12. II. MİLLİYETÇİ CEPHE

Demirel'in II. MC Hükümeti, 1 Ağustos 1977'de güvenoyu aldı. MSP'ye 8, MHP'ye 5 bakanlık verilmişti. Özel koalisyon protokolü açıklanmamış, kamuoyundan gizli tutulmuştur. Devrimci Yol dergisi, hükümetin kurulduğu günlerde, "MC adeta bir hilkat garibesi gibi dirildi" diye yazıyordu.
Ekonomi tam bir iflas halindeydi. Eylül ayında IMF'nin "müfettişler heyeti Ankara'ya geldi ve hükümet yeni zamları hemen açıkladı. Buna rağmen IMF gerekli yardımı vermiyordu. IMF'nin zorunlu kıldığı %25'lik devalüasyon, hükümet içinde yine anlaşmazlık yaratıyor ve Erbakan'ın karşı çıkmasına rağmen, yine devalüasyonun %10'luk bir taksidi ilan ediliyordu!

  Faşizme Karşı Birlik Çağrısı

Devrimci Yol dergisi, II. MC'nin kurulmasıyla birlikte devrimcilerin nasıl hareket etmesi gerektiğini şöyle anlatıyordu:

"MC'nin yeniden kurulmasıyla birlikte devrimci bir birlik sorunu, faşizme karşı devrimci bir anti-faşist cephe sorunu, bugün gerçekten üzerinde önemle durulması gereken bir sorundur. (...)

Faşizme karşı mücadele bir iktidar alternatifini zorunlu kılar. Faşizme karşı mücadele, iktidar mücadelesinden ayrı düşünülemez. Ülkemizde anti-faşist  bir iktidar alternatifi, bir demokratik halk iktidarı olabilir. Bugün yapılması gereken, emekçi halkın iktidar mücadelesinin bir aracı olarak bağımsız bir devrimci siyasi hareketin yaratılmasını esas alarak mücadele etmektir. Bu devrimcilerin faşizme karşı mücadelede savunma durumunda bulunmaları demektir. Bugün faşizme karşı mücadelede (pasif ve durağan olmayan) devrimci bir savunma çizgisi, asla terkedilmemelidir.

Faşist terörün etkisizleştirilmesi için faşist demagojiyi açığa çıkararak, tüm emekçi halkın anti-faşist mücadele ve dayanışmasını sağlamak için çaba harcamalıyız. Her mahallede, her bölgede tüm halkı birleştirmek için mücadele etmeliyiz." (1)

Bu tespitlerin doğruluğu bizzat faşist güçlerin II. MC dönemindeki azgın saldırılarıyla kanıtlandı. II. MC döneminde de saldırılar, tertipler ve katliamlar devam etti ve bizatihi bunlar, devrimcilerin savunma çağrılarının ne denli doğru ve haklı olduğunu ortaya koydu.

Sağda Solda Patlayan Bombalar

II. MC'nin kurulmasından sonra faşist terör hareketleri ve siyasal çatışmalar, yurdun çeşitli bölgelerinde devam etti. Toplumun her kesiminde tam bir keşmekeş hüküm sürüyordu. Bu arada büyük şehirlerin kalabalık yerlerinde, sağda solda bombalar patlamaya; fabrikalara, yolcu vapurlarına sabotajlar düzenlenmeye başaslandı. Çöp kutularında, elektrik direklerinde, gelişigüzel yerlerde bombalar patlıyor; bazı yerlerde; özellikle halkin yoğun olarak bulunduğu yerlerde, yüksek tahrip gücüne sahip bomba ve tahrip kalıplarının patlamadan ele geçirildiği "yetkili makamlar" tarafından açıklanıyor ve bütün bu haberler bir kısım sağ basın tarafından halk içinde bir panik ve dehşet ortamı yaratacak şekilde ve sol örgütlere mal edilerek manşetlerden veriliyordu. Bu gazeteler sürekli dehşet saçan gizli örgütlerden, bunların esrarengiz şeflerinderi söz ediyordu. Bomba olaylarının bir kısmına, bazı sözde gizli örgütlerin sahip çıktığı haberleri de yer alıyordu.
Devrimci Yol Dergisi'nde bu günlerde kaleme alınan bir değerlendirme yazısında, bu tür eylemlerin büyük bir çoğunluğunun polis ve Kontr-Gerillacılar tarafından yapıldığı açıklanıyor; sol güçlerin bu oyunlara gelmemesi gerektiği, devrimcilik adına bu tür işlerin yapılmasının yanlış olduğu anlatılıyordu. Devrimci Yol Dergisi'nin 8. sayısında yer alan bu yazıda, bu konuda şu görüşlere yer veriliyordu:

"(...) Karşı-devrim güçleri uzun zamandır CIA ve Kontr-Gerillanın dünyanın her tarafında uygulanan kitle pasifikasyonu yöntemlerinin bir parçası olarak, kitle içinde, olur olmaz yerlerde hedefsiz bombalar patlatmakta ve yığınlar içinde genel bir panik ve yılgınlık ortamı elde etmeye ve faşizmin yayılması ve faşist demagoji için uygun bir kitle psikolojisi ortamı yaratmaya uğaşmaktadırlar.(...)

