9. TÜRKİYE'DE KONTR-GERİLLA VE ABD İLİŞKİLERİ

1959 yılında Türkiye ile ABD arasında "Dolaylı Saldırı Anlaşması" imzalanmıştı. Demokrat parti yönetimi bu anlaşma uyarınca; Türkiye'de yönetime karşı ı    etime karşı ini ve bunların da "Ayaklanmaları Bastırma Kuramı" ya da "Kontr-gerilla Teori ve Pratiği" başlıkları altında toplandığını görmüştük.

1959 yılında ABD-Türkiye arasında imzalanmış olan "Dolaylı Saldırı Anlaşması" uyarınca, Genelkurmay'a bağlı bir Özel Harp Dairesi kurulmuş ve yine Amerikalıların önerisi ile Özel Harp Dairesi'ne bağlı ve tamamen sivillerden oluşan bir örgüt, kontr-gerilla oluşturulmuştur. Özel Harp Dairesi o dönemde Amerikan Yardım Heyeti (Jusmat) ile aynı binada çalışıyor ve masrafları ABD tarafından karşılanıyordu.

  İşin ilginç yanlarından biri, dönemin başbakanının böyle bir örgütün varlığından 1974 yılında Kıbrıs olayları nedeniyle, Amerikan yardımının kesilmesi ve bu yüzden Genelkurmay Başkanlığı'nın bu örgüt masraflarını karşılamak için örtülü ödenekten yardım istemesi üzerine haberdar olmasıdır. (Zira, devlet kayıtlarında böyle bir örgütün bahsi geçmiyordu ve devlet bütçesinde "faslı" da yoktu.)

Kontr-gerilla ve karanlık eylemleri daima yoğun bir tartışma konusu olmuş ve ülkemizdeki gelişmelerde karanlık bir yer işgal etmiştir. CHP eski Genel Başkanı ve eski Başbakan Bülent Ecevit, 7 Mayıs 1977 tarihinde Cumhurbaşkanlığı makamına gönderdiği mektubunda, bu konu ile ilgili olarak şu açıklamalarda bulunuyordu:

"Söz konusu örgüt, gerilla ve kontr-gerilla savaşları için ve her türlü yer altı faaliyetleri için planlar yapar ve insan yetiştirir.'(...) 'Gizlilik içinde çalışır, demokratik hukuk dışındadır.' (...)

1974'e kadar, gizli olarak, Amerikalılardan mali destek görürdü. Amerikan askeri heyetleriyle bir binada çalışırdı. Amerikan mali desteğinin 1974'te sona erdiği bildirilmiştir. 12 Mart döneminde sözü çok geçen ve 'kontr-gerilla' denen kimselerin bu örgüte bağlı olma olasılığı vardır.

Bu örgüte iyi niyetli kimselerin dışında siyasal düşünceleri yönünden yurt savunması için gördükleri eğitimi Türkiye'deki şiddet eylemlerinde kullananların bulunabileceği güçlü olasılıktır.

Çünkü bu eylemlerden bazıları, görünürdeki çoluk çocuk tarafından değil, ancak güçlü bir örgüt tarafından düzenlenebilecek niteliktedir. Özellikle 1 Mayıs 1977 Taksim olayı bu izlenimi vermektedir.

Bu örgütte görev almış, yönetici olarak çalışmış kimselerden bazılarının, emekliye ayrıldıktan sonra da bilgilerini ve yetiştirdikleri elemanları siyasal nitelikteki eylemler için kullandıklarını gösteren belirtiler vardır." (1)

Ecevit, "O eylemlerden bazıları görünürdeki çoluk çocuk tarafından değil, ancak güçlü bir örgüt tarafından düzenlenebilecek niteliktedir." derken, kuşkusuz haklıydı. Örneğin, Malatya Belediye Başkanı H. Fendoğlu'na yapılan suikast bunlardan biridir. Fendoğlu'nun o günlerde MHP'lilerle sorunları olduğu biliniyordu. Ankara'dan gönderilen bir bombalı paketle öldürülmesi ise, en çok MHP'nin o günkü politikalarına uygun düşüyordu.

