tarafından planlandı, tertiplendi ve hayata geçirildi. Bu olayların iç yüzü, anlamının asıl içeriği, ancak faşist güçler tarafından uygulanan ve halka karşı sürdürülen gerici savaşın bir parçası olarak ele alındıkları zaman açıklığa kavuşmaktadır. Özellikle bilinçsiz emekçi yığınlar, umutsuzluk ve çözümsüzlük ortamında,1970'lerde faşist demagojilere daha açık hale geldiler. Orta sınıflar "Komünizm gelecek; varınızı yoğunuzu elinizden alacak" korkutmacasıyla, faşist harekete destek vermeye zorlandılar. İşsiz ve lümpen gençler türlü iş vaadleriyle ve macera hevesleriyle faşist kadrolar olarak yetiştirildiler. Yarının ne olacağının bilinmediği bir belirsizlik ortamı, bu dünyadan umudu kesme, öbür dünyaya umut bağlama eğilimi, yoksul kitleler üzerinde dinsel ideolojinin ve her türlü hurafenin etkinliğini artırdı. Faşistlerin dini istismar ederek kendilerine siyasi taban oluşturmaları mümkün oldu. Bu dünyadan umudu kesmiş yığınlara, öbür dünyanın nimetlerini şimdiden kazanmaları için, dinsiz-komünistlere, Alevilere cihad açmaları; bu cihad'ta şehit olanların cennete gideceği öğütlendi. MHP'liler bu amaçlarını gerçekleştirmede halkın bilinçsiz olduğu yerlerde fazla güçlük çekmediler. 1970lere dek ağırlıkla ırkçı-kafatasçı ve şöven milliyetçi görüşlerle, hatta putperest-şamanist inançlarla taraftar toplamaya çalışmış olan MHP, bunların etkisiz kaldığını görünce, dört elle din istismarına sarıldı, "sofu" oldu. Türkeş Hac'ca gitti. Faşist demagoji içinde dinsel inançların istismarı en öncelikli bir yer tuttu. Alevi-Sünni çatışması vb. görüntüler altında toplumdaki kargaşayı ve kutuplaşmayı (sınıf temeli dışında) artıran bu faşist yöntemler, ülkemizde yıllardır sahnelenmekte olan Amerikancı gerici savaş stratejisinden kaynaklanan Kontr-Gerilla taktiklerinden başka birşey değildi. Daha önce çeşitli örneklerini gördüğümüz bu Kontr-Gerilla savaşı, mezhep çatışmalarının kışkırtılması sırasında da cüretli cinayet ve katliamları, gerici ayaklanmalarla, hedef şaşırtıcı aldatma eylem ve taktiklerini, yıldırıcı, panik yaratıcı pasifikasyon yöntemlerini içeren psiko-politik savaş kurallarına göre uygulandı. Faşistlerce yapılan herşey CIA'nın Kontr-Gerilla uzmanlarınca hazırlanan talimatlara göre gerçekleşti. Yıllar önce faşistler, uzmanlar tarafından "kumando kampları"nda askeri-siyasi-ideolojik eğitime tabi tutulmuşlardı. Sonuçta Kontr-Gerilla taktiklerine göre yönlendirilen örgütlü bir reaksiyoner (gerici) hareket yaratıldı. MHP bu doğrultuda ABD ve tekelci burjuvazi tarafından teşvik edildi. Malatya olaylarına sebep olan bombalı paketin aynı merkezden ve aynı günlerde Kahramanmaraş'taki Alevi aşiret reisine de gönderilmiş olması bir rastlantı değildi; Alevi-Sünni yurttaşların bölge çapında birbiriyle vuruşmasının amaçlandığı açıktı. Yine Malatya olaylarının, bombalı paket patlamadan çok önce şehirdeki kışkırtmalarla da zeminin hazırlanması ve bu hazırlıkta CIA ile ilişkisi bilinen "İlim Yayma Cemiyeti"nin cihad çağrılarıyla en faal rolü oynaması da yine bir rastlantı değildi. Sonraki aylarda meydana geIecek olan K.Maraş-Çorum olaylarından önce de bu bölgelerde ABD elçilik görevlisi A.Peck, çeşitli temaslarda bulunacak, gericiler ve MHP'lilerle görüşecek ve bunun haberleri basında yer alacaktı. Aynı şekilde, CIA ajanları Paul Henze ve (Türkeş'in yakın dostu) Ruzi Nazar'ın MHP'lilerle ilişki içinde, mezhep çatışmalarıyla yakından ilgilendikleri ifade edilecekti. Alevi-Sünni çatışmalarının çıkarıldığı her şehirde hep aynı plan uygulandı, hep aynı yalanlar tekrarlandı. MHP'li ve Ülkü Ocaklı faşistler olayları başlatmadan önce her yerde aynı bildiri, afiş ve propagandalarla saldırılara zemin hazırladılar: "Alevi-Komünistler camiyi bombaladı, kızılbaşlar camiden çıkan müslümanları