Faşizm, kitlelerin politik eylemlerinin yok edilmesidir. Faşizm, milyonlarca emekçinin bir dehşet ortamı içerisinde köleleştirilmesidir. Bugün, böylesi bis ortam içerisinde, bu ortamın siyasal iktidar aracılığıyla tüm unsurları oluşturulmaya çalışılmakta, faşizmin kitle temeli kazanabilmesi ve yaygınlaştırılması için çalışılmaktadır. Her türden faşist demagoji için uygun bir ortam yaratılmaya çalışılıyor. Kitle pasifikasyonu eylemleri ve provokasyonlarının genel yönelimi bugün budur." (2)

Yine bu yazıda, polisin kendi yapağı -halk içinde panik yaratacak, onu korku ve telaşa sevkedecek- bu tür işleri devrimcilere maletmeye çalışmasına ve bazı sol grupların bu tür işlere sahip çıkmaya kalkışmasına cevap olarak şöyle denmişti

"Hiçbir devrimci, üretim araçlarına, fabrikalara vs. sabotajlar düzenlemez. Sağda solda, sokak ortalarında bombalar patlatmaz. Halka zarar verecek şeyler yapmaz. Bunları yapanlar halkı bir dehşet ortamı içinde bırakmak, faşist terör ve demagojilerine uygun bir ortam hazırlamak isteyenlerdir." (3)

Evet, Devrimci Yol Dergisi, bu bombalamaların, halkı bir panik ve dehşet ortamına, yılgınlığa sürükleyecek eylemlerin Kontr-Gerillacılar tarafından yapıldığını açıklıyordu. Kontr-Gerillacılar, gizli faşist örgütler bunları niçin yapıyorlardı?

Burada hemen, daha önce sözünü ettiğimiz "sahte operasyonlar" düzenlenmesi konusunda Kontr-Gerilla taktiklerini hatırlatmak gerekiyor. Türkiye'de Özel Harp Dairesi'nin ve ona bağlı Kontr-Gerillanın kurucusu olan Cihat Akyol'un bu konudaki önerileri şöyleydi:

"Bazı ahvalde propoganda için istismar edilmek üzere mürettep (tertiplenmiş) olaylar meydana getirilir:." (4)

"Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri (solcular diye okuyun) yapıyorrnuş gibi, mücadele kuvvetlerince halka zulme kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir." (5)

Yani Kontr-Gerilla, sanki solcular yapıyormuş gibi, halka zarar verecek eylemler yapacak ve bunlar solcuların aleyhinde propoganda yapmak için istismar edilecek. İşte 1977 sonbaharında böyle bir taktikle, Kontr-Gerilla sahnedeydi. Halkın topluca bulunduğu yerlerde, tren istasyonlarında, hava alanlarında bombalar patlatıyor; hiçbir şeyden habersiz insanlar, çocuklar, kadınlar parçalanıp ölüyor, yaralanıyor. Arkasından da bazı malum basın organlarında bu olaylar sözde gizli sol örgütlere mal edilerek "propoganda" yapıhyor! İşte Kontr-Gerillacı aklı bu! İşte güya memleketi solculardan kurtarmak için işlenen haltlar bunlar!

Kuşkusuz Kontr-Gerillacıların bu "sahte operasyonları" o dönemde faşist terörü perdelemeyi de amaçlıyordu. Faşistlerin işledikleri cinayetlerin kamuoyunda yarattğı nefret gölgeleniyor, "işte solcular da böyle kötü şeyler yapıyor" düşüncesi yaratılmaya çalışılıyordu.

Aynı zamanda, yine o günlerde IMF'nin emrettiği doğrultuda zamların yapıldığı bir ortamda, halk muhalefetini daha rahat ezebilmek için, CIA'nın, Kontr-Gerillanın marifetiyle yaratılan bu şekildeki bir "anarşi" bahane edilerek, “anarşiyi önleme yasa tasarısı" hazırlanıyor ve emekçi sınıflar üzerinde yeni siyasi baskı imkanları yaratılıyordu.

Böylece, bir yandan sol üzerindeki faşist baskı uygulamaları sürdürülebilecek, öte yandan da yaratılan bu bulanık ortam içinde faşist terörün, sonraki dönemlerde karşılaşacağımız, daha üst boyutlara tırmandırılması mümkün olabilecekti.

Gecekondu Bölgelerini Faşistleştirme Çabaları

1977 yılının sonlarına doğru faşist terör hareketlerinin okullardan mahallelere, gecekondu bölgelerine doğru kaydığı görülmüştü. Buralarda hakimiyet kurmaya çalışıyor, her yerde olduğu gibi, buralarda da şiddete başvuruyorlardı.