Nedense Alevi ve Sünni kesimlerin birarada yaşadığı bölgeleri ateşe veren bu suikast olayı, faşist katliamların pek çoğu gibi, 12 Eylül'ün ünlü işkenceli soruşturmaları tarafından aydınlatılmamıştır.

Bülent Ecevit aynı belgede, "hareket halindeki komando birliklerinden, işadamlarının -isim belirterek- maddi yardımlarının, askerliğini komando olarak yapanların MHP'ye alınmasından" söz etmektedir. Ecevit, C.Arcayürek'le olan söyleşisinde aynı konudaki bir anısını da aktarıyor.

"Sarıkamış'taydım birlikte yemek yediğimiz komutana kontr-gerillayı sordum, 'var' dedi. O sırada çevrede dolaşan MHP İl Başkanı'nı göstererek, "Yoksa o da mı..." diyecek oldum. General 'O başında' demez mi!" (2)

Evet, ABD Türkiye'de Özel Harp Dairesi diye bir gizli örgüt kurduruyor; bunun masraflarını kendi karşılıyor; bu örgüte bağlı sivillerden oluşan yarı askeri teşkilatlar kurduruyor ve bunların başına da (MHP İl Başkanları gibi) faşistleri getiriyor! Bütün bunlardan sonra Türkiye'de yaşananlara herhalde hiç şaşmamak gerekiyor.

Bu konuda, CHP Hükümeti'nin İçişleri Bakanı H. F. Güneş ise şunları söylüyor:

"Biraz araştırıyorsunuz, eline tabancayı veren bir örgüte ulaşağınızı sezdiğiniz sırada karşınıza bir kamu kuruluşu çıkıyor. Bununla kalsa da iyi, biraz daha araştırıyorsunuz, kamu kuruluşundaki adamın, silah kaçakçılığından uyuşturucuya kadar her türlü kaçakçılığın içinde olduğunu görüyorsunuz."

Yine eski İçişleri Bakanlarından İrfan Özaydınlı da kontr-gerilla örgütünü, "bir başka ülkenin, Türkiye'nin iç güvenliği ile ilgili örgüt kurup yönetmesi" olayı olarak değerlendirmiş ve Amerikalılardan mali destek gördüğünü açıklamıştı.

Keza, CHP Milletvekillerinden S. Genç ve N. Ünsal, bütçe tartışmaları sırasında yaptığı açıklamalarda, "kontr-gerillanın General C. Akyol tarafından kurulduğunu, MHP'nin Kontr-Gerillanın legal kuruluşu olduğunu" belirtmişlerdi.

Bütün bu görüşleri destekleyen pek çok bilgi ve kanıt vardır. Daha önce sözünü ettiğimiz D. Galula tarafından yazılmış olan ve Türkçe'ye de çevrilerek Genelkurmay Basımevi'nce basılarak, Silahlı Kuvvetler içinde dağıtılan "Ayaklanmaları Bastırma Kuramı" isimli kitapta bu konuda dikkat çekici bölümler vardır:

"Durum ve şartlar ne olursa olsun esas mesele mücadeleye iştirak eden halkı teşkilatlandırmaya başlamaktır. Bu da mahalli liderleri mesuliyetli makamlara ve idare mevkilerine getirmekle yapılır.

Ayaklanmaları bastırmakla görevli olan tarafın bu liderleri bulduğu gibi, bunlarda halk arasında muharip kimseleri bulmalarıdır. Bulunan muharip kimseleri bir arada tutabilmek için bu liderlerin yardıma, desteğe, bir siyasi partinin rehberliğine ihtiyaç vardır." (3)

Sivil halk arasında savaşçı (muharip) kimseler bulunarak, bunlar bir lider ve parti etrafında örgütlendirilecektir. Doğal olarak bu satırlar hemen MH P ve Ülkü Ocakları'nı hatırlatmaktadır. ABD tarafından kurdurulan Özel Harp Dairesi'nin MHP ve benzeri örgütleri kullandığına dair pek çok belge vardır. ABD Kara Kuvvetleri Bilimsel Araştırma Dairesi Başkanı'nın New York Heral Tribune gazetesinde yer alan bir konuşmasındaki şu sözler de dikkat çekicidir:

"Birleşik Amerika solcu rejim ve hükümetleri devirmek için yerli kuvvetleri komandocu-partizan metodlarına göre eğitmeli ve gerekli silah ve malzemeyle donatmalıdır." (4)

MHP'nin 1968'lerde açtığı "komando kamplarının" kaynağı açıkça görülüyor. Amerikan askeri yardımlarının amacını gösteren pek çok resmi ABD belgesinde aynı doğrultuda görüşler yer almaktadır. ABD Savunma Bakanlarından Mc Namara bir konuşmasında şöyle demekteydi:

"Daha kesin olarak belirtmek gerekirse, Latin Amerika'ya yaptığımız yardımlarda güttüğümüz temel amaç, gerekli olduğu yerlerde, polis ve diğer güvenlik kuvvetleriyle birlikte, gereksinilen iç güvenliği sağlayacak yetenekte yerli askeri ve yarı askeri güçlerin yetiştirilmesine yardımcı olmaktadır." (5)

Kuşkusuz burada sözü geçen "yarı askeri güç" kavramı, konuşmanın en dikkat çekici yanıdır. Burada sözü geçen "yarı askeri güç"lerle, D.Galula'nın bir parti etrafında toplanacak "muharip"leri aynı şeydir. Nitekim ABD'nin CIA marifetiyle dünyanın her yerinde bu tür faşist terör örgütlerini kurup desteklediği de bugün bir sır olmaktan çıkmıştır. Örneğin Uruguay'da AID yardımları çerçevesi içinde, "Uruguay Gençlik Cephesi" isimli faşist bir örgütle birlikte "şehir milisi" tarzında bin kişilik bir cinayet örgütü kurulduğu; çeşitli ülkelerde bu tür örgütler aracılığıyla binlerce sol görüşlü öğrencinin, demokrat aydınların, sendikacıların, profesörlerin ve muhalefete mensup politikacıların, gazetecilerin öldürüldüğü, sabotajlar, katliamlar ve gerici ayaklanmaların kışkırtıldığı bilinen gerçeklerdir. Ülkü Ocakları'nın MHP ile ilgisi ve eylemleriyle ilgili olarak Yenimahalle Savcılığı'na verilen emniyet raporunda Ülkü Ocakları'nın bazı şubelerinde AID'nin bazı propaganda broşürlerinin bulunduğu açıklanmıştır. (Akt: M. ERDOST, Ülke, s.1) AID, bilindiği gibi, ABD'nin bütün dünyadaki bu tür karşı devrimci -karanlık- işlerini yürütmek için kullandığı "paravan" bir kuruluştur.

Türkiye'de Özel Harp Dairesi Başkanlığı yapan, kontr-gerilla örgütünün kurucusu olduğu ileri sürülen General C. AKYOL, D. Galula'nın "Ayaklanmaları Bastırma Kuramı" doğrultusunda "Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekat" başlıklı bir makale yayınlamış ve bu makalesinde ilginç görüşler ileri sürmüştür. Makalenin bir yerinde şu görüşlere yer veriliyor:

"Gayri Nizami Harekat örgütleri başlangıçta çok zayıftır. (...) Bu yüzden (...) gerekli ortam meydana gelmeden büyük ölçüde aktif bir harekete girişmezler. Hazırlık safhası çok zamana ihtiyaç gösterir. Düşman gerilla harekatına başladıktan sonra ise gecikilmiş olduğundan (...) mücadele zorlaşacaktır." (6)

Bu nedenle; General Akyol, liderlere düşen sorumluluğun "sulh ve sükunun bir ana dava haline gelmesini" sağlayarak, askeri müdahalenin gecikmesinin önlenmesi olduğunu ileri sürmekte ve "sahte operasyonlar" düzenlenmesini önermektedir:

"Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi, müdahale kuvvetlerince zulme kadar varan haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye olunur." (7)

