9. MC'NİN İFLASI VE ERKEN SEÇİM KARARI

1977 yılının daha ilk aylarında,MC politikaları bir çıkmaz noktasına gelip dayanmıştı. Ekonomik bunalım derinleşmiş, tıkanma noktasına ulaşmıştı. Hükümet ekonominin işleyebilmesi, üretimin sürmesi için muhtaç olduğu yeni kredi bulma şansını yitirmiş, "70 Cent'e muhtaç" hale gelmişti. Emperyalist ülkeler AID, Dünya Bankası gibi, uluslararası mali kuruluşlar, siyasi istikrar sağlanır ise kredi verebileceklerini açıkladılar. Kendi içindeki çelişkilerle MC egemen sınıfların sorunlarına çözüm getiremiyordu; MC içindeki MSP ise işleri zorlaştırıyordu. Diğer yandan MC, uygulamalarıyla halktan tecrit olmuştu ve her geçen gün halkın MC’ye nefreti çoğalıyordu. Tekelci burjuvazinin iki büyük temsilcisi TISK Başkanı Halit

  Narin ve Sanayi Odası Başkanı Sakıp Sabancı, AP ve CHP liderleriyle görüşmeler yaptılar ve kamuoyuna tercihlerinin "erken seçim" doğrultusunda olduğunu açıkladılar. Bu açıklamaların hemen arkasından AP, erken seçim çağrısı yaptı. CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit de erken seçim önerisini kabul ettiğini bildirdi.

Bu gelişmenin en ilginç yanı,hiç kuşkusuz, emperyalist güçler, yerli tekelci burjuvazi ve siyasi partilerimiz arasındaki olağanüstü "uyum"du. Demokrasimizin biricik temsilcileri, siyasi partilerimiz, emperyalist güçlerin ve yerli tekelcilerin bir dediğini ikiletmiyorlardı!

TBMM 5 Nisan'da toplandı ve Ekim 1977'de yapılması gereken seçimlerin 5 Haziran'a alınmasını kabul etti.

Erken seçim kararının alınmasıyla birlikte olayların hızla arttığı görüldü. Faşist terörün sanki gaz pedalına birisi tarafından basılmış gibiydi. Erken seçim kararının alındığı Nisan ayından önceki son 3 ayda toplam 59 kişi öldürülmüşken, erken seçim kararının alınmasından sonraki 3 ay içinde toplam 133 kişi öldürülmüştü. Ölenlerden 89'u solcu ve 17'si faşist-sağ görüşlüydü. Faşist terör gerçekten çıldırmış gibiydi.

Erken seçim döneminin (faşist terör hareketlerinin tüm yurt sathında yoğunlaşmasının yanı sıra) önemli gelişme ve değişiklikleri de beraberinde getirdiği görüldü. Parti Başkanlarına karşı düzenlenmiş suikastler, Kontr-Gerilla eylemleri, toplu katliamlar, hükümet darbesi teşebbüsleri oldu. Seçim kampanyaları sırasında Demirel, "Bu Anayasa ve seçim yasası ile ülke yönetmek fevkalade güç" derken, Ecevit, "Demirel bir faşist olduğunu kanıtladı" diye demeçler verdi.

5 Haziran erken seçimleri yaklaşırken, Türkiye hızla ve yeniden tam bir toplumsal ve siyasal karışıklık ortamına sürüklendi: Seçim dönemi boyunca adeta bir iç savaş ortamı yaratıldı. Tertip ve saldırılar arttı. Baskılar yoğunlaştı. Faşist cinayetler artık günlük ve sıradan olaylar haline getirildi.

Sol görüşlü 20 kişinin hayatını kaybettiği Nisan ayındaki önemli olaylardan biri, Ecevit'in seçim gezileri sırasında gerçekleşen faşist saldırılardı.
 

Niksar ve Şiran Olayları

Seçim gezilerine çıkan CHP Genel Başkanı B.Ecevit'e, 26 Nisan günü Tokat'ın Niksar ilçesinde silahlı ve taşlı-sopalı saldırı düzenlendi. CHP'nin seçim otobüsü ve minibüsü kurşunlandı. Silahlı saldırıdan önce taş atılarak, küfür edilerek halk kışkırtıldı. Güvenlik kuvvetleri olaylara müdahale etmediler.