Ağustos ayında, Ankara’da, Yahyalı gecekondu mahallesinde pusu kurarak; Yıldız ve Ayvalı mahalleleriyle Sanatoryum caddesinde 4 ayrı kahveyi silahla tarayarak, toplam 4 kişiyi öldürdüler.

Hedef olarak seçtikleri bölgelere önce silahlı saldırılar, çeşitli baskı ve terör uygulamaları yönelttiler. Bu saldırılarında başarılı olamadıkları zaman, sindiremedikleri-yıldıramadıkları muhalefet güçlerini ve öncelikle devrimcileri pusularda öldürdüler. Bu şekilde gecekondu mahallelerinde ilk çatışmalar başlatılmış oldu. Faşist saldırılar çeşitli biçimlerde gelişerek devam etti.

Faşistler gecekondu bölgelerinde hakimiyet kurmak için gerçek anlamda savaş taktikleri uyguluyorlardı. Önce, girecekleri bölgedeki dörtyol ağızlarında, kavşak noktalarda (stratejik yerlerde!) derneklerini açıyorlar, çarşıyı denetimleri altına alıyorlar, halkın alış-verişine, günlük yaşantısına müdahale ediyorlar, esnafı haraca kesiyorlar ve bunlar arasında kendilerine taraftar kazanmaya çalışıyorlardı. Ayrıca, bölgeye ulaşım yolları ve araçları üzerinde denetim sağlıyorlar, kimlik kontrolü yaparak giriş-çıkışa hakim oluyorlardı. Yine, yaygın şekilde açtıkları "kitaplıklar" sayesinde ve bunların sağladığı görüntü ardında, gizli oba teşkilatları kuruyorlardı. Böyle bir altyapı üzerinde ve böyle bir işgal planı dahilinde geliştirdikleri halktan zorla para toplama, haraç vermeyenlerin işyerlerini kundaklama, evlerini bombalama eylemlerini; giderek kendilerinden olmayanları mahalleden göçe zorlama, toplu şekilde katliamlar düzenleyerek yok etme, kahvehanelere baskınlar düzenleyerek halkı sindirme ve mahallerinde barınamaz-yaşayamaz hale getirme biçimlerine dönüştürdüler. Bazı gecekondu bölgelerinde, şehir-bölge ayrılıklarını, aşiret anlaşmazlıklarını ve mezhep çatışmalarını körüklediler halkı bölerek birbirine düşman haline getirip, kendileri bir tarafta yer alarak, bu şekilde kitle tabanı yaratma yolunu seçtiler.
Faşistlerin gecekondu semtlerinde yukarda anlattğımız savaş taktikleri, işgal planlarıyla müdahale etmesi, şiddetin, toplumun daha geniş kesimlerine yayılmasına ve iç savaş tohumlarının daha geniş bir alana serpilmesine hizmet etmekten başka bir işe yaramadı. Çünkü tıpkı okullarda, öğrencilerin can güvenliği-öğrenim özgürlüğü talebi etrafında faşist işgallere karşı direnmesiyle çatışmaların kaçınılmaz biçimde yaşanması gibi; gecekondu semtlerinde de hükümetin baskı ve zülmüne karşı koyan, faşist cinayetlere ve mahallelerin faşistleştirilmesine karşı çıkan halk kesimlerinin haklı direnişi, şiddeti artık halkın günlük hayatının bir parçası haline getirdi. Başlangıçta da (birinci bölümde) söylediğimiz bir olgu, adım adım gerçekleşiyordu.

Amerikancı-faşist MC yönetimine karşı gelişen her türlü muhalefetin, Amerikan beslemesi “muharip"ler rolündeki Ülkü Ocaklı çeteler aracılığıyla bastırılması gündeme gelmişti. Toplumsal-ekonomik-siyasal kriz döneminde, bölgesel ayrılıkların, mezhep farklılıklarının ve sınıf çelişkilerinin en uç noktalarında yaşandığı gecekondu semtlerinde, muhalefetin kök salması kaçınılmaz bir şeydi. MC güçleri böyle bir toplumsal zemin üzerinde yer alan gecekondu halkının kendilerine karşı koymasını, muhalefet etmesini, şiddete başvurarak, faşist çetelerine cinayetler işleterek, katliamlar yaptırarak bastırma yoluna gidince, şiddet ve çatışmalar, büyük şehirleri çepeçevre saran gecekondu semtlerinde günlük olaylar haline geldi, getirildi. Bu durumda, önce okullarda başlayan ve ülkenin diğer yerlerinde gelişen olaylar, artık gecekondu semtlerinde de kaçınılmaz biçimde ve hatta en yoğun ölçeklerde bir iç savaş yönünde gelişmeye başladı.

Bütün bu gelişmeler içerisinde gecekondu semtlerindeki halk da, kendiliğinden ve dağınık-örgütsüz bir şekilde de olsa, canını-malını korumak için çeşitli yollara başvurdu, çeşitli karşı koyma araçları yarattı. Silahlandı. Mahallesine, sokağına, evine yönelik saldırılara karşı nöbet tutmaya başladı. Saldırılara ortak bir şekilde karşı koyabilmek, tek tek yok olmamak, saldırıya uğrayanları yalnız bırakmamak ve birbirlerine destek olmak kaygısıyla maddi ve manevi bir dayanışma ve mücadele ruhu, bir direnme geleneği ortaya çıktı.

