5. MİLLİYETÇİ CEPHE

Mart ayında Demirel, hükümeti kurmakla görevlendirildi. 1970'de, 12 Mart öncesinde AP'den büyük gürültülerle ayrılan milletvekilleri tarafından kurulmuş olan DP, Demirel ile birlikte bir hükümet kurmaya yanaşmıyordu. Bu yüzden sağ partilerden oluşacak bir MC hükümetinin kurulabilmesi için, DP'nin dağıtılması gerekti. 28 Mart'ta, aralarında Saadettin Bilgiç ve Bayar'ın kızı N. Gürsoy'un da bulunduğu 9 milletvekili DP'den istifa etti ve Demirel, tekelci burjuvazinin ve ABD'nin de yardımlarıyla 31 Mart 1975'te ilk Milliyetçi Cephe Hükümetini kurdu.

Böylece Ecevit Hükümetinin istifasından beri yaşanan hükümet krizi çözümlenmiş oluyordu.

  Ancak, MC Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu sorunları çözmek bir yana, iyice içinden çıkılmaz bir duruma getirmekten başka bir şey yapamayacaktı.

O günlerde Devrimci Gençlik Dergisi, MC'nin kuruluşunu şöyle değerlendiriyordu:

"Milliyetçi Cephe ortaklığı çelişmeli bir ittifaka dayanıyor. Onların arkasında gerçekte önemli çıkar çatışmaları vardır. Bu çıkar çatışmalarına rağmen bu ittifak, 'Komünizm tehlikesi’ gibi bir heyula yaratılması sayesinde kurulabilmiştir.(MC'nin oluşturulduğu dönem hatırlansın. Ecevit'in hükümetten ayrılmasından sonra, komandoların ülke çapında saldırıya geçtikleri, ayrıca CHP toplantılarına da beklenmedik şekilde saldırılarda bulundukları görülmüştü. Bu saldırıların en önemli amacı, burjuvazinin ve diğer gerici sınıfların bir 'sol tehlike' korkusuna kapılmalarını sağlamaktı. Bu suretle 1970'lere gelirken parçalanmış bulunan geleneksel gerici ittifak geçici bir uzlaşma ile biraraya geldi). Bugün proletaryanın bir iktidar alternatifi oluşturamadığı bir dönemde bu 'büyük korku' CHP'nin dahi bir 'sol' düşman olarak gösterilmesi ile sağlanabilmektedir. Apaçık ortadadır ki, bugünkü cephe ortaklığının en önemli varlık şartlarından bir tanesi, faşist terörce sağlanan sertleşme ortamıdır. Bu cephe, tıpkı bir vampir gibi kan içmeden yaşayamaz."(*)

Ekonomik alanda, l2 Mart sırasında başta grev ve toplu sözleşme hakları fiilen ortadan kaldırılan işçiler olmak üzere, tüm emekçi kesimlerin ağır bir sömürü altında tutulmasıyla elde edilen kısmi rahatlama artık sona ermişti ve eldeki döviz stokları ABD ambargosunun da etkisiyle süratle erimeye başlamıştı. Ekonominin üretimi sürdürebilmesi ve vadesi gelen eski borçların ödenebilmesi için gerekli dış borçlanmanın sağlanmasında (askeri ambargonun yanı sıra uygulanan örtülü ekonomik ambargonun da etkisiyle) büyük güçlüklerle karşılaşılıyordu. Demirel, sonraları o dönemlerde ellerindeki tarım ürünleri stoklarının dışarıya satılmasının bile ABD tarafından el altından engellendiğinden yakınmıştı. Türkiye üzerindeki emperyalist kıskaç gittikçe sıkılaştırılıyor, Demirel Hükümeti dış kaynak gereksinimini yüksek faizli, kısa vadeli borçlanmalar yoluyla karşılayarak, ekonomiyi ayakta tutmaya çalışıyordu. Türkiye ekonomisinin sorunlarına köklü çözümler getirmek bir yana, kısa süre içinde Türkiye'yi "70 Cent'e muhtaç" hale getiren bu ekonomi politikaları içinde en önemli konulardan biri DÇM uygulamalarıdır.

DÇM (Dövize Çevrilebilir Mevduat), Türkiye'deki bankalarda içerden ya da dışardan açılabilecek bir tür döviz hesabıydı. Dışarıdan dövizi gönderecek olanlara ve bunları içerde kullanacak olan özel şirketlere ve kişilere büyük kârlar sağladığı için yabancı ekonomilerden içeriye bir döviz akışı sağlıyordu.