kurşunladı" söylentilerini yaydılar. Ve çoğu yerde bizzat faşistler olayları başlatmak için ya cami bombaladılar ya cemaati kurşunladılar. Yaptıklarını solculara-Alevilere mal ettiler. Olaylar sırasında ya da sonrasında bu işlerin bütün faillerinin, istisnasız hepsinin, faşist görüşteki kişiler olduğu ortaya çıktı; bir kısmı yakalandı ve bu gerçek, çeşitli mahkeme kararlarıyla ispatlandı. Faşistlerin mezhep kışkırtıcılığı yaptıkları her yerde saldırılarının hedefi hiçbir zaman yalnızca Aleviler olmadı, her yerde, Sünni CHP'lilere, hatta kendilerine haraç vermeyen AP'li, MSP'li yurttaşlara da saldırdılar; evlerini, işyerlerini tahrip ettiler. Bu ayaklanmalar her seferinde yağma ve talan, eza, tecavüz ve çeşitli işkencelere varan vahşiliklerle sürdürüldü. Olaylardan sonra yine hep benzeri suçlamalar tekrarlandı. Bütün suç devrimcilerin üstüne yıkılmak istendi. Ve gerçek failler serbestçe gezerken, bu olaylar emekçilere yeni baskılar için bir vesile olarak kullanıldı: Halk içine bir kez Alevi-Sünni düşmanlığı düşürülünce, onun düzene karşı muhalefeti de etkisizleştirildi, halk güçleri parçalandı. İnsanlar Alevi ve Sünni olmalarına göre mahallelerini iyice ayırdılar. Mahallelerden ve şehirlerden göçe zorlandılar. Böylece faşistler, Sünnilerden yana gözükerek, kendilerine kitle tabanı yaratma ve bir kısım halk üzerinde tahakküm kurma imkanına daha kolay sahip oldular. Ve faşist terör, dinsel bir kisveye de bürünerek sürdürüldü (5) Devrimciler Ne Önerdi? O günlerde açıkça, faşist güçlerin 16 Mart katliamlarıyla, Malatya olaylarıyla ve yeni yeni cinayetlerle, belirsiz bir kaos ortamı yaratmak istedikleri görülebiliyordu. Faşist güçlerin bu yolla iç savaşı derinleştirme politikaları karşısında, Devrimci Yol Dergisi, devrimcilerin nasıl davranması gerektiğine ilişkin şunları yazıyordu: "Mevcut krizin devrimci bir anlayışla derinleştirilmesi ile faşist güçlerin yaratmaya çalıştıkları şekilsiz bir kargaşa ortamı aynı şeyler değildir... Mevcut krizin devrimci bir doğrultuda derinleştirilmesi, şekilsiz bir kargaşanın tam tersine emekçi ve ezilen sınıfların tercihlerinin farklılıklarının berraklaştırılmasını, ideolojik-siyasal-örgütsel alanlarda bu ayırım çizgilerinin netleştirilmesini, bağımsız ve devrimci bir iktidar alternatifi hareketinin yaratılmasını, devrimci güçlerle emekçi sınıflar arasmdaki bağların kuvvetlendirilmesini vb. içerir. Bu ayırım çizgileri, faşizme karşı aktif ve tutarlı bir devrimci savunma çizgisinin de belirleyici ögelerini vermektedir. Bütün eylemlerin, halkın faşizme karşı savunma güçlerini pekiştirecek, faşist güçlerin aleyhine devrimci halk güçleri lehine siyasal sonuçlar yaratacak, faşizmin demagojilerini açığa çıkartacak, siyasal bulanıklık değil, siyasal netleşme yaratacak, halkın panik ve yılgınlığını değil,faşizme karşı mücadele azmini pekiştirecek vb. niteliklere sahip olması gereği bu doğrultuda derinliğine kavranmalıdır."(6) 1 Mayıs 1978 İşçi sınıfının ve tüm ezilen halkların mücadele, birlik ve dayanışma günü olan 1 Mayıs, 1978 yılında da tüm yurtta, kahvelerde, alanlarda, mahalle ve köylerde düzenlenen toplantı ve gösterilerle, devrimci bir coşkuyla kutlandı. Artvin'den İstanbul'a, Çarşambadan Milas'a kadar
her yerde 1 Mayıs'ın bir mücadele günü olduğu sloganlarla, söylenen
marşlarla dile getirildi. Bu gösterilerde, 1 Mayıs 1977 katliamı
lanetlendi. Bütün bu gösteri ve mitingler, 1977 1 Mayıs'ında halkın
devrimci muhalefetini yok etmek için düzenlenen kirli katliamın geri