1977'nin sonbaharı, faşist güçlerin saldırılarını yine gecekondu bölgelerinde yoğunlaştırdıkları bir dönem olarak yaşandı. Eylül ayında Ankara Dikmen de ve Gazi Mahallesi’nde faşistlerle çıkan çatışmalarda birer devrimci öldürüldü. Ekim ayında Öveçler Halkla Dayanışma Derneği’ni taradılar, bir kişiyi öldürdüler, iki kişiyi de yaraladılar. Bu günlerde özellikle Doç. Orhan Yavuz'u öldürmeleriyle başlattıkları öğretim üyelerine yönelik saldırılarına devam ettiler. Eylül ayında Ankara'da H.Ü. Öğretim Üyesi Gülseren Ağrıdağı'nın otomobilini bombaladılar. Ekim ayında Fen Faktütesi öğretim üyesi Prof. Burhan. C.Ünal'ın bürosuna bomba attılar, Prof. yaralandı. Kasım ayında ODTÜ Rektör Vekili Mehmet Kıcıman’ın evine bomba attılar. Bu profesörün evine atılan ikinci bombaydı.

(Ümraniye) 1 Mayıs Gecekondu Halkının Direnişi

3 Eylül günü gazeteler; "Gecekondu bölgesinde kan aktı", "Ümraniye'de ölüm, zulüm, yıkım", "Ümraniye, 1 Mayıs mahallesinde çatışma, 6 kişi öldü" manşetleriyle çıktı. Neydi Ümraniye olaylarının aslı ve 6 kişinin öldüğü çatışmanın kaynağı?

Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi yoksul bir gecekondu mahallesiydi. Karınlarını doyurmak için gece gündüz çalışan bu yoksul insanlar, ayrıca sürekli, elleriyle yaptıkları gecekondularının yıkılacağı tehditi altında yaşıyorlardı. Fakat, mahalle halkının çoluk çocuğuyla başlarını soktukları bu 2 göz gecekonduları yıktırmaya niyetleri yoktu. Daha önce 2 kez gelen yıkım ekipleri, halkın direnişi karşısında geri dönmek zorunda kalmışlardı.

Fakat yıkımcılar 2 Eylül günü tekrar geldiler. Bu sefer hazırlıklıydılar; yıkımcıların yanında yüzlerce polis, panzer ve zırhlı birlikler de vardı ve bu sefer gecekonduları yıkmağa kararhydılar.

Polis panzerlerinin ve zırhlı araçların görünmesi üzerine tüm gecekondu halkı sokağa döküldü. Bir uçtan yıkıma başlayan ekipler, hep bir ağızdan haykırılan, "Polis, defol" sloganı karşısında gerilemeye başladılar. Yıkım araçlarının yerini otomatik silahlı polisler ve panzerler aldı. Evlerini yıktırmamak için slogan atan halkın üstüne bir anda sis, göz yaşartıcı bombalar ve otomatik silahlardan çıkan kurşunlar yağdı. Halktan bir çok kişi yaralandı. Yaralıların hastaneye kaldırılmasına izin verilmedi.

Bu saldırı üzerine 1 Mayıs halkı, taş-sopa, eline ne geçirdiyse polislerin üzerine atarak direnmeye çalıştı.Ve direniş karşısında polisler mahalleye giremediler. Polislerin yakaladıklarını yerlerde sürükleyerek, döverek gözaltına almaya başlaması üzerine, toplanarak yürüyüşe geçen 1 Mayıs halkı, Ankara asfaltını işgal etti ve polisler mahalleyi terk etmek zorunda kaldı. Onlarca yaralı ve 6 yoksul insanın ölümü pahasına bu kez de gecekondularını yıktırmayan 1 Mayıs halkı, ölümlerle, büyük acılarla da olsa kendilerine yapılan her türlü saldırıyı bir araya gelerek geri püskürtebileceğini gösterdi.

Divriği Olayları ve Alevi -Sünni Ayrımcılığı

Faşistler o güne dek çeşitli yerlerde başvurdukları Alevi-Sünni halkı kışkırtarak çatışma çıkarma yönteminin çarpıcı bir örneğini Sivas'ın Divriği ilçesinde yarattılar. l l Eylü11977 günü halka saldırmak, gerici kitleleri harekete geçirmek için "Kadir gecesi'nde, Hasanağa Camiinde Teravih namazı kılındığı bir sırada, cami yakınlarında bir bomba patlattılar.

Camide hazır olarak bulunan kışkırtıcıları,"Camiye komünistler-aleviler bomba attılar" diye halkı galeyana getirdiler. Kışkırtabildikleri gerici unsurlarla birlikte sokaklara dağıldılar. Önlerine gelene saldırmaya, işyerlerini tahrip etmeye koyuldular. Halkla faşistler arasında çıkan çatışmada,bir faşist öldü, 4 faşist yaralandı.

