|
|
|
|
I. 27 MAYIS'TAN 12 MART'A Türkiye'nin yakın tarihinde yeralan askeri darbelerden ilki 27 Mayıs 1960'ta, 1950'den beri iktidarda bulunan DP'nin düşürülmesiyle gerçekleşmişti. Demokrat Parti dönemi, ülkemizde Amerikan Emperyalizmine bağımlı bir ekonomik-politik yapının yerleştirildiği dönem olmuştur. ABD ile Türkiye arasındaki ilişkiler, 1947 yılında imzalanan ikili anlaşmalarla başlamakla birlikte, esas olarak 1950'den sonraki DP iktidarı döneminde gelişmiştir. Bu dönemde Türkiye NATO'ya girmiş, ABD ile imzalanan ikili anlaşmalar uyarınca Türkiye toprakları üzerinde ABD'ye büyük imtiyazlar ve askeri üsler tanınmış, Amerikan askeri yardım anlaşmaları sayesinde ordunun denetimi Amerikalıların eline geçmiştir. |
![]() |
|
Öte yandan, Türkiye'de 1950'den itibaren tümüyle
Amerikalıların yönlendirdiği ekonomi politikaları izlenmiştir. DP'nin
iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra çıkarılan Petrol Kanunu ve
Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ile yabancı sermaye yatırımına geniş hak
ve imtiyazlar getirilmiş, bu yüzden yoğun bir yabancı sermaye akışı
sağlanmıştır. Dış kredi ve borçlanma olanaklarının yoğunlaşmasıyla
Türkiye'de hızlı bir ekonomik gelişme görüntüsü yaratılmıştır.
Bunun ilk sonucu, karayollarının hızla geliştirilmesi ile birlikte, tarımda makinalaşmanın hızlanması ve tarım ürünlerinin pazar olanaklarının genişlemesiyle de köylülerin nispi bir gelir artışı elde etmeleridir. Bu durum, DP ve onun devamı gibi görünen AP'nin kırsal bölgelerde elde ettiği kitle desteğinin temelini oluşturmuştur. Bir diğer önemli gelişme, emperyalizme bağımlı bir nitelikte de olsa, kapitalizmin belirli bir gelişme göstermesi, esas olarak tüketim malları üretimine yönelik bir sanayileşmenin ortaya çıkmasıdır. Bunun sonucu olarak gelişen tüketim ekonomisinin paralelinde, önceki dönemlerle kıyaslanamayacak göreli bir refah artışı görüntüsü doğmuştur. Ancak gelişen bu ekonomik yapı, yabancı sermaye ve dış borçlanmaya dayalı ve sürekli yeni borçlanmalar gerektiren bir nitelik taşıması nedeniyle, başlangıçtaki güçlü dış destek koşullarında belirli bir gelişme sağlamasına karşılık, 1950'lerin ortalarından itibaren, kaçınılmaz bir tıkanmayla yüzyüze kalmıştır. Bu dönemde Menderes, ekonomik krizi atlatmak için gerekli yardım talebiyle Amerika'ya başvurduğunda, başlangıçta sahip olduğu güçlü desteği bulamadığını görüyor ve IMF'nin ünlü dayatmalarıyla -ilk defa- karşı karşıya geliyordu. Menderes Hükümeti'nin gereksindiği "yardımı" esirgerken, Amerikanın tutumunun arkasındaki mantık kısaca "oltaya yakalanmış balığın yeme ihtiyacı olmadığı" şeklinde ifade edilebilir. 1956 yılında Rockefeller tarafından Eisenhower'e yazılan bir mektupta bu konuda şöyle deniyordu:
Kısacası, Türkiye onlar için artık "oltaya yakalanmış bir balık"tı. 1950'lerin başındaki bol ekonomik yardımlarla yeterince "yemlenmiş ve oltaya yakalanmış" ve de askeri paktlarla sıkı sıkıya bağlanmıştı. Bu yüzden ekonomik yardım yapılmamalı, yardımlar askeri yardım şeklinde olmalıydı. Onlara göre, genişletilmiş ekonomik yardım, bu ülkelerde bağımsızlık eğilimlerini artırabilirdi ki, bu da istenmeyen bir sonuçtu. Menderes, Amerikan yardımlarıyla geliştirilen ekonominin ilk büyük kriziyle karşılaştığında, gerekli yardımı almak için ABD'ye başvurduğu zaman, işte bu nedenle geri çevrilmişti. Bu, Menderes'in ayakları altındaki toprağın kaymağa başlaması demekti. IMF'nin dayatmasıyla gerçekleştirilen yüksek oranlı bir devalüasyon ve diğer ekonomik önlemlerle birlikte, ABD egemenliği altındaki sistem, 27 Mayıs'la sonuçlanacak ilk büyük bunalımına giriyordu. DP iktidarı, ekonomik krizin ortaya çıkardığı toplumsal muhalefet karşısında baskı ve şiddet yöntemlerine başvurdu. Ve kuruluş yıllarındaki "demokrat" görüntü bir anda silinip gitti. Bunun kaçınılmaz sonucu da, muhalefetin bu kez DP'nin zor ve baskı politikalarına karşı, bir özgürlük mücadelesi şeklinde yükselmesi oldu. Özellikle üniversite gençliği ve aydınlar arasında yükselen bu özgürlük ve demokrasi mücadelesi, artan enflasyon ve ekonomik krizden büyük ölçüde etkilenen ve düşük gelirli gruplar arasına giren ordu mensupları arasında da kaçınılmaz biçimde yankılandı ve bilinen şekilde 27 Mayıs gündeme geldi. 