Daha sonra ilçeye gönderilen askeri birlikler olayları bastırdı. Niksar olayları, İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı MHP'li Ali Rıza Akdemir tarafndan tertiplenmişti, Daha önce MHP'den aday olan Müsteşar yardımcısı "Komando Rıza” olarak tanınıyordu.

27 Nisan günü, Niksar'dan sonra Ecevit ve beraberindekiler Gümüşhane'nin Şiran ilçesine geldiklerinde de, AP ve MHP'Iilerin saldırılarına uğradılar. Saldırıda 3'ü tabanca kurşunuyla olmak üzere 7 kişi yaralandı. CHP konvoyunda bulunan 20 kadar araç tahrip edildi.

26 Nisan gecesi, Şiran’da afiş asma ve yollara slogan yazılması yüzünden CHP'liler ile MHP'liler arasında çatışma çıkmıştı. Ecevit ilçeye gelmeden önce hava gerginleşmişti. Ve Ülkü Ocaklılar taşkınlıklar yapmaya başlamışlardı.

Belediye binasının karşısında bulunan AP lokali önünde toplanmışlar, ellerinde Türkeş'in çerçeveli bir fotoğrafı ve bozkurtlu bir flama ile "Katil Ecevit, Komünistler Moskova'ya" gibi sloganlar bağırmışlardı.

Faşistler,Ecevit ilçeye gelmeden önce başlayan CHP mitinginde gösterilerine devam ettiler. CHP'li parlamenterler, faşistlerden mitinge müdahale etmemelerini istediler. Sayıları 200-250'yi bulan faşist grup, CHP'lilere saldırıya geçti. Polis ve Jandarma olayları önleyemedi. CHP'liler bozkurt flamasını alarak yaktılar. Bunun üzerine AP lokalinden kalabalığın üzerine boş şişeler atıldı.

Bu olaydan sonra Ecevit'in içinde bulunduğu büyük otobüs ve öteki araçlar Şiran’a girdi. MHP ve AP'liler taş ve sopalarla konvoya saldırdılar. CHP'liler bu grubu etkisiz hale getirmek isteyince faşistler kurşun sıkmaya başladılar. Miting alanı 10 dakika süreyle savaş alanına döndü. Ecevit'in otobüsünün üzerinde bulunan koruma polisleri de havaya ateş açtılar.

Saldırı  sırasında bazı CHP'li parlamenterler de yaralandı. Faşistlerin baltayla saldırdığı CHP senatörü Niyazi Ünsal, yaralı bir şekilde şoförü tarafından kurtarıldı. Tunceli Milletvekili de çeşitli yerlerinden yaralandı. Olaylar sonucunda CHP'lileri ilçeye getiren Erzurum plakalı otolar tahrip edildi, bazı işyerleri, evler, belediye binası ve otobüs terminali hasar gördü.

Çatışma sırasında otobüsün içine giren Ecevit, olayların yatışmasından sonra belediye binasına sığındı. Olaylar devam ederken, telefonla Cumhurbaşkanlığı'na başvurdu. Genel sekreter F.Bayramoğlu ile görüşen Ecevit: "Karşımda devleti bulamıyorum. Kendi canımın değil, Şiran’daki can ve mal güvenliği bulunmayan vatandaşlarımın durumunu düşünüyorum." dedi. Ecevit, yaralıların taşınması için helikopter yardımı istedi.

Bu ara Erzincan’daki CHP mitingine de beklenen Ecevit, Erzincan’a gidemedi. Erzincan’da faşistler Ecevit'in resmi bulunan 2 aracı tahrip ettiler.
Saat 19.00'a doğru polis, Ecevit'in gelmeyeceğini bildirdi ve halkı miting alanından coplayarak dağıttı.


İşçi Direnişleri: Aşkale Grevi, MESS ve Diğerleri...

Yeraltı Maden-İş sendikası 12 Ocak 1977 tarihinde Erzurum Aşkale'de TKİ'ye bağlı kömür işletmelerinde greve başladı. Grev her türlü faşist saldırı, işverenin ve sarı sendikanın oyunlarına karşın, 68 gün sürdü.

Bu süre içinde işveren işçilerle görüşmekten sürekli olarak kaçtı ve bu arada grevi kırmak için de her türlü yolu denedi. TKİ Genel Müdürlüğü grevle ilgili yalan haberler çıkarttı.