Camiye bomba atan 2 faşist ise, daha sonra tutuklandı ve mahkum oldu. Faşistlerin tertipleri daha başlangıçta apaçık kendini belli eden bir aptallık ürünü olarak ortaya çıkmasına rağmen, bu kadar açık ve ilkel bir tertiple bile kandırabilecek kimseler bulabilmeleri bakımından öğreticiydi. Çünkü, aynı ilkel yöntemlerle, sonraki yıllarda büyük gerici ayaklanmalar ve katliamlar düzenlemeyi başaracaklardı. Divriği'de halk, faşistlerin saldırılarını ilk elde püskürttü ve boşa çıkardı, ama onların yapamadığını resmi güçler tamamladı. Olayların hemen arkasından komando birlikleri Divriği’ne doldu. Çevre köyler üzerinde yoğun bir devlet terörü uygulandı. Devrimci Yol Dergisi, Divriği olaylarının altında yatan gerçekleri tespit ederek, Alevi-Sünni çatışmasının faşistler tarafından hangi amaçlarla kışkırtıldığına dikkatleri çekmişti:

"Faşistler emekçi halk üzerindeki baskılarını artırabilmek için sürdürdükleri tertip, demagoji ve teröre dayalı saldırılarından birini de Sivas'ta uyguladılar. Faşistler bu bölgede, ülkemizin diğer bazı bölgelerinde olduğu gibi, mezhep ayrılıklarından ve dini taassuptan yararlanmaya çalışıyorlar. Orta Anadolu’nun birçok bölgesinde olduğu gibi, Divriğ'de de Alevi-Sünni çatışması biçiminde bir mezhep ayrılığı kışkırtması yoluyla, Alevi halkın üzerindeki baskıları artırmak ve Aleviliğe karşı bir görünüm altında gerici kitleleri örgütlemek için tertipler peşinde koşmuşlardır."(6)

Faşist Zulme ve Pahatılığa Karşı Direniş Kampanyası

II.MC'nin uyguladığı zam ve zulüm kampanyasına karşı Devrimci Yol Dergisi, "Faşist Zulme ve Pahalılığa Karşı Direniş Kampanyası" açtı.

Ekim ayında açılan bu kampanya, ara seçimler döneminde de sürdükten sonra, 15 Ocak l978 günü Ankara'da yapılan "Halkın Devrimci Talepleri Mitingi" ile son buldu. Devrimci Yol dergisinin 14. sayısında kampanyanın genel değerlendirmesi şöyle yapılıyordu:

"Kampanyayı, oligarşinin emekçi halklarımıza karşı II.MC çetesi eliyle bir zam, pahalılık ve zulüm kampanyası başlatması karşısında ve bu zam ve zulüm kampanyasına karşı üstümüze düşen devrimci görevlerimizi yerine getirebilmek amacıyla başlattık. Oligarşi (...) bir dizi ekonomik ve siyasi çıkmazlarla karşı karşıyaydı. Bu çıkmazların dayattığı tedbirler ise, emekçi halkın ağır bir sefalete itilmesi ve zalim bir sömürüye tabi tutulmasından başka bir şey değildir.

Bu soygunu gerçekleştirebilmek için ise, halka karşı bir terör ve yıldırma politikası sürdürülerek, halk susturulacak, uslu durdurulacaktı.

Bu doğrultuda zamlar, devalüasyonlar, taban fıyatlarının düşük tutulması ve 'anarşiyi önleme' operasyonları birbirini izlemeye başlamıştı. Bu gözdağı ve soygun politikaları karşısında ise, emekçi halklarımız örgütsüz, dağınık ve gerçek anlamda devrimci bir önderlikten yoksundu. Emekçi halkımızın davasını savunmaktan başka bir amacı olmayan devrimcilerin omuzuna düşen görevler bu denli ağırdı.

Ayağa kalkmalı ve olanca gücümüzle bu zalimlere karşı ernekçi halklarımızın yanı başında yer almalıydık. Tüm gücümüzü bu doğrultuya seferber etmeliydik. Gün mücadele günü, diyerek ileri atılmalıydık. Oligarşinin faşist politikaları bu yolla boşa çıkartılabilirdi. (...)

Oligarşinin, MC eliyle yürüttüğü zam ve terör politikaları da, eğer kısmen uygulanabilmiş ve oligarşinin taleplerini tam olarak yerine getirmeyen MC çetesi yerel seçimler sonrasında çökmüşse, bu siyasal gelişmelerdeki faşist terör kampanyaları karşısında devrimcilerin her türlü teslimiyet önermelerini kararlılıkla reddederek, aktif bir mücadele ve devrimci bir savurma anlayışını bir ölçüde hayata geçirebilmiş olmalarının rolüne (hiç şüphesiz bunu abartmadan) mutlaka işaret edilmelidir."