Yani, ayaklanma kuvvetleri dediği, Amerikancı düzene ve Amerikancı yönetimlere karşı gelişen muhalefet hareketrikancı düzene ve Amerikancı yönetimlere karşı gelişen muhalefet hareketleri (solcu, devrimci hareketler) tarafından yapıldığı süsü verilen sahte eylemler düzenlenmesi, bu sahte operasyonlarda halka, zulme kadar varan kötü muameleler yapılmasını önermektedir. Özel Harp Dairesi'nin kurucusu C. Akyol, "bazı ahvalde propaganda için istismar edilmek üzere mürettep (tertip edilmiş) olaylar meydana getirir. İsyancıların yaptığı intibaını verecek yağma ve katliam, ırza tecavüz olayları ele alınabilir"(8) diyor. Yani kontr-gerilla elemanları yağma, ırza tecavüz, katliam olayları yapacak ve bunların da solcular tarafından yapıldığı süsü verilecek ve bu olaylar propaganda amacıyla istismar edilecek. Böylece halk bu işleri devrimcilerin yaptığını sanacağından, devrimciler halkın gözünde kötü ve zalim kişiler olarak görülecek ve askeri müdahale yollarıyla onların ezilmesi kolaylaşacaktır.

Amerikan yardımlarıyla, CIA dolarlarıyla kurdurulmuş "askeri ve yarı askeri örgütlerin" şimdiye kadar böyle sahte operasyonlara ne kadar başvurduğu kesin olarak bilinmiyor. Kaç tane masum insanın, emniyet işkenceleri sırasında "Bu eylemleri (sahte operasyonları) ben yaptım" diye ifade vermek zorunda kaldığı, bunlardan kaç tanesinin sıkıyönetim mahkemelerince mahkum edildiği de bilinmiyor.

Aynı broşürde, devrimci hareketlerin ezilmesi için de bazı taktiklere başvurulması önerilmektedir:

"Bilindiği gibi ayaklananlar, harekatlarında gayri nizami harp taktiklerini ve tekniklerini kullanırlar. Bu taktiklere göre gayri nizami harp kuvvetlerinin hele başlangıçta kesin sonuçlu hareketlere girişmemeleri lazımdır. Aksi halde yenilmeleri ve yokolmaları mukadderdir. Bu bakımdan psikolojik harp faaliyeti ile asilerin tahrik edilmeleri, kesin sonuçlu harekata zorlanmaları, faydalı bir hedef olarak kabul edilmelidir." (9)

Bu ilginç satırlardaki görüşlerin üzerinde durulmasında yarar vardır. Ayaklananlar derken, Türkiye'deki Amerikancı yönetimlere ve sömürü düzenine karşı, devrimci muhalefet hareketleri kastediliyor. Devrimci muhalefeti ezmek için bu hareketleri somut koşullara uymayan eylemlere zorlamayı önermektedir. Psikolojik harp faaliyeti ile devrimciler tahrik edilecek ve mücadelenin kendi çığırından çıkması için "kesin sonuçlu hareketlere" zorlanacaktır. Bu sayede devrimci hareketlerin yenilmesi ve yok edilmesi olanakları yaratılmış olacaktır. Geçmişte kontr-gerilla tarafından bu amaçla pek çok tahrik ve zorlamaya başvurulduğu, devrimci hareket saflarındaki bölünme ve ayrılıklardan, rekabetçi anlayışlardan yararlanıldığı bilinmektedir.

Adı geçen General C. Akyol'un gelişen anti-emperyalist akımlar karşısında sağın örgütlendirilmesini Özel Harp Dairesi'ne önerdiği ve AP ile birlikte bunun gerçekleştirildiği ileri sürülmüş ve inkar edilmemiştir. Nitekim 1966-1967 yıllarında herkesin gözü önünde komando kampları açılmış, ırkçı-faşist bir ideoloji etrafında toplanan sağcı gençlerin bu kamplarda silah kullanma, adam öldürme, yakın dövüş, miting dağıtma gibi konularda askeri bir eğitim gördükleri bilindiği halde, hiçbir yasal işlem ve koğuşturma yapılmamıştır. Bu, söz konusu örgütlerin devletin korunması altında kurulduğu görüşünü doğrulayan bir husus olarak görülmüştür. Yine örneğin