1950'lerde yapılan seçimler sonucu iktidara gelen DP'nin 27 Mayıs'taki askeri müdahaleyle düşürülmesi ile ilgili olarak kısaca üzerinde durulabilecek birkaç nokta vardır. Öncelikle, ne 1946'daki çok partili düzene geçişin, ne de 1950de DP'nin iktidara gelişinin Türkiye'de demokrasiye geçilmesi olarak görülemeyeceği vurgulanmalıdır. Evet, DP, CHP'nin uzun ve baskıcı tek parti döneminde oluşan geniş bir muhalefet potansiyelini arkasına alarak ve seçim yoluyla iktidara gelmiştir. Ama bu kadarıyla bir iktidarın "demokrat" bir nitelik kazanamayacağını yine kendi iktidarları ile kanıtlamıştır. Bu dönemde işçi sınıfının grev ve toplu sözleşme hakları ile birlikte, sol muhalefet akımlarının örgütlenme hakları hiçbir şekilde tanınmamış, burjuva muhalefet akımları bile baskı altına alınmış, basın üzerinde sıkı bir sansür uygulanmıştır. DP iktidarının niteliğini belirleyen şey, içerde en gerici sınıflarla, dışarda ise emperyalizm ile tam bir ittifak içinde olmasıdır. Ülkenin ekonomisini ve başta ordu ve istihbarat örgütü olmak üzere devlet organlarını emperyalizmin kontrolüne terk eden bir iktidarın demokrat bir nitelik taşıyamayacağı çok açık birşeydir. Bir süre önce "ordunun, kendisinden çok Amerikan elçisinin sözünü dinlediğini" sürgüne gittiği yerden açıklayan Markos'un Filipinler'i, bir zamanlar ne kadar demokratikse, DP Türkiye'si de o kadar demokratiktir. Bu bakımdan DP olayı değerlendirilirken, onun Türkiyede demokrasinin gelişmesinin önündeki en büyük engel olan emperyalizmin Türkiye'ye yerleşmesindeki tayin edici rolü göz önüne alınmadan, sadece seçimle iktidara gelmiş olmasına bakılarak değerlendirilmesi, eksik bir değerlendirmedir. Ve bu tür değerlendirmelerle kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlara ulaşılmaktadır. Öte yandan, "Menderes'in Amerika tarafından düşürüldüğü (ve astırıldığı)" gibi iddiaların ortaya atıldığı da görülmektedir. Bu iddianın doğruluk payı taşıdığı ve 27 Mayıs'ın Amerika tarafından yaptırıldığı konusunda hiç bir bilgi yoktur. Bu konuda söylenebilecek şey en fazla şudur: Kuşkusuz ABD 27 Mayıs hareketinden önceden haberlidir. Buna rağmen ABD, dolaylı saldırı anlaşması yaptığı Menderes Hükümetinin düşürülmesini önlemek için (bu anlaşma uyarınca sağladığı) askeri müdahale yoluna başvurmamıştır. (Ki, Lübnan olayında Menderes Hükümetinin de yardımıyla böyle bir müdahaleye başvurmuştu.) Bunun nedeni, "oltaya yakalanmış balık" esprisi çerçevesinde bulunabilir. Sıkı askeri paktlarla bağlanmış olan Türkiyede ABD kontrolü aItındaki ordunun tayin edici bir rol oynadığı muhalefet hareketi, Türkiye'deki Amerikan egemenliği için ciddi bir tehdit oluşturmayacaktır. Nitekim 27 Mayıs sabahında verilen ilk mesajlarda, NATO'ya ve CENTOya (dolayısıyla emperyalizme) bağımlılık ilişkilerinin sürdürüleceği özellikle teyid ediliyordu. ABD, Türkiye'de gelişen muhalefet hareketini kendi egemenliği için bir tehlike olarak görseydi, bu olaya mutlaka müdahale ederdi. 27 Mayıs önemli bir dönüm noktası oldu. Yarattığı sonuçlarla sonraki dönemlerdeki oluşum ve gelişimleri büyük ölçüde etkiledi. 27 Mayıs'ın en önemli sonucu 1961 Anayasası'dır. DP İktidarına karşı 1960 öncesinde gelişen muhalefet akımlarının ve özgürlük mücadelelerinin damgasını taşıyan bu Anayasa, hükümetleri Anayasal ve idari yargı denetimi altına alan, örgütlenme ve fikir özgürlükleri tanıyan bir özellik göstermiştir. Türkiyede demokratik bir açılım sağlayan bu Anayasa, sonraki dönemlerde, egemen sınıf temsilcileri tarafından, ortadan kaldırılması (tebdil ve ilga edilmesi!) gerekli bir engel olarak görülmüştür. 27 Mayıs'tan sonra ortaya çıkmış bir önemli gelişme, tekelci burjuvazinin etkinliğinin giderek (özellikle 1965'ten sonraki dömende) artması ve de hükümetler ve devlet kurumları üzerinde belirleyici bir rol kazanmasıdır. DPnin devamı olarak ortaya çıkan AP'nin Demokrat Parti'den en büyük farkı da bu noktada ortaya çıkmış, tekelci burjuvazi AP üzerinde tayin edici bir role sahip olmuştur. 