II.MC'nin Son Günleri

II.MC Hükümeti yıkılmak üzereyken, faşistler Aralık ayı içinde düzenledikleri öğrenci kitlelerine yönelik bombalı, silahlı katliam girişimlerinde, pusuda işledikleri cinayetlerde ve çıkardıkları silahlı çatışmalarda, 12'si öğrenci, toplam 19 kişiyi öldürdüler.

11 Aralık'ta yapılan yerel seçimlerdeki saldırı ve cinayetlerin yanı sıra, bu ay içinde öğrenci kitlelerine vahşice saldırmaları dikkati çekti. Bir türlü faşistleştiremedikleri ODTÜ'nde ve faşist işgalin kırıldığı ADMMA'nde (Yükseliş) katliam girişimlerinde bulunarak, bu okulların hükümet tarafından kapatılmasını sağlamaya çalıştılar.

ODTÜ Öğrencilerine Bombalı Silahlı Saldırı

2 Aralık günü, ODTÜ'de Rektörlük karşısındaki üçlü anfide AYÖD toplantısı yapılırken, Hasan Tan tarafından üniversiteye işçi kılığında doldurulan bir grup faşist, Rektörlük binasından öğrencilere küfür etmeye, bağırmaya başladılar. Çevredeki fakülte binalarından ve AYÖD toplantısından çıkan 5 bine yakın öğrenci, faşistleri protesto etmek için Rektörlük binasının önünde toplandı.

Bu sırada faşistler, Rektörlüğün kayıt kabul binası bölümünden öğrencilerin üzerine bir ilaç kutusuna konmuş patlayıcı madde attılar. Bunun üzerine öğrenciler jandarmadan, arama yapmasını istediler. Bir jandarma görevlisi, patlayıcı maddenin öğrenciler tarafından atıldığını ileri sürerken, tam bu sırada, faşistler bu kez Rektörlük binasının beşinci katından, öğrenci kitlesinin tam ortasına, tahrip gücü yüksek bir bomba attılar. Bombanın patlamasından sonra öğrenciler yere yattılar. Bu sırada faşistler kitle üzerine kurşun yağdırmaya başladılar. 24 öğrenci bu katliam girişimi sırasında yaralandı. Ve yaralı öğrencilerden biri, sonraki günlerde öldü.. Faşistlerin yaylım ateşi devam ederken, bazı öğrenciler arkadaşlarını korumak için faşistlere silahla karşı koydular ve bu sayede diğer öğrenciler çevre binalara sığınarak canlarını kurtarabildiler.

Bütün bunlar olurken, Rektörlük binası etrafındaki jandarma birlikleri, öğrencilere bombalı-silahlı saldırıda bulunan faşistlere hiç müdahale etmedi. Onların arabalara binip kaçışlarını seyretmekle yetindi. Üniversite kapısındaki "güvenliği sağlamakla görevli" polisler ise, kaçan katillere kapıdan geçiş izni verirken, onları izleyen ve katillerin yakalanmasını isteyen öğrencileri durdurup dövdüler.

ODTÜ öğrencileri, öğretim üyeleri ve işçileri bu katliam girişimini protesto etmek için olaydan hemen sonra üniversite kafeteryası önünde forum yapmak amacıyla toplanmak istediler. Birden bire panzerler ve yüzlerce toplum polisi, bu toplantıyı engellemek üzere buraya doluştular

Bunun üzerine, ODTÜ'lüler yurt binalarına çekildiler. Saldırıyı duyan analar-babalar, üniversite kapısında birikmeye başladılar; fakat içeriye alınmadılar. Saldırının ertesi günü öğrenci velileri bin kişiye yakın bir topluluk oluşturarak, Meclis Başkanı ile görüşmek üzere TBMM'ye doğru bir yürüyüş yaptılar. MHP Genel Sekreteri Yaşar Okuyan ise, "ODTÜ'de önceki gün meydana gelen olaylar komünist, bölücü grupların, kendi aralarındaki çelişkiler sonucunda ortaya çıkmıştır...Hadiseleri çıkaranlar ODTÜ'de çalışan yiğit Türk işçileri değil, solculardır... Huzur sağlanana kadar ODTÜ kapatılmalıdır," dedi.

Yükseliş Öğrencilerine Bombalı Saldırı

Ankara'da 15 Aralık günü ise, ADMMA (Yükseliş) öğrencilerinin toplandıkları Albayrak Kıraathanesi'nde büyük bir patlama oldu. 4'ü ağır olmak üzere çok sayıda öğrenci yaralandı, daha sonra yaralı öğrencilerden ikisi öldü.

Eski adı Yükseliş olan ADMMA'da okuyan öğrenciler, uzun süren bir mücadeleden sonra 40-50 faşistin okuldaki işgalini kırmışlar, okula devam etmeye başlamışlardı.

Faşistler bundan sonra okulu kapattırmak için okula ve öğrencilere sürekli saldırmaktaydılar.