teptiğini, halkın nefret ve öfkesini artırdığını gösterdi. (1) İşte 12 Eylül'ün nedeni olarak gösterilen anarşi ve terör dedikleri olaylardan bir tanesi. Ama tuhaf bir duruma da işaret etmeden geçmeyelim. 12 Eylül, sözde bu ve benzeri olaylar üzerine ve bu anarşiyi önlemek için geldi. Ama, 12 Eylül'den sonra nedense öğrencilerin üzerlerine bomba atanlar değil, üzerine bomba atılan öğrenciler suçlandı ve cezalandırıldı. 12 Eylül'den sonra, 16 Mart katliamından dolayı tek bir kişi yakalanıp cezalandırılmadı. Ama, bu ve benzeri katliamlara karşı çıkanlar suçlandı ve cezalandırıldı. (2) Olup biten herşey, örneğin
Kontr-Gerillacı Cahit Vural'ın şu tespitleriyle karşılaştırıldığında daha
anlamlı, daha anlaşılır oluyordu: (3) 12 Eylül'den önce, 1980 yılında çeşitli itiraflarda bulunan MHP davası sanıklarından Ali Yurtaslan, M.Ali Çevikel'in MHP'li olduğunu ve MHP milletvekili Necati Gültekin'in ve Baki Tuğ'un yardımıyla ordu içinde MHP'ye ordu malı silah ve patlayıcı madde sağlayan bir örgüt kurduklarını; sağlanan TNT'lerin Yüzbaşı vasıtasıyla MHP'lilere aktarıldığını, bunlardan bir kısmının Maraş'a gönderildiğini, 16 Mart İstanbul Üniversitesi ve Kahramanmaraş katliamlarında bu "Amerikan TNT'si" denilen patlayıcıların kullanıldığını, MHP'lilerin yakalanan M.A.Çevikel'i kaçırmak veya konuşmasını önlemek için çalıştıklarını, kendisine bu konuda M.Yazıcıoğlu ve A.Çatlı tarafından verilen talimatları yerine getirmek için, cezaevine giderek, Yüzbaşıyla konuştuğunu anlatmış ve bu konuda pek çok ayrıntılı bilgi vermiştir. (MHP Merkezindeki Adam, Ali Yurtaslan'ın İtirafı; Aydınlık Yayınları, s.96 vd.) (4) Bkz: M.Ali Birand, 12 Eylül 04.00 (5) Devrimci Yol dergisi, Divriği de 1977 Eylül'ünde meydana gelen benzer olaylarda açığa çıkan bütün bu gerçekleri Malatya olayları sırasmda bir kez daha vurgulamıştı. "Faşist güçlerin emekçi halk üzerindeki hakimiyet ve baskılarını kurabilmek için halkı bölüp parçalayarak kendilerine yol açmak taktiği, bilinen bir şeydir. Bunu, Alevi-Sünni ayrılığı üzerine giderek, bunun yarattığı bir gerilim üzerine, ülkenin bir çok bölgesinde özellikle de Orta Anadolu'nun doğusunda, Sivas- Yozgat-Tokat - Malatya - Elazığ - Erzincan - Kahramanmaraş yörelerinde uzun süreden beri uygulamaya çalışmaktadırlar. Son yıllarda, bu bölgelerde Alevilerin üzerlerine Sünnileri kışkırtmaya yönelik çeşitli tertipler düzenlemişlerdir. Camilere bomba atarak tertipler yaratmışlar, bu yolla bir çok çatışmalar çıkarmışlardır. Faşistler bu yolla Sünnileri kendi taraflarına çekmeyi, onların desteğini sağlamayı hedeflemekte, bunda da bir çok yerde belirli bir başarı elde edebilmektedirler. Devlet güçleri ve polis özellikle bu ayırıma yardımcı olacak bir tutum izlemektedir. Örneğin, bu yörelerde devrimci düşünceleri benimseyen Sünnilere karşı görülmedik baskılar, işkenceler uygulamaktadırlar: Faşistlerin bu siyasetlerinin belirli bir başarı elde etmesi (örneğin MHP'nin bu bölgelerden çok sayıda milletvekili çıkarabilmesi) büyük ölçüde bu yüzden mümkün olabilmektedir." (Devrimci Yol Dergisi, sayı:17) "Faşist güçlerin ülke çapındaki genel kitle pasifikasyonu ve, kitle terörünün bir parçası olarak gündeme gelen Malatya provokasyonu; özellikle yaşadığımız günlerde yaratılmak istenen kaos ortamma dört dörtlük bir şekilde hizmet edecek tarzda hazırlanmıştı. Pazarcık'ta CHP'li bir şahsa gönderilen ve PTT görevlilerinin elinde patlayan diğer koli de göz önüne alındığında, Malatya çevresinde, meydana gelen karışıklıktan daha büyük çaplısının hedeflenmiş olduğu hemen anlaşılabiliyordu. Alevi-Sünni ayrımının kışkırtılması noktasından hareket eden bu faşist tedhiş programı, emekçi halk güçlerinin birbirini kırmasını, kimin kimden yana olduğunun belirsizleşmesini de amaçlıyordu.(...) Hamido'yagönderilen paket bombanın Kontr-Gerilla (ya da benzeri bir gizli faşist örgüt) tarafından hazırlandığı açığa çıktı." (Devrimci Yol Dergisi, sayı: 18) (6)Devrimci Yol Dergisi, sayı: 17, 1 Mayıs 1978 |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org