|
|
|
|
10. DOLAYLI SALDIRIDAN İÇ SAVAŞA Buraya kadar ortaya koyduğumuz konularla ilgili olarak, özellikle "Dolaylı Saldırı Kuramı" ve "Kontr-Gerilla" konusunda bazı düşüncelerin -itirazların- ileri sürülmesi mümkündür. Nitekim bu kavramlar çerçevesi içerisinde geliştirilen mücadele anlayışlarının ve örgütlerin, "düşman kuvvetlerinin ülkemizi işgal etmeleri tehlikesine karşı ve böyle bir işgal durumunda bağımsızlığımızı koruma amacıyla geliştirildiği; Özel Harp Dairesinin bu amaçla kurulduğu" şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. 1959 yılında Türk ve Amerikan Dışişleri Bakanları arasında imzalanan "Dolaylı Saldırı Kuramı"nın kabul edildiği anlaşmada da: "Birleşik Devletler Türkiye'nin siyasal bağımsızlığına (!...) ve toprak bütünlüğüne yapılacak her türlü tehditi, |
![]() |
|
gayet ciddi bir şekilde tetkik edecek (...) ve doğrudan
doğruya ya da dolaylı saldırı, sızma, yıkıcı faaliyetler ve sivil saldırı
durumlarında ABD, Türkiye'ye müdahalede bulunacak ya da yardım
edecektir."(*) şeklinde ifadeler yer almaktadır. Görüldüğü gibi, burada ilk bakışta Türkiye'nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne yönelik bir dış saldırı durumundan söz edildiği izlenimi çıkarılabilmektedir. Ancak hemen arkasından "dolaylı saldırı", "sivil saldırı", "sızma" ve "yıkıcı faaliyetler" gibi, her yöne çekilebilecek ifadelere yer verilmektedir. Bu ifadelerin, kolaylıkla iç politika anlaşmazlıklarını kapsayacak biçimde yorumlanabileceği, hükümetlerin ya da Amerikalıların her türlü muhalefet hareketini, hatta reformcu hareketleri bile, anlaşmada sözü edilen türden bir "yıkıcı faaliyet", bir "dolaylı saldırı" olarak görebileceği ve bunlara karşı, dış düşmanlara karşı geliştirildiği söylenen yöntem ve araçlarla müdahalede bulunabileceği ortadadır. Uygulamada, Kıbrıs buhranı sırasında Amerikalıların isteklerinin dışına çıkmaya kalkan İnönü'nün, İran petrollerini devletleştirmeye kalkan Musaddık'ın bile, bu kapsam içinde görülerek, ABD'nin bunları düşürmek üzere müdahalede bulunduğu bilinmektedir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları arasında yer alan İsmet İnönü bile "yıkıcı" olarak görüldükten sonra, bu kapsam içinde görülmeyecek tek bir dürüst yurtsever insan bulunamaz. Gerçekte, Amerikan çıkarlarına ve Amerikancı yönetimlere karşı gelişen her türlü muhalefet hareketi, kendi çıkarlarına yönelik "dolaylı bir saldırı" ve "yıkıcılık" olarak görülmekte ve bu hareketleri ezmek için her yola başvurulmaktadır. Amerikalıların geliştirdiği "'dolaylı saldırı", "sızma" ve "yıkıcılık" kavramları, ABD ideolojisi ile yetiştirilmiş az gelişmiş ülke yöneticilerinin ve generallerinin adeta resmi ideolojisi haline gelmiştir. Bunlar her fırsatta, "çağımızda artık savaşların şeklinin değiştiğini; şimdi artık düşmanın doğrudan saldırmak yerine içimize sızarak ülkemizi içerden yıkmaya, bölüp parçalayıp sonra da lokma lokma yutmaya çalıştıklarını; içimizdeki bu hainlere karşı uyanık olmak ve onların kafasını ezmek gerektiğnıi" tekrarlayıp dururlar. Bu bakış açısının kendilerine Amerika'da, Panama'da, "Southern Command" ve "Fort-Bragg" okullarındaki kurslarda ezberletildiğine şüphe yoktur. Peki, kimdir bu içimizdeki düşmanlar? Bu sorunun cevabı gününe göre ve iktidardakilere göre değişir ve her şey Amerikalıların ve Amerikan çıkarlarına sığınanların takdir ve insafına kalmıştır. İktidardakilerin savunduğu görüşlerin tersini savunan herkes bu suçlamaya muhatap olabilir. İktidardakilerin yürüttüğü ekonomi politikalarını eleştirmek; yabancı sermayeye dayalı bir kalkınmaya karşı çıkarak, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızın millileştirilmesini istemek; Amerikan üslerine ve ikili anlaşmalara karşı çıkmak, IMF'ye karşı çıkmak, ülkenin bağımsızlığını istemek, içimizdeki düşman olarak suçlanmak için yeter de artar bile. Hatta bazen, Amerikancı generallerce hazırlatılmış bir Anayasaya "hayır" denmesini istemek bile (isterseniz zamanında başkalarını aynı şekilde bol bol suçlamış bir eski Başbakan olunuz!) ülkemizi bölüp parçalamak isteyen bir vatan haini olarak suçlanmanız için yeterli bir sebeptir. Bu şekilde geliştirilen "iç düşman" ve "dolaylı saldırı" kavramlarının bir iç politika malzemesi olarak geliştirilmesi, iç siyasette şiddetin kapılarını açan bir olgu haline gelirken, aynı zamanda iç savaşların tohumları da atılmış olmaktadır. Çünkü bu anlayış beraberinde, mevcut düzene ve yönetimlere karşı gelişen her türlü muhalefet akımlarının, ABD dolarları ile yetiştirilip, yarı askeri örgütlerde toparlanmış "muharip"ler vasıtasıyla bastırılmasını da gündeme getirmektedir. Sosyal farklılaşmaların, sınıf ayrılıklarının en uç noktalara ulaştığı, Amerikancı yönetim ve düzenlerin egemen olduğu bir toplumda, muhalefet akımlarının kökleri toplumun en derin noktalarına kadar iner. Böyle bir toplumda gelişen sol muhalefet hareketleri, iç düşman olarak görülüp, "yarı askeri" "yarı sivil" örgütler vasıtasıyla provakasyonlarla, katliamlarla, şiddete başvurarak bastırma yoluna gidilirse, şiddet giderek toplumun bütün katlarına ve en derin noktalarına yayılır ve giderek tüm siyasal yaşama egemen olur. Bu durumda, sosyal ve siyasal mücadelenin bir iç savaş yönünde gelişmesi kaçınılmaz bir şeydir. Bu, bir bakıma, 1965 yıllarında gelişen anti-empeıyalist sol muhalefet akımlarını, "komando" kamplarında yetiştirilen "muharip"ler vasıtasıyla bastırma çabalarıyla başlayıp; faşist cinayet ve katliamlardan" gecekondu mahallelerindeki çatışmalardan, Maraş ve Çorum olaylarından geçerek nihayet 1980'lerde bir iç savaşın eşiğine kadar süren yakın tarihimizdeki gelişmelerin en özet ifadesidir. (*) Ş.S.AYDEMİR'den aktaran: M.ERDOST, Ülke, sayı 1, s.77 |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org