Öğrenciler bu faşist saldırılara karşı koyabilmek amacıyla toplu halde okula gitmek için, her sabah olduğu gibi, 15 Aralık sabahı da önce TMGT binasında, sonra da Albayrak Kıraathanesi'nde biraraya gelmişlerdi. Erken saatlerde kahveye gelen öğrenciler, burada otururken, büyük bir patlama oldu. 200 kadar devrimci öğrencinin bulunduğu kahveyi harap eden bomba, 60'dan fazla gencin yaralanmasına yol açtı.

Öğrenciler, yaralı arkadaşlarını hastaneye taşıdıktan sonra geri döndüklerinde okula girmek isteyince, bu kez polisin saldırısına uğradılar ve okula alınmadılar. Polis, okula girmek isteyen bir çok öğrenci gözaltına aldı.

Kitle katliamına girişen faşistler serbestçe dolaşırken, saldırıya uğrayan ve okula girmek isteyenlere baskı uygulanıyor, faşizmin sivil güçlerinin terörünü resmi güçlerin terörü tamamlıyordu. Patlayıcı maddenin dinamit lokumu olduğu ve buna bir saat ilavesiyle saatli bomba haline getirildiği, bu şekilde bir masanın altına yerleştirildiği anlaşıldı.

Yaralı öğrencilerden 2'si daha sonra ölürken, bir öğrencinin de ameliyatla bacakları kesildi ve sakat kaldı. Kahvede oturan bir astsubay da patlama sonucu öldü.
Yükseliş öğrencileri kısa süre sonra iki kez daha bombalı saldırıya uğrayacaklardı.

Faşist çeteler, Aralık ayında öğretim üyelerini de hedef almayı sürdürdüler.
 

Prof. Yalçın Sanalan'a Silahlı Saldırı

27 Aralık gecesi, Ankara HÜ'den Prof. Yalçın Sanalan, evine gelen saldırganlar tarafından kurşunlanarak ağır yaralandı.
Gece saat 21.30 sıralarında, kendilerini gizlemeye dahi gerek duymayan uzun boylu, esmer bıyıklı 2 katil profesörün kapısını çaldılar, kapıyı açan profesörün üzerine ateş açtılar. Karısının ve çocuklarının gözü önünde yere yıkılan profesörün öldüğünden emin olmak isteyen katiller, 2 kurşun daha sıktılar.

Soğukkanlı bir şekilde, profesyonelce gerçekleştirdikleri bu saldırıdan sonra, öldü sandıkları Sanalan'ın evinden ayrılan 2 kişi, bir araca binerek kaçtılar. Sanalan'ın kardeşi saldırganların peşinden koşarak kovaladı, fakat yakalaması mümkün olmadı. Prof. Yalçın Sanalan, ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede ameliyat edildi ve safra kesesi alındı.

Profesöre daha önce evine patlayıcı madde atılacağı ve öldürüleceği yolunda tehditlerde bulunulmuştu. Sanalan'ın evinin 50 metre kadar ilerisinde faşistlerin gittiği bir kahvehane ve 100 metre kadar uzaklıkta faşist öğrencilerin kaldığı Kadastro Yurdu yer alıyordu.

Hacettepe Üniversitesi bu olay nedeniyle bir yıl kapatıldı. Siyasal cinayetleri artık sıradan zabıta olayları olarak görmeye çalışan aydınlar ve öğretim üyeleri, Orhan Yavuz cinayeti ve meslektaşlarına yönelik peşpeşe sıralanan saldırılardan ve özellikle bu olaydan sonra, öldürülme sırasının kendilerine ve gelmekte olduğunu görünce, yavaş yavaş da olsa ayağa kalkmaya, tepki göstermeye başlamışlardı. Ve bu günlerde birçok ilerici yayın organında, Nazi Toplama Kamplarından kurtulabilen bir Alman profesörün sözleri yayınlanıyordu:

"İlk önce geldiler, komünistleri alıp götürdüler, öldürdüler ben sesimi çıkarmadım. Beni ilgilendirmiyordu çünkü. Sonra Yahudileri aldılar, toplama kamplarına, işkenceye götürdümadım. Beni ilgilendirmiyordu çünkü. Sonra Yahudileri aldılar, toplama kamplarına, işkenceye götürdüler. Ben yine sesimi çıkarmadım. Çünkü bana göre bir şey yoktu. Sonra sosyal demokratları vurmaya, hapse atmaya, toplama kamplarına götürmeye başladılar. Ben yine sesimi çıkarmadım, çünkü bana dokunan yoktu. Bir gün kapım çalındı. Beni alıp toplama kamplarına götürdüler, işkenceye. Hiç kimse ses çıkarmadı. Çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

Bu sözler şimdi, yıllarca faşist terör karşısında sessiz kalan ve nihayet şimdi bu terörün birer taktik hedefi haline gelen aydınlar için söylenir olmuştu. Aralık ayı içinde faşistler bir başka cinayet biçimini de gündeme getirdiler. Adam kaçırdılar, işkence ettiler, öldürdüler.