Tercüman, Hürriyet ve Bayrak gibi gazetelerde bu tür haberler yer aldı; grevin Erzincan ve Tunceli'den getirilen kişilerce yürütüldüğü,işçilerin greve katılmadığı yalanlarına başvuruldu. TKİ Genel Müdürlüğü, grevi kırmak için zimmet, sahtekarlık ve karaborsa suçlarından sanık olan Mustafa Küçük'ü 15 günlük kaydıyla İşletme Müdürlüğü'ne atadı. Yeni müdür hemen Ülkü Ocaklı faşistlerle ilişkiye geçti ve grevi bu yolla (faşistler eliyle) kırmağa çalıştı.

Bu arada işyerine jandarma birliği dışında, mavi bereli komando birliği, Erzurum'dan toplum polisi getirildi. Toplum polislerinin yanında bir sürü Ülkü Ocağı militanı da bulunuyordu. Bu militanlar ve polis işçilerin yatakhaneden çıkmasına izin vermediler ve böylelikle faşistlerin ocağı işgal etmelerini sağlamak istediler. Ancak işçiler polis ve jandarma kordonunu yararak iş yerine girdiler.

Aynı gün Benek, Şıhveren, Hacıhamza köylüleri de yolların karla kaplı olmasına rağmen, köylerinden çıkarak işçilere yardıma geldiler. Jandarma işyerinin 500 metre dışında karşıladığı köylüleri içeri sokmamaya çalıştı. Ateş açacağını söyledi. Fakat köylüler durdurulamadı. Böylece, faşistlerin ocakları işgali önlendi.
Baskı ve saldırılar Aşkale kasabası içinde de sürdü. Erzurum'dan Ülkü Ocaklı faşistler otobüslerle Aşkale'ye getirildi. Sokaklarda işçilere saldırıya başladılar. İşletme müdürüyle görüşmeye giden sendika örgütlenme sekreterini bıçakladılar. Aşkale'de Maden işçilerinin ve onları destekleyenlerin yollarını kesip dövmeye kalktılar. Grevden vazgeçmeleri için tehditlerde bulundular.

Bakanlar Kurulu, 68. gününde grevi durdurma kararı aldı ve ocakların kapatıldığını ilan etti. Ancak işçiler ocakları terk etmeyerek burada direnişe başladılar ve üretimi kendi kontrollerinde sürdürdüler. Böylece ocağın kapatılması kararı kağıt üzerinde kaldı. Üretilen kömür satılmadı, stoklarda biriktirildi.

Sonuçta, Yeraltı Maden-Iş sendikası önderliğinde grev ve direniş başarıyla sonuçlandı; toplu iş sözleşmesi imzalandı. Böylece 9 ay önceki kapatma kararını işveren kaldırdı ve Enerji Bakanlığı da ocağın açılmasını onayladı. Ocakta üretime başlandı. Bu gelişmeler olurken, Malatya, Hekimhan'da 411 maden işçisinin Bilfer Şirketi'nde sürdürdükleri grev de 200. günü aşıyordu.

Amasya-Çeltek'te Yeni Çeltek Kömür İşletmesi'nde çalışan bin işçi adına sürdürülen toplu sözleşme görüşmelerinde de Yeraltı Maden-İş grev kararı aldı. Cizre-Şırnak'ta Asfalt işletmelerinde de greve çıkıldı.

Yeni Çeltek'te 26 gün süren grev sonrasında toplu sözleşme imzalandı. İşçiler sözleşmeyi "Türkiye'de örnek bir sözleşme" olarak nitelediler.

Cizre-Şırnak İşletmelerinde 55 gündür süren grev de, imzalanan sözleşmeyle son buldu.

Mayıs 1977 sonunda 30 binden fazla işçi MESS'e karşı direnişe başladı.

DİSK Maden-Iş Sendikasının başlattığı grevler üzerine, MESS de Maden-İş üyelerine karşı lokavt uygulamaya başladı.

Kasım ayında 33 grev ve 12 lokavt ile MESS-Maden İş mücadelesi sürüyordu.

4 Şubat 1978 tarihinde MESS ile olan anlaşmazlığın çözüldüğü ve toplu iş sözleşmesinin imzalandığı açıklandı.


1 Mayıs Katliamı ve Provokasyonlar Zinciri

1 Mayıs 1977'de Türkiye'nin en büyük kitle gösterisi ve en vahşi katliamlarından biri yaşandı. CIA, MİT, Kontr-Gerilla gibi faşist güçler, 35 kişinin hayatını yitirdiği büyük bir provokasyon yarattılar.