DÇM uygulamaları, MC kurulur kurulmaz hükümetin karşısına dikilen IMF'nin (zamlara ve devalüasyona dayalı) artık bilinen dayatmaları karşısında, döviz sorununu kısa vadeli olarak çözebilme amacıyla başvurulan bir yoldu.

DÇM'lerden yararlanan belirli tekelci çevrelere çok büyük kârlar sağlayan bu uygulama, hesapsız kitapsız, sınırsız bir dış borçlanma olarak ortaya çıkmış, Türkiye'nin dışa bağımlılığı artarken, halkın sırtına da büyük ve yeni bir külfet daha yüklenmiştir.

"Uluslararası mali kuruluşlar DÇM'ler yoluyla kredi göndermiş, bu kredilerle Türkiye mal satın almıştır. Yani, uluslararası kuruluşlar, uluslararası firmaların Türkiye'ye mal göndermelerini kolaylaştırmışlar ve "ithal ikamesi” yaraalmasını önlemişlerdir. Hem de, Türkiye'yi borçlu kılarak.(...)

DÇM yoluyla sağlanan kredilerin belli bir alana yöneltilmesi için herhangi bir kural bulunmadığından DÇM kredileri genellikle ticarette ve işletmelerde kullanılmış, yatırıma dönüşmemiştir. Zaten onun için de önemli bir fiyat artışı kaynağı oluşturmuştur.(...)

Ülke ekonomisinde DÇM politikası egemen hale gelmiştir. DÇM'lerin %90'ı yurt dışında oturan kişilerce açılmış, bunlara faiz olarak yılda 90 milyon dolar ödenmiştir. Işçi dövizlerinin yurda çekilmesi amaçlanarak girişilen DÇM hesaplarından sadece %10'unun işçilere açıldığı saptanmıştır. DÇM'lerin %70'inin üç bankada (Akbank, Yapı ve Kredi Bankası, İş Bankası) toplandığı, kalan %30'un da 19 bankada toplandığı sağlanan bilgilerdendir."(**)

Kısacası, Türkiye için DÇM'ler yeni bir borç tuzağıydı. Bu nedenle emperyalist ülkeler ve uluslararası bankalar tarafından sevinçle karşılanmış, Institutional Invester dergisi bu haberi sermaye dünyasına "Türkiye armağan dağıtıyor" diye duyurmuştu.

Evet, MC dünyanın ve Türkiye'nin efendilerine, büyük tekellere armağanlar dağıtıyordu ve bedelini de Türkiye'nin yoksul halkı ödüyordu.

MC politikalarının toplumsal muhalefetin yükselmesine yol açması kaçınılmaz bir şeydi. Nitekim 12 Mart'ta bastırılmaya çalışılan toplumsal muhalefet, MC döneminde yeniden yükselmeye başladı. MC'nin sol muhalefet karşısındaki politikası ise, daha başından belliydi. MC kurulurken, mecliste 3 üyesi bulunan MHP'ye iki bakanlık verilmişti. Bu, MC'nin gelişen sol muhalefeti bastırmak ve ayakta kalabilmek için resmi baskı uygulamalarının yanı sıra, faşist terör hareketlerine de dayanacağını ortaya koyuyordu.

Böylece, MC daha başlangıcında Türkiye'yi kaçınılmaz olarak bir iç savaşa sürükleyecek bir politika benimsemiş oluyordu. Faşist terör eylemleri dalga dalga bütün yurt sathına yayıldı. MHP, MC politikalarından yararlanarak, başta üniversiteler olmak üzere, bütün eğitim kurumlarını, devlet işletmelerini ele geçirmeye, bütün Türkiye'yi faşistleştirmeye çalışıyordu. MC döneminde faşist teröre dayalı yayılma politikası resmi devlet görevlerinin başına MHP yanlısı kişilerin getirilmesiyle adeta resmi bir devlet politikası olarak yürütülmüştür. Faşist terör çeteleri, solcu, ilerici, demokrat kesimlere karşı devletin resmi güçlerinin "koruması ve kollaması" altında saldırıya geçerken, MC Türkiye'nin üstüne bir kâbus gibi çöküyordu.

(*) Devrimci Gençlik, Sayı:12

(**) Y. DOĞAN, IMF Kıskacında Türkiye, s. 133-134


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org