İki Kıbrıslı Öğencinin Kaçırıldıktan Sonra İşkenceyle Öldürülmesi

6 Aralık günü, 2 Kıbrıslı öğrenci okula gitmek üzere kaldıkları yurttan ayrılmışlardı. Fındıkzade yakınlarında araba beklerken, bazı kişiler tarafından silah zoruyla ilk önce faşist işgal altındaki Çapa İlköğretmen Okulu'na, oradan da Cerrahpaşa civarında bir eve götürülmüşler; evde kendilerine ağır işkence yapılmış ve sorguya çekilmişler; daha sonra da bir arabayla Büyükçekmece taraflarında boş bir araziye götürülerek kurşuna dizilmişlerdi. Muharrem Özdemir adındaki genç ölmüş, diğeri ağır yaralı olarak kurtulmuştu. Ağır yaralı gencin ölmemesi, bu olayın kamuoyuna yansımasını sağladı: Faşistler artık adam kaçırıyorlar, işkence ile sorgulama yapıyorlar, "yargılama" sonucunda infazda bulunuyorlardı.

Bu olaydan kısa bir süre sonra, Ankara'da ODTÜ mezunu mühendis Salih Kandemir'i kaçırdılar ve işkence ederek öldürdüler. 15 Aralık gecesi ODTÜ Kampüsü"nden 23.15 servisiyle şehre inen genç mühendis, İstanbul'a bilet almak için otobüs terminaline giderken faşistler tarafından kaçırıldı. Daha sonra Kıbrıslı öğrencilere yapıldığı gibi, işkence altında sorguya çekilerek, 19-20 Aralık günleri arasında boğularak öldürüldü. Ardından ölümünden emin olmak için gırtlağı kesildi ve cinayete adi bir zabıta olayı süsü verilmek üzere cesedi dereye atıldı. Mühendisin cesedi 21 Aralık günü bulundu.

Faşist katliam ve cinayetler Aralık ayında bu şekilde sürdü, gitti. Meydana gelen diğer olaylarda, İstanbul'da İDMMA öğrencilerinden birisini zincir, bıçak ve silahlarla yaptıkları saldırıda öldürdüler, 6 öğrenciyi yaraladılar.

Çorum, Osmancık'ta devrimcilerin desteklediği bağımsız Belediye Başkan adayının düzenlediği mitinge bir arabadan yaylım ateş açtılar. Çatışma çıktı; bir devrimci, bir faşist öldürüldü, 4 kişi yaralandı. Akşehir'de 200 kişilik bir grup faşist , CHP İlçe Merkezi"ne baskın yapıp, binayı tahrip ettiler.

İstanbul'da işgal edemedikleri okulu kapatmak için İTİA binasını kundaklayarak yaktılar. İTÜ'yü 8 saat süreyle işgal ettiler. İstanbul'da 3 üniversite kapatıldı. Faşistler amaçlarına ulaşıyordu.

1978 yılına girildiğinde, Ocak ayının ilk 4 gününde, Ankarada Yükseliş öğrencilerinin bindiği arabayı silahla taradılar, arabanın şoförünü öldürdüler, 6 kişiyi yaraladılar. Cebeci'de bir kahvehaneyi taradılar, bir kişiyi öldürdüler, 3 kişiyi yaraladılar.

II. MC dönemi boyunca artık olağan hale gelen faşist cinayetler, giderek daha özel biçimlere bürünmüş; saldırılar pervasızca faşist olmayan herkese, kahvede, sokak ortasında, iş yerinde, evlerin içinde yöneltilmiş, gecekondu semtlerinde yoğunlaşan saldırılarda, halkın toplu oturduğu kahvehanelere silahlı baskınlar düzenlenmiş; artık işgallerini sürdüremedikleri okulları kapattırmak amacıyla öğrenci kitlelerine karşı bombalı-silahlı katliam girişimlerine başvurulmuş; adam kaçırıp işkence ederek sıradan insanları  yıldırma taktikleri güdülmüş ve bu şekilde geliştirmekte oldukları iç savaşın yeni bir evresine girilmişti. Bundan sonraki saldırılar tam anlamıyla bütün halka yönelik bir terör kampanyası olarak yaşanacaktı.

II. MC'nin kuruluşundan yıkılışına kadar geçen süre içerisinde toplam 155 kişi öldürülmüştü. Bunlardan 68'i sol, 37'si sağ görüşlüydü. Diğerlerini arada kalan, belli bir görüşü olmayan kişiler, çocuklar ve güvenlik mensupları oluşturuyordu.

Bu dönem boyunca topluluğun üzerine bomba atma, kahve tarama gibi kitle lere yönelik 8 saldırı olayında 10 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı.
 

(1) Devrimci Yol Dergisi, sayı: 7,1 Ağustos 1977
(2) Devrimci Yol Dergisi, sayı-8
(3) Devrimci Yol Dergisi, sayı-8
(4) Tümg. C.AKYOL, Ayaklanmaya Karşı Koyma Harekatında Psikolojik Harp, s.8
(5) Tümg. C.AKYOL, gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekat, s.15
(6) Devrimci Yol Dergisi, sayı: 9


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org