27 Mayıs'tan sonra, yeni Anayasa ve yeni seçimlerin yapılmasının arkasından da siyasal yaşamdaki kargaşa devam etti ve bu dönem içerisinde iki askeri darbe teşebbüsü oldu. Yine aynı dönem içerisinde U-2 ve Küba olayları olarak bilinen olaylar meydana geldi. Ancak, bu dönem içinde meydana gelen en önemli olay kuşkusuz, 1964'te İnönü Hükümeti dönemindeki Kıbrıs Olayları ve ABD Başkanı Johnson tarafından İnönüye yazılan bir mektup ile Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesinin önlenmesidir. Johnson Mektubu kamuoyunda büyük bir tepkiyle karşılandı. Son derece kaba bir üslupla yazılmış olan mektupta İnönü'ye, Türkiye'nin ABD tarafından sağlanmış olan silahları, ABD'nin izni olmaksızın kullanamayacağı hatırlatılıyordu. Türkiye'nin emperyalizme bağımlılığını başka hiç bir olay, (hatta doğurabileceği sonuçlar bakımından çok daha önemli olan Küba Buhranı bile) bu kadar kuvvetle sergilememişti. Denebilir ki, bu olay daha sonraki yıllarda anti-Amerikan, anti-emperyalist bilinç ve hareketlerin büyük gelişme göstermesini önemli derecede etkileyen bir rol oynamıştır. Johnson Mektubundan sonra İnönü, Amerika'ya çağrıldı ve ikna edilmeye çalışıldı. İnönü, Amerika dönüşü ABD'nin tutumuna karşı olan tepkisini "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye bu dünyada yerini alır" diyerek dile getirmişti. Bunun arkasından İnönü Hükümeti hemen düşürüldü ve AP ağırlıklı S. Hayri Ürgüplü Hükümeti kuruldu. Adalet Partisinin başına o dönemde sürpriz bir gelişmeyle bir Amerikan şirketinin Türkiye temsilciliğini yapan Süleyman Demirel getirilmişti. Nihayet, 1965 yılında yapılan genel seçimleri S.Demirel'in Başkanlığındaki AP kazandı. Böylece, 1971'e kadar sürecek AP ve Demirel Hükümetleri dönemi başlıyordu. 1965 seçimlerinden 12 Mart 1971'e kadar süren Demirel Hükümetleri döneminde Türkiye çok önemli siyasal gelişmelere sahne olmuştur. 1965 seçimlerinin ortaya çıkardığı önemli bir olay, TİPin seçimlerden 15 milletvekili kazanarak çıkmasıyla, Türkiye tarihinde ilk defa sosyalist bir muhalefet hareketinin parlamentoda bu kadar güçlü bir şekilde temsil edilme olanağı kazanmasıdır. Bu olay, sonraki dönemlerde sosyalist muhalefet akımlarının kazanacağı aktivite ve etkinliğin ilk habercisiydi. Türkiye'de 1950'lerden sonra gelişen, emperyalizme bağımlı çarpık kapitalistleşme sürecinin yarattığı ekonomik ve sosyal sorunlar, 1965 sonrasındaki sosyalist muhalefet hareketlerinin etkinliğinin maddi temelini oluşturmuştur. Tarımdaki makinalaşmanın da etkisiyle çoğalan kırsal alandaki işgücü fazlası, şehirlerdeki sanayileşmenin yarattığı iş alanlarına kaymış ve bu olay şehirlerdeki işsiz kütlesini büyütmüş, büyük şehirlerin kenar semtlerinde geniş gecekondu bölgelerinin oluşmasını getirmiştir. Bu dönemde işçi sınıfı hareketi de 15-16 Haziran'da doruk noktasına ulaşacak şekilde gelişti. Öte yandan,1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük ortamı da toplumsal gerçeklerin, özellikle aydın ve gençlik kesimleri içinde daha iyi kavranabilmesinde ve sosyalist bilincin hızla yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bütün bu gelişmeler sonucunda emekçi halk kitleleri içinde büyük bir uyanış oldu. Özellikle gençlik ve aydınlar arasında U-2 olayı, Küba Krizi ve özellikle de Johnson mektubu nedeniyle gelişen anti-emperyalist bilinç, sosyalist düşüncelerle birleşerek mevcut Amerikancı sömürü düzenine ve Türkiye'deki Amerikan egemenliğine karşı büyük bir muhalefet hareketine kaynaklık etti. Anti-emperyalist, bağımsızlıkçı sol düşüncelerin bir çığ gibi gelişmeye başlaması, Türkiye'deki egemen sınıfları ve ABD Emperyalizmini rahatsız etti. Ve bu muhalefet hareketlerini bastırmak için polisiye baskı tedbirlerinin yanı sıra, emperyalizmin, bağımsızlık mücadelelerinin geliştiği bütün ülkelerde uyguladığı yöntemler gündeme geldi. Daha 1958'lerde gündeme getirilmiş olan dolaylı saldırı ve ayaklanmaları bastırma kuramları uyarınca, Türkiye'de kurdurulmuş olan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Türkiye'nin her tarafında örgütlendirilmeye başlanmıştı. CIA dolarlarıyla beslenen bu örgütler çevresindeki gerici güçler, sola karşı bir vurucu güç olarak kullanıldı. Bunlar, sokaklarda ellerinde bıçaklarla, makaslarla dolaşıyor, solcu olarak bilinen kişilere saldırıyor, saçları, favorileri uzun olan gençleri komünistlikle(!) suçlayarak, döverek, saçlarını bıyıklarını kesiyor, Amerika'ya karşı yapılan her gösteriyi, her toplantıyı basıyor, terör estiriyorlardı. 