1 Mayıs sabahı Beşiktaş'ta yüzbinlerce insan erken saatlerde toplanmaya ve adı "1 Mayıs Alanı' olarak değiştirilen Taksim Alanı’na yürümek için beklemeye başladı.

Sonra yürüme vakti geldi. Binlerce işçi, genç, memur, emekçi, Taksim Alanı'na vardığında yürüyüş kolunun bir ucu hala Beşiktaş'ta idi. Son yürüyüş kolları, ancak saat l9.OO,a geldiğinde Taksim Alanı'na ulaşabilmişti.

Alanda yüzbinler dalgalanıyordu. DİSK Genel Başkanı konuşmasını bitirmek ve son yürüyüş kolları alana girmek üzereyken, üç el silah sesiyle bütün alan önce ölümcül bir sessizliğe büründü. Sonra bütün alan ölümcül bir kargaşa yaşadı.

1 Mayıs Katliamı başlamıştı.

Miting alanı çevresindeki binalarda, Intercontinental Otel'ı'nde, Sular İdaresi'nde pusuya yatmış kişiler, yüzbinlerce insanın üzerine otomatik silahlarla kurşun yağdırdılar. Yaylım ateşiyle birlikte panzerler hücuma geçti. Ses bombaları ve otomatik silahların ateşi, miting alanını bir anda savaş alanına çevirdi. Büyük bir panik başladı. Binlerce insan yerlere serildi; koşmaya, kaçmaya çalışan çok sayıda insan köşelerde sıkışarak, panzer altında ezilerek can verdi.

Kazancı Yokuşu yönüne sürüklenen binlerce kişi üzerine beyaz bir Renault arabadan otomatik silahlarla ateş açıldı. Bu sırada, yokuşun ortasına park edilen biı kamyon dar yolu tıkamıştı. Kaçanlar kapana kısıldılar, üst üste yığıldılar ve, çoğu burada ezilerek, boğularak öldüler.

Gazeteci Şükran Ketenci gördüklerinden bir bölümünü daha sonra şöyle dile getirecekti:

"Taşkışla Yolu'ndan hızla iki panzer alana girdi. Sıkışmış olan kalabalığı yeniden kürsüye doğru yöneltecek şekilde ucundan tarayarak... hareket etti. Net olarak, açık renk giysili bir kadının panzer altında kaldığını gördüm."

Panzer altında kalan açık renk giysili kadm, katliamın kurbanlarından yalnızca birisi olmuştu. Katliam başarıyla tamamlanmış; toplam 35 kişi can vermişti.

1 Mayıs katliamı, o günlerde sol içi bir çatışma olarak gösterilmek istendi. Halbuki mitinge katılanlar arasında en ufak bir çatışma meydana gelmemişti. Katliamın tanığı olan bütün herkes, bunun CIA, MİT, Kontr-Gerilla tatafından tertiplenen kanlı bir saldırı, vahşi bir provokasyon olduğunu anladı, gördü.

Ve aylar, yıllar geçtikçe, 1 Mayıs katliamı üzerine yapılan araştırmalar, incelemeler, ifşaatlar, bu gerçeğin daha fazla anlaşılmasına imkan sağladı.

Ve en son 1987 yılında, MİT'ten sorumlu eski Başbakan Yardımcılarından Sadi Koçaş, 1 Mayıs katliamının Kontr-Gerilla tarafından düzenlendiğini itiraf etti. 8 Mayıs 1987 günlü Hürriyet gazetesinde "1 Mayıs Olayı" adlı araştırma yazısında kendisine sorulan soruları cevaplandıran Sadi Koçaş, şunlan söyledi:

"(...) Bunu tertipleyenler vardı. İç ve dış mihraklı, isteyenler vardı. (...) Kontr-Gerilla, gerillaya karşı biz Kontr-Gerillayız diyen bir takım insanlardan oluşan bir örgüt. Bunların, gerilla, komando oldukları kendilerinden menkul, ama bunlar bir makamdan yetki alıyorlar. Nedir o makam? Belki Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı'nın emri var, bilemiyorum, ama Milli İstihbarat Teşkilatı olduğu kesindir. (...) Bazı isimleri tanıyorum, bunların içinden o zaman bu işleri yapan Binbaşı, Yarbay ve, Yüzbaşı gibi rütbeli kimselerden bahsedilirdi. Hatırladıklarım, MİT'de çalışıyorlardı. (...) Ama asıl suç emri verenlerindir."(1)

Sadi Koçaş, o dönemle ilgili olarak Kontr-Gerilla hakkında bildiklerini -hepsini yayınlamaması koşuluyla- gazeteciye anlatmış ve 1 Mayıs olayının: "1 Mayıs günü ortaya çıkmış bir olay değil, 1968-1969 ve 1970'lerden itibaren en az 7-8 senelik olayların bir birikimi olduğunu" söylemişti. Yani, Sadi Koçaş'ın gazetelerde yayınlanmış olanlarla sınırlı kalan anlatımlarından bile bir gerçek ortaya çıkıyor; Kontr-gerillanın yalnızca 1 Mayıs katliamından değil, bir bütün olarak geçmiş dönemdeki karanlıkta kalmış cinayet ve katliamlardan sorumlu olduğu anlaşılıyordu.

Çünkü 1 Mayıs olayı, ne yazık ki, tek olay olarak kalmamış, arkasından üniversite katliamları, K.Maraş-Çorum olayları gibi, kanlı tertip ve gerici ayaklanmaların yarattığı büyük katliamlar, gazetecilerden profesörlere uzanan toplumun bütününü sarsan sansasyonel cinayetler gelmişti.1980 öncesinin iç savaş ve terörü işte bu katliamlar ve cinayetlerdi. Bir eski başbakan yardımcısının "tanıyorum, biliyorum" dediği bu olayların tertipçileri yargılanmadılar. Bu teröre ve katliamlara karşı çıkanlar, direnenler, devrimciler, 1980 öncesi anarşi ve terör ortamının yaratıcısı olmakla suçlandılar ve yargılandılar.

Bugün iyice gün ışığına çıkmaya başlayan bu gerçekler, 1977’lerin toz duman bulutu içinde gizlenebiliyor ve bu olayların tertipçileri pervasızca işlerini sürdürüyorlardı. Nitekim 1 Mayıs katliamı, 1977 erken seçimi öncesindeki kargaşa ortamında ortaya konulan olayların başlangıcı oldu ve aynı günlerde tezgahlanan başka tertiplerle devam ettirildi.
 

Yeşilköy Havaalanı ve Sirkeci Garında Patlayan Bombalar ve Ecevit'e Suikast Girişimi

29 Mayıs günü Yeşilköy Havaalanı ve Sirkeci Garı'nda bombalar patladı; 5 kişi öldü, 51 kişi yaralandı.

Öğleden sonra saat 16.00'da ilk patlama Sirkeci Garında meydana geldi.. Bavul içindeki plastik bombanın patlaması sonucu emanet deposunun tavanı çöktü ve duvarları önemli ölçüde hasara uğradı, çevredeki bir çok cam çerçeve kırıldı; 1 no.lu peronun önündeki güneşliğin tavanı çöktü.

Sirkeci'deki patlamadan 15 dakika sonra Yeşilköy Havaalanı'nın dış hatlar girişi önündeki bagaj kısmında büyük bir patlama meydana geldi. Burada da bavul içerisindeki plastik bombaların patlaması sırasında 5 kişi öldü, emanet bölümünün tavanı olduğu gibi çöktü ve dış hatlar girişinin kapısında büyük bir delik açıldı. Patlamanın hemen ardından yangın çıktı.

Bu arada gerek patlamalar, gerekse meydana gelen panik sırasında yaralanmalar oldu. Emanetteki bazı şüpheli çantalarda. yapılan aramalarda sağcı yayınlarla, bozkurt rozeti, MHP amblemli. anahtar ve kolye bulundu.

Aynı gün Ecevit, Ege seçim gezisi nedeniyle İzmir'e gelişi sırasında, Çiğli Havaalanı'nda bir toplum polisi tarafından öldürülmek istendi. Olayda İstanbul Belediye Başkanının kardeşi ayağından yaralandı.

2 Haziran günü Başbakan Süleyman Demirel, CHP Genel Başkanı B.Ecevit'e "Gizli ve zat'a mahsus" kaydıyla gönderdiği mektupta, 3 Haziran'daki Taksim mitinginde Ecevit'in suikaste uğrayacağına dair haberler alındığını, kendisine Sheraton Oteli'nin üst katlarındaki odalardan birinden uzun namlulu ve dürbünlü bir silahla ateş edileceğini bildirdi. Başbakan Demirel, gereği için Genelkurmay Başkanlığı'na, İçişleri Bakanlığı'na ve MİT Müsteşarlığı'na, bilgi için de Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'ne gönderdiği bu mektupta aynen şöyle diyordu:

"CHP Genel Başkanı B.Ecevit'in 3 Haziran 1977 günü İstanbul'da, Taksim Meydanı'ndaki CHP mitingi sırasında, Sheraton Oteli üst katlarındaki odalardan birinden uzun namlulu ve dürbünlü bir silahla ateş edileceği, bu teşebbüsün 29 Mayıs 1977 günü İzmir'in Çiğli Havaalanında cereyan eden olayla birlikte, 1 Mayıs 197'7'de Taksim Meydanı'nda vukua gelen olaydan cesaret alan, iç barışı büyük ölçüde sarsabilecek kanlı tertiplere karar veren ve ayrıca 5 Haziran 1977 tarihinde yapılacak seçimlerden bir fayda ummayan, seçimlerin yapılmasını arzulamayan veya seçimlere gölge düşürmek isteyen illegal komünist terörist örgütlerin yanı sıra, memleketimizi iç meselelerle uğraştırmak isteyen yabancı kuruluşların ve uluslararası tedhiş teşekküllerinin muhtemel suikast ve sabotaj eylemleriyle özellikle vazifelendirilmiş kimseler tarafından yapılmak istendiği alınan haberler meyanındadır.

Keyfiyetten bilgi edinilmesini ve konunun üzerinde önemle durularak, gerekli tedbirlerin alınmasını ve gereğinin ifasını rica ederim."(2)

Demirel'in mektubu kamuoyuna Ecevit tarafından açıklanınca, bir bomba gibi patladı ve Türkiye'de yaşanan olaylarla ilgili çok önemli ip uçları ortaya çıkaran soruların sorulmasına yol açtı. Kimdi, Ecevit’e karşı yapılan Çiğli suikasti ve 1 Mayıs katliamıyla irtibatlı olarak Sheraton Oteli’nin tepesinden Ecevit'i vuracak kişiler! O günkü seçim öncesi ortamında CHP’nin seçimi kazanacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Peki o halde, bu seçimlerin yapılmasından bir fayda ummayan, memleketimizi iç meselelerle uğraştırmak isteyen yabancı kuruluşlar ve uluslararası yabancı teşekküller hangileriydi? Bunlarla, hemen bu olayın arkasından Kara Kuvvetleri Komutanı N.Kemal Ersun'un emekliye ayrılması ve Kontr-Gerillacı oldukları söylenen 200 subayın göz altına alındıkları haberleri arasında ne gibi bir ilişki vardı. Yine bu suikast ve sabotaj eylemleriyle vazifelendirilmiş kimselerle ülkede her gün yaşanan faşist terör, cinayetler ve Yeşilköy Havaalanı ile Sirkeci Garı'ndaki patlamalar arasında nasıl bir ilişki vardı. Bunların kim oldukları neden açıklanmıyor, neden tutuklanıp cezalandırılmıyordu.

Bu açıklamayla birlikte aynı gün gazetelerde "Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atamanın seçimlerden sonra yapılacağı" şeklinde haberler de yayınlanmıştı. 2 Haziran günü ise, Orgeneral Namık Kemal Ersun emekliye ayrıldı. Ersun, MGK’nın son toplantısında, CHP Genel Başkanı için ağır sözler söylemiş, "Ecevit komünisttir" demişti. Basında yer alan "MHP eğilimli", "Türkeş yanlısı" gibi yayınlar nedeniyle ordu içindeki saygınlığını yitirdiği ileri sürülmüştü. Ersun'un emekliye ayrıldığı günlerde Kontr-Gerilla'da görevli 200 kadar subayın göz altına alındığı haberleri basında yer aldı.

Bu gelişmeyi değerlendiren Cüneyt Arcayürek de,1985 yılında yayınladığı kitabında ilginç yorumlarda bulundu;

"Demirel; 25 Mayıs 1977'de 'seçime 3 gün kala bir takım talihsiz işler olabilir, hiç öngörmediğimiz talihsiz işler' demişti. Bugün de (2 Haziran 1977), 'suikast ihbarında’ bulunuyordu. Bir başka olay yansıdı. Kara Kuvvetleri Komutanı Namık Kemal Ersun emekliliğini istedi, ayrıldı. Bu olaylar bir arada gelişip sonuçlanıyordu.

Kontr-Gerilla kuşkuları hemen her yazıda önemle yer alıyordu."(3)

Cüneyt Arcayürek de, bir arada gelişip sonuçlanan bütün bu olayları Kontr-Gerillaya bağlamıştı.

Anlaşılan oydu ki, seçimlerde CHP'nin kazanma olasılığından rahatsız olan bazı çevreler, faşist bir darbe tezgahlamaya uğraşıyorlardı. Nitekim, o günlerde N.Kemal Ersun'un başında bulunduğu bir cuntanın bir darbe hazırlığı içinde olduğu(4); patlatılan bombaların, suikastlerin, katliamların (Kontr-gerillanın evrensel pasifikasyon yöntemleri olmasının yanı sıra) böyle bir faşist darbe için ortam yaratma amacına da yönelik olduğu ifade edilmiştir. Bu görüşlerin doğru olmadığını gösteren hiç bir şey yoktur.

Öte yandan bütün bu gelişmeler, Türkiye'yi bir iç savaşa ve karanlık bir geleceğe sürüklemek isteyenlerin kimler olduğunu da ortaya koymaktaydı.1 Mayıs katliamları, suikast girişimleri, Sirkeci Garı'nda ve Yeşilköy Havaalanı'nda patlatılan bombalar ve her gün yaşanan faşist terör eylemleri... Bütün bunlar sonraki yıllarda sansasyonel cinayetler, gazetecilere, ünlü bilim adamları ve profesörlere yönelik suikastler, kanlı tertipler, Çorum ve Kahraman Maraş'taki gibi büyük kitle katliamlarıyla sürecek olan geniş kapsamlı bir stratejinin ilk parçaları ve göstergeleriydi.
 

Erken Seçimler

1977 Haziran'ındaki erken seçimler böyle bir ortam içinde, suikastler, darbe teşebbüsleri, faşist saldırı ve katliamların yarattığı kargaşa ortamı içinde yapıldı. Kontr-Gerilla eylemleriyle, CHP mitinglerini ve CHP'li kitleleri de' hedefleyen faşist terör hareketleriyle, geniş halk kitleleri yoğun bir baskı altına alındı.
5 Haziran 1977'de yapılan erken seçimlere katılma oranı % 72'yi buldu ve sonuç olarak hiçbir parti çoğunluk elde edemedi. CHP 213, AP 189 milletvekili; CHP 28, AP 21 senatör çıkardı. Seçimlerden önce 40 milletvekili olan MSP, 24 milletvekili çıkarabilirken, MC döneminde hükümet olanaklarından en geniş bir şekilde yararlanan ve Meclis'te 3 üyesi bulunmasına rağmen kendisine 2 bakanlık verilen MHP, 16 milletvekili kazandı. 1973 seçimlerinde % 12'yi bulan bir oy yüzdesiyle 45 milletvekili kazanmış olan DP ise sadece 1 milletvekilliği kazanabilmişti ve oyları, diğer sağ partilere dağılmıştı.

Böylece, seçimlerden sonra hükümetin istifasıyla I.MC dönemi sona eriyordu.

I.MC dönemi, Türkiye için tam bir felaket dönemi olarak yaşanmıştı. 1974'teki nispi sukünet ortamı çoktan yok olup gitmiş; her gün insanların sokak ortalarında öldürüldüğü, yokluk ve pahalılığın kol gezdiği bir dehşet ortamına sürüklenilmişti. Faşist terör hareketlerinin bütün ülkeyi sardığı I.MC Hükümeti döneminde toplam 339 kişi siyasi olaylar nedeniyle hayatını kaybetmişti. Ölenlerden 197'si sol, 59'u sağ görüşlüydü.

(1) Hürriyet, 8 Mayıs 1987
(2) Cumhuriyet, 3.6.1977
(3) C.ARCAYÜREK, C. Arcayürek Açıklıyor-7, s.105-106 221
(4) Bazı Çevıeler tarafından bu cuntanın sonradan 12 Eylül'deki darbeyi gerçekleştiren cuntayla irtibatlı olduğu görüşleri de ortaya atılmıştır. 12 Eylül'den sonra, 12 Eylül öncesinden her şey soruşturma konusu olurken, bütün bu olayların soruşturma konusu yapılmaması ilginç değil midir?


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org