1965 yıllarından sonra ilk yıllardaki siyasi cinayetlerin büyük çoğunluğu bunlar tarafından işlenmiştir. Bu gerici güçler daha sonraları 1944'deki ırkçılık davası sanıklarından A.Türkeş'in başkanı olduğu MHP etrafında toplanmaya başladı. Böylece, Amerikalıların Türkiyede bir Türkçülük hareketinin geliştirilmesi için çaba göstermeleri gibi, ilginç bir gelişme yaşanmıştır. AP Hükümeti, başından beri sola karşı ve reaksiyoner gerici - hareketler örgütlendirilmesi ve bu yolla Türkiye'de gelişen bağımsızlıkçı sol hareketlerin bastırılması politikalarını benimsemiştir (2) Gelişen sol hareketlere karşı sağ güçlerin örgütlenmesi önerisinin, Amerikalılar tarafından kurdurulan, Özel Harp Dairesi Başkanı C. Akyol tarafından getirildiği ve bu fikrin AP tarafından kabul edildiği bilinmektedir. Bu şekilde Türkiye çapında MHP'ye bağlı olarak komando kampları açılmış, burada toplanan "muhariplere" silah kullanma, adam boğma-öldürme, miting dağıtma dersleri verilmiştir. Bu kampların masraflarının nereden sağlandığını soran bir gazeteciye MHP Başkanı Türkeş, "hayırsever vatandaşlardan" cevabını vermiştir. Bu "hayırsever vatandaşlar" içinde büyük toprak ağaları ve tekelci sermaye çevreleriyle beraber "hayırsever" Amerikan vatandaşlarının(!) da önemli bir yer tuttuğuna şüphe yoktur. Bu tarihlerden sonra Amerika'ya karşı yapılan her bağımsızlıkçı gösteri ve eylemin karşısında kendilerini "milliyetçi" olarak gösteren bu "komando"lar çıkarılacaktır. İzinli gösteriler, mitingler basılmış, grev yapan işçilerin, haklarını arayan köylülerin, "Bağımsız Türkiye" diye bağıran, 6. Filo'yu protesto eden gençlerin üstüne bu "komando"lar sürülmüştür. Bu yönüyle 1980'lere gelirken Türkiye'nin girdiği iç savaş ortamının başlangıcını da oluşturan, 1965 sonrasındaki olayların başlaması ve gelişmesini kısaca hatırlatmakta fayda vardır. 1965 sonrasında, siyasal mücadelede şiddet yöntemleri ilk kez gerici, sağcı örgütlerce kullanılmaya başlanmıştır. 1965 yılında Kızılay'da "Dönüşüm" isimli bir dergiyi satan gençlere sağcı militanların saldırısıyla bu tür olayların ilk örneklerinden biri yaşanıyordu. O yıllarda bu tür olaylar, örneğin TİP kongrelerinin ve toplantılarının taşlı-sopalı saldırılarla basılması vb. şeklinde sık sık tekrarlanmıştır. 1966'da SBF'de Mehmet Ali Aybar'ın verdiği bir konferans da aynı şekilde saldırıya uğradı. Yine aynı yıl, Amerika'yı protesto etmeyi amaçlayan mitingleri bastılar. Devrimci Gençler, Ankara, İstanbul ve İzmir'de 6. Filo'nun Türkiye'ye gelişini protesto eden gösteriler düzenlerken, gericiler aynı günlerde "komünizmi tel'in mitingleri" düzenlemekteydiler. 1967 yılına gelindiğinde olayların ve saldırıların tırmanmağa başladığı görülür. 30 Ocak 1967'de sağcılar İTÜ'yü bastılar ve öğrenci lokalini tahrip ederek onlarca öğrenciyi yaraladılar. 1968 yılında Avrupa'da kurulu düzenlere karşı yükselen gençlik olayları, Türkiye'deki gençlik eylemlerini de kuşkusuz etkiledi. Türkiyedeki gençlik eylemleri gerici güçlerin baskı ve saldınlarıyla bastırılmak istendi. Buna rağmen, anti-emperyalist bir doğrultuda giderek güçlenmeye ve etkinliğini artırmaya devam etti. Sol düşünceler karşısındaki tahammülsüzlük ve saldırganlık o düzeydeydi ki, Mecliste bir avuç TİP'li milletvekilinin Amerikancı sömürü düzenini sergileyen konuşmalarına bile tahammül edemiyorlardı. Ve TiP'li milletvekilleri AP'liler tarafından dövülerek linç edilmeye çalışılıyorlardı. Öte yandan, her türlü yasal-izinli kitle gösterisi gerici güçlerin saldırısına uğruyordu. 24 Şubat ve 29 Nisan'daki "Anayasa" ve "29 Nisan Olaylarının Yıl Dönümü" mitinglerinde de saldırdılar. Aynı yıl düzenlenen 6. Filo'yu Protesto mitinglerinin hemen hepsi milliyetçiliği ve Müslümanlığı kimseye bırakmayan gericilerin saldırısına uğramıştı. 1968 yılı Temmuz ayında 6. Filo'nun İstanbul'a gelmesi dolayısıyla düzenlenen eylemler karşısında AP iktidarı sert önlemlere başvurdu ve polisin İTÜ Yurduna yaptığı saldırı sonucunda devrimci öğrenci Vedat Demircioğlu öldü. Vedat Demircioğlu, devrimci gençlerin anti-emperyalist mücadelesinde 12 Mart'a kadar sayısı 21'i bulacak olan şehitlerinin ilkiydi. Vedat Demircioğlu'nun öldürülmesi, gençliğin anti-emperyalist mücadelesini geriletmedi; aksine gençliğin yurtseverlik duygularını güçlendirdi; Vedat'ın adına marşlar bestelendi; resimleri, afişleri yıllarca ellerden düşmedi. Konya'da ise, polisin işini Komünizmle Mücadele Derneği almıştı. Bir gün sonra yapılacak olan "Amerikan Emperyalizmini Telin" mitingini engellemek için Komünizmle Mücadele Derneği üyeleri gazetelere, orduevine, öğretmenler derneği ile TİP il merkezine saldırdılar. 6. Filo'nun protesto edilmesi eylemleri karşısında gericilerin tepkileri İstanbul ve İzmir'de de sürdü. İstanbul'da gericilerin elindeki MTTB binasının tepesine yerleştirilen hoparlörden sürekli olarak, "İmanlı ve Allahını seven vatandaş! Komünistlere, kızıl uşaklara karşı bugün cihat günüdür" diye anonslar yapıldı. İzmir'de ise, 28 Ağustos 1968'de İzmir Limanı'na gelen 6. Filo öğrenciler tarafından protesto edilirken, sağcılar gençlerin üzerine saldırdılar ve ikisi ağır olmak üzere 13 kişiyi yaraladılar. 1969 yılının Şubat ayında, siyasal tarihimize "Kanlı Pazar" olarak geçen olay meydana geldi. 16 Şubat günü ilerici kuruluşlar tarafından, "Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü" düzenlenmişti. Aramco ile ilişkileri bilinen M. Şevket Eygi'nin Bugün gazetesinin 16 Şubat tarihli sayısındaki başyazısı şu sözlerle bitiyordu:
O gün silahlar Allah yolunda değil, Amerikan uşaklığı yolunda patladı! "Emperyalizme Karşı Mustafa Kemal Yürüyüşü"ne katılan onbinlerce yurtseverin üzerine, gerici güçler böyle taş ve sopalarla, silahlarla saldırtıldı. Taksim Alanı'na giren miting kolunun üzerine bomba atıldı. Saldırı sonucunda Turan Erdoğan ve Turgut Aytaç öldüler ve yüzdört kişi de yaralandı. Bu olaydan sonra 3 Mayıs günü, gericiler bu kez
Yargıtay Başkanı İmran Öktem'in cenazesine saldırdılar. Böylece, daha 1969 yılının sonu gelmeden 8 devrimci öğrenci gericiler ve polis tarafından vurulup öldürülmüştü. Bu olaylar, saldırılar ve cinayetler 1970 yılında da tırmanarak devam etti. 13 Nisan 1970'te Dr. Asteğmen Necdet Güçlü, Üllkü Ocakları Derneği Başkanı tarafından öldürüldü. Hüseyin Aslantaş, Nail Karaçam, İlker Mansuroğlu, Şener Erdal, Niyazi Tekin... 1970 yılı içinde faşistler tarafından öldürülen devrimci gençlerdi. 1969 yılından sonra devrimci öğrencileri öldürme görevini, Komünizmle Mücadele Derneği üyelerinden MHP'lilerin devraldığı görülüyordu. 1969 ve 1970 yıllarındaki cinayetlerin çoğu bunlar tarafından gerçekleştirildi. Böylece, 12 Mart'a gelinceye kadar 20'ye yakın devrimci öğrenci, gerici-faşist güçlerce öldürülmüş oluyordu. Bütün bu olaylar sırasında 1970 yılının sonlarına kadar, hemen hemen hiç sağcı öldürülmemişti. 1970'in sonlarına doğru, sağcıların ölümüyle sonuçlanan bir iki istisna olay ise, 12 Mart'ın hemen öncesine rastlamaktadır. Bu olaylar da şu şekilde meydana gelmiştir: 21 Eylül 1969'da, İstanbul MTTB binasında patlayıcı madde imal ederken ağır yaralanan lise öğrencisi Mustafa Bilgin'in ölümü, 23 Mart 1970'de Ankara Yüksek Öğretmen Okulu'nda çıkan olaylar sırasında tabancayla yaralanan Süleyman Özmen'in ölümü; 18 Haziran 1970'de Ankara'da komandoların elindeki Site Öğrenci yurdunda nöbet beklerken Ülkü Ocakları üyesi Zeki Erdoğan'ın öldürülmesi (komandolar daha sonra Zeki Erdoğan'ın kazayla vurulduğunu iddia ettiler ve arkadaşı Muzaffer Sözügüzel, Z. Erdoğan'ı öldürmekten yakalandı ve suçunu itiraf etti). 23 Kasım 1970'de, Ankara'da Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'nda öğrenci olan Dursun Önkuzu'nun okulda çıkan olaylar sırasında 5. kattan düşerek ölmesi. Görüldüğü gibi, ölen 4 sağ görüşlü öğrenciden biri arkadaşı tarafından (kendi iddalarına göre kazayla), biri patlayıcı madde imal ederken meydana gelen kaza sonucunda, ikisi de okullardaki olaylar sırasında meydana gelen çatışmalarda ve o sırada ortaya çıkan karışıklık sonucu düşerek ölmüştür. Buna karşılık 21 solcu genç, silahlı saldırılar sonucu öldürülmüştür. Bütün bunlar, ülkemizde toplumsal-siyasal olaylara şiddeti ilk defa kimlerin karıştırdığını, kimlerin başlattığını açık olarak gözler önüne sermektedir. Ancak olayların başladığı dönemde herkesin gözü önünde meydana gelen bu olaylar, zamanla unutturulmak istenmiştir. Zamanla kimin haklı, kimin haksız olduğu, kimin ne için mücadele ettiği, kimlerin emperyalizme uşaklık yaptığı unutulmakta, herşey bir demagoji ortamında ve yaratılan kargaşa ortamının toz dumanı arasında kaybolmaktadır. Yasal mitingleri basarak, cinayetler işleyerek olayları başlatanlar, zamanla davacı-mazlum pozuna bürünebilmekte; "komünistlerin saldırılarına karşı kendilerini korumak zorunda kaldıklarını" ileri sürebilmektedirler. Pentagon, Amerikan Kontr-Gerilla kuramcılarından F. A. Lindsay şöyle diyor:
İşte, Amerikan Kontr-Gerilla teorileri uyarınca kurulan, Özel Harp Dairesi tarafından örgütlendirilip yönlendirilen gerici-faşist güçlerin saldırılarının arkasında yatan hesap budur. Onlara göre başlangıçta saldırıları kimin başlattığı, kimin haklı kimin haksız olduğu hiç önemli değildir. Yasal mitingleri basarsın, vurursun, öldürürsün... Herkesin can derdine düşüp, canından bezdiği bir ortamda bunlar unutulur gider! Halk en çok saldırgan olan tarafı tutacaktır... Faşistlerin Pentagon ideologlarından öğrendikleri mantıkları kısaca budur. Doğaldır ki bu hesaplar her zaman tutmaz. Türkiye'de olduğu gibi, faşistlerin tecrit olmaları durumunda bu kez onları kurtaracaklar ortaya çıkar. Faşistlerin yarattığı terör ortamı bahane edilerek ve sözde "anarşiyi sona erdirerek, huzuru temin etmek için ordu devreye girer, sıkıyönetim bildirileri ve sıkıyönetim mahkemelerince herşey tersyüz edilir... Bu kez faşist bir cuntanın karanlığında duyulan tek ses, tüm saldırı ve cinayetleri başlatanları devlet kuvvetlerine yardımcı olarak ilan eder; her şey devrimcilerin üstüne yıkılır...12 Mart'ta ve 12 Eylül'de olanlar bundan başka nedir? Öte yandan, 1965-1971 yılları arasında AP hükümeti dönemlerinde meydana gelen saldırılar ve faşist-gerici güçlerin yarattığı olaylar bir yönüyle de 1980'lere gelinirken aynı güçler tarafından sergilenen faşist terör ve katliamların bir habercisi niteliğini de taşımıştır. Maraş'ta, Çorum'da, Ankara ve İstanbul'da yaratılan bütün büyük katliamların adeta küçük birer örnekleri sayılabilecek olayları, 12 Mart öncesi Türkiye'sinde bol bol bulmak olanaklıdır. Bu yüzden söz konusu olaylar, 1980 öncesindeki iç savaş ortamının başlangıcını teşkil etmiştir demek yanlış olmayacaktır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bir ülkede gelişen sol muhalefet hareketinin, bu şekilde örgütlendirilmiş gerici faşist güçlerin saldırı ve cinayetleriyle önlenmeye çalışılmasının, o ülkede iç savaşa giden yolu açmaktan başka bir sonuç vermeyeceğini ve bunun Pentagon ve CIA uzmanlarınca seçilmiş bir iç savaş çıkarma yolu olduğunu unutmamak gerekir. Eğer ülkede demokrasi olacaksa, yönetimde olanların düşüncelerine katılmayan, varolan düzenden farklı bir düzen isteyen siyasi akımlar da varolacaktır. Demokratik bir ülkede işçiler, köylüler ve memurlar kendi haklarını savunacaklar; tıpkı TÜSİAD gibi, Odalar Birliği gibi, kendi çıkarlarını savunabilmek için örgütlenecekler; o ülkenin gençleri ve aydınları daha farklı bir düzen istiyorlarsa, sosyalizmi istiyorlarsa, ülkelerinin Amerika'nın sömürgesi olmasını istemiyorlarsa, o uğurda mücadele edebilecekler; fikirlerini açıkça savunabilecekler; mitingler - gösteriler - yürüyüşler - toplantılar düzenleyebileceklerdir. Devletin, iktidarların görevi, onların bu haklarını kullanabilmeleri için gerekli önlemi almaktır. Nasıl yaşamak istediğine, bu ülkede nasıl bir düzen olmasını tercih ettiğine halk kendisi karar verebilmelidir. Halk Amerikalıları istemiyorsa, Amerikalılar gitmelidir; halk sosyalizmi istiyorsa, sosyalizm kurulmalıdır. Halkın kendi geleceğini ve yönetimini bizzat kendisinin belirlemesi demek olan demokrasinin gereği budur. Aksi halde demokrasiden söz edilemez. Aksi halde, yani Türkiye'de olduğu gibi egemen sınıfların çıkarlarına uymayan bağımsızlıkçı sol düşünceler halk tarafından benimsenmeye başlayınca, bu akımları boğmak için baskı ve şiddet yöntemlerine başvurulursa; bu amaçla gerici-faşist paramiliter örgütler kurdurulup, bunlar aracılığıyla yasal miting ve yürüyüşler basılır, sol düşünceli insanlar birer birer, üçer beşer vurulup öldürülürse, devletin güvenlik kuvvetleri saldırganları korur ve destekler; saldırıya uğrayanları, bu saldırılara karşı kendisini savunmak zorunda kalanları daha çok ezmeye çalışırsa; bu politikaları uygulayanlar bizzat kendileri siyasal mücadeleye şiddeti sokuyorlar ve iç savaşı kendi elleriyle gündeme getiriyorlar demektir. Ve hiç unutulmamalıdır ki, sonucun her zaman 12 Mart ve 12 Eylül'deki gibi olmaması, silahın bir gün geri tepmesi de mümkündür... 1965 sonrası, AP iktidarları döneminde gözlenen önemli bir gelişme de, emperyalist tekellerle ilişkiler içerisinde güçlenen tekelci burjuvazinin ekonomik ve siyasal gücünün artması ve AP içerisinde ve ülke yönetiminde belirleyici bir duruma yükselmesidir. Bu gelişmenin emperyalizmin ülke yönetimindeki etkinliğinin pekiştirilmesi anlamına geldiğine de önceki bölümlerde işaret etmiştik. Emperyalistler, geri kalmış ülkelerdeki yatırımlarında kendileriyle işbirliği yapan çevrelerin ülke içinde güçlendirilmesi ve ülke yönetiminde etkinliklerinin artırılması hesaplarını da göz önünde tutmaktadırlar. Daha önce bir bölümünü aktardığımız Rockefeller tarafından Başkan Eisenhower'e yazılmış mektupta bu konuda şu görüşlere yer verilmiştir:
Türkiye'nin açıkça adından bahsedilerek yazılan bu mektuptaki özellikle, "ABD ile işbirliğine hazır yerli iş adamlarının ilgili ülkelerin ekonomisindeki kilit noktaları ele geçirmeleri ve buna dayanarak politik etkinliklerini artırmaları" ifadeleri dikkat çekicidir. Anlaşılan olay, ABD ile işbirliğine hazır bir kısım sermaye çevresinin ABD tekellerinin yatırımlarına ortak edilerek desteklenmesi ve bu şekilde yerli bir tekelci burjuva kesiminin güçlendirilmesi olgusudur. Bu şekilde geliştirilen yerli-tekelci burjuvazi, AP iktidarı döneminde hesaplandığı şekilde, AP üzerinde ve dolayısıyla ülke yönetimi üzerinde etkin duruma geçmiştir. Bu gelişme ülkemizdeki geleneksel hakim sınıf ilişkilerinin bileşiminde önemli bir değişikliği ve çıkar çekişmelerinin keskinleşmesini de beraberinde getirmiştir. Tekelci burjuvazinin AP politikaları üzerindeki etkinliği ve ekonomik krizin giderek derinleşmesi karşısında getirilen önlemlerin, hakim sınıflar içindeki tekel dışı unsurların aleyhine ve tekelci kesim lehine özellikler taşıması, AP içerisinde ittifak halinde bulunan kesimler arasında çelişmelerin ortaya çıkmasına yol açarken, tekel dışı kesimlerin 1969 seçimlerinden sonra AP'den ayrılmalarına ve MNP ve DP olaylarının gündeme gelmesine de yol açmıştır. Hakim sınıf kesimleri arasındaki bu çatlamanın 12 Mart'ın gündeme gelmesinde önemli bir rol oynadığını söylemek mümkündür. Tekelci burjuvazi, o zamana kadar ABD ile kendisi gibi doğrudan bir çıkar ilişkisi içinde bulunmayan tekel dışı sermaye kesimleri ve toprak ağalarıyla bir ittifak içinde iktidar olma olanağını elinde tutabiliyordu. Özellikle kırsal kesimlerde ya da taşrada halk üzerinde daha çok tekel dışı kesimlerin etkinliği vardır ve bu ittifakın kopmasıyla, bu ilişkiler yoluyla elde edilen iktidar etkinliğini kaybetme durumunun ortaya çıkması, tekelci burjuva kesimlerini askeri darbe tercihine yöneltiyordu. Tekelci burjuvazinin bu darbe eğilimi, işbirliği içinde bulunduğu emperyalist tekellerin ve ABD emperyalizminin tercihi ile birleşerek 12 Mart'ı gündeme getiren en önemli etkenlerden birini oluşturmuştur. Türkiye'de emperyalizmin ve egemen sınıfların 12 Mart'ta bir askeri darbeye yönelmelerinde kuşkusuz ki,1965 sonrasında gelişen devrimci muhalefeti bu yolla bastırmak ihtiyacı duymalarının da çok önemli bir rolü vardır. Gerçi Türkiye'de gelişen sol muhalefet hareketi, kısa dönemde, egemen sınıflar açısından iktidarlarını tehlikeye düşürebilecek bir boyutta değildi. Ama ABD Emperyalizminin dünya çapındaki tecrübeleri ve geliştirilen ayaklanmaları bastırma kuramları bu şekilde bağımsızlıkçı, anti-emperyalist bir doğrultuda gelişen muhalefet hareketlerinin daha başlangıçta ezilmesi gereğini ortaya koymaktaydı ve AP iktidarı eliyle ve hele MHPli "komandolar" yardımıyla bu işin başarılamayacağı 1970 yılına gelindiğinde yeterince anlaşılmış durumdaydı. Gerçekten, 1965'lerden sonra gelişen sol muhalefet akımları güçlü bir gelişme potansiyeli taşıyordu. Özellikle anti-emperyalist, anti-Amerikancı bir doğrultuda gelişen devrimci gençlik hareketi DEV-GENÇ'le çok büyük bir etkinlik kazanmıştı. DEV-GENÇ'in özellikle anti-emperyalist eylemleri bütün toplum kesimleri içinde çok büyük yankılar buluyordu. Bu etki öyle büyük boyutlara ulaşmıştı ki, Demirel Hükümeti bile Amerikalıların taleplerini yerine getirmekte zorluk çekiyor, 6. Filo'nun bir süre Türk karasularına gelmemesini Amerikalılardan rica ediyor, ABD'nin haşhaş ekimini yasaklaması talebini yerine getiremiyordu. DEV-GENÇ halk içinde adeta bir efsane haline getirilmişti. Türkiye'de anti-emperyalist uyanışın ve bu doğrultuda gelişen devrimci mücadelenin önüne geçilmediği takdirde, Türkiye'deki Amerikan çıkarlarının büyük bir tehlike ile yüz yüze geleceği açıkça görülebiliyordu. Öte yandan işçi ve köylü hareketleri de Türkiye tarihindeki en üst boyutlara ulaşmıştı. Kavel grevinden başlayarak en geniş boyutlara yükselen işçi sınıfı mücadelesi, 15-16 Haziran ile doruğuna ulaşırken, DİSK bu mücadelenin örgütsel ifadesi olarak ortaya çıkmıştı. 12 Mart'tan önceki yıllarda işçilerin mücadelesini bastırmak için yapılan baskı ve saldırılar sırasında işçi Satılmış Tepe, işçi Mehmet Çavdar, işçi Şerif Aygün, işçi Yaşar Yıldırım, işçi Mustafa Baylan, işçi Mehmet Kıdak, sendikacı Necmettin Giritlioğlu, sendikacı Hıdır Altınay hayatlarını kaybetmişlerdi. Aynı dönemde köylü hareketleri de geniş boyutlara ulaşmıştı. Küçük üreticilerin, ürünlerinin daha adil bir şekilde değerlendirilmesi, kredi vb. talepleri için yaptıkları miting ve yürüyüşler, topraksız köylülerin toprak talepleri etrafındaki eylemleri ve toprak işgalleri Anadolunun her tarafını kaplamıştı. Aynı dinamizm, aynı canlılık toplumun her kesiminde görülüyordu. Memurlar, öğretmenler, hatta toplum polisleri bile yürüyüş ve mitingler yapıyor, haklarını arıyor, talepler ileri sürüyorlardı. Hatta valiler, Yargıtay üyesi yüksek yargıçlar bile miting ve yürüyüşler düzenlemişlerdi. İşte bütün bu toplumsal dinamizm ve büyük uyanış, egemen sınıflar için ezilmesi ve yok edilmesi gereken bir şey olarak görüldü. 12 Mart'ın Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, bu gereksinmeyi "Toplumsal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı"(6) diye ifade ediyordu. Bu durumda, egemen güçlerce toplumsal uyanışın seviyesini ekonomik gelişmenin seviyesine göre geriletmek gerekiyordu ki, bu da toplumsal uyanış hareketlerinin ezilmesini "gerektiriyordu". Bugün, 12 Mart üzerindeki ABD rolü hemen her çevre tarafından açıkça ifade edilir hale gelmiştir. İ. Sabri Çağlayangil'in, "CIA altımızı oymuş" sözünden, Demirel'in, "12 Mart'ta ABD vardır" vb. şeklindeki sözlerine kadar pek çok tanıklık ve belge daha şimdiden ortaya çıkmış durumdadır. İngiltere'de yayınlanan Daily Telegraph gazetesinde yayınlanan bir belgede de 12 Mart, CIA'nın dünya çapında gerçekleştirdiği darbeler arasında gösteriliyordu. İ. Sabri Çağlayangil, İran'a yaptığı bir gezi sırasında, (12 Mart'tan kısa bir süre önce) İran Şahı'nın kendisini "CIA'nın askerlere birşeyler yaptıracağını duyduğunu söyleyerek uyardığını, İsmail Cem'le yaptığı bir söyleşide anlatıyordu.(7) Gerek Çağlayangil, gerekse Demirel Amerika'nın 12
Mart'tan önce kendi izledikleri politikalardan hoşnut olmadıklarını,
örneğin, haşhaş ekiminin yasaklanması gibi bir takım isteklerini yerine
getiremediklerini ifade ediyorlar ve bu nedenle Amerika'nın 12 Mart'ın
gerçekleştirilmesini sağladığını söylüyorlar. Ancak bütün bunlardan, AP Hükümetinin ve Demirel'in anti-emperyalist bir tutum ve politika takip ettiği sonucunu çıkarmak söz konusu olamaz. Amerika kendi adamlarını da -gerektiği zaman- harcamaktan (hatta bir dediklerini iki etmeseler bile) hiç çekinmemiştir. Amerika'nın ve yerli işbirlikçilerinin 12 Mart'tan beklediği, ekonomik gelişmenin ilerisine geçtiğini düşündükleri sosyal uyanışın durdurulması, ekonomik gelişmenin (daha doğrusu tekelci burjuvazinin gelişmesinin) önündeki engellerin temizlenmesi ve bu amaçla gerekli Anayasa değişiklikleriyle yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesiydi. 12 Mart faşizmi bütün bunları yerine getirmeye çalıştı. Elbette 12 Mart'ın ünlü Başbakanı Nihat Erim'in ilk yaptığı, Amerikalı efendilerin acil talebi olan, haşhaş ekiminin yasaklanmasını gerçekleştirmek oldu. l2 Mart'ın hemen arkasından, ordu içindeki muhalif unsurlar tasfiye edildi. Sıkıyönetim ilanı ile birlikte de ünlü balyoz hareketi başlatıldı. Sendikaların faaliyetleri durduruldu, grevler yasaklandı. TİP ve DEV-GENÇ kapatıldı, diğer tüm ilerici derneklerin çalışmaları durduruldu. 12 Mart radyodan Silahlı Kuvvetler adına okutulan ünlü muhtıra ile başlatılmıştır. Muhtıranın okunmasıyla birlikte Demirel hiç bir direnme göstermeksizin, hemen Başbakanlıktan istifa etti. Bu, bir ülkenin tüm iktidar yetkileri verilmiş Başbakanının, kendi emrinde olması gereken memurlarına boyun eğmesinden başka birşey değildi. CHP'nin de 12 Mart generallerinin karşısında teslim olması üzerine, geriye bir tek sol muhalefet kalıyordu. (Faşistler zaten 12 Mart ile birlikte, görevlerini tamamladıkları düşüncesiyle ortadan çekilmişlerdi.) Böylece, 12 Mart'ın karşısında sadece devrimciler kaldı. Ve 12 Mart faşizmi sol muhalefeti ezme görevini rahatlıkla yerine getirmeye başladı. Sıkıyönetim ilan edildi, devrimci gençler, yurtseverler, aydınlar, sanatçılar zindanlara dolduruldu; işkencelerden geçirildi, kurşuna dizildi, asıldı; sol yayınlar yasaklandı, toplatıldı, yakıldı... Anayasa değişiklikleri yapıldı... ve egemen sınıfların, emperyalistlerin "sosyal uyanışı durdurma talebi" bu şekilde gerçekleştirilmeye çalışıldı. Ancak 12 Mart'ın kendisinden beklenenleri tam sağlayabildiği söylenemez. Başarılabilen en önemli şeylerden biri, sosyalist-devrimci muhalefet akımlarının, devrimci örgütlerin dağıtılmasıdır. Devrimci muhalefet hareketlerinin bütün ileri unsurları zindanlara dolduruldu, işkenceden geçirildi ve bir çoğu vurularak ya da asılarak öldürüldü. Bunun sonucu olarak 1974'ten sonra sol muhalefet içinde uzunca bir dönem dağınıklık egemen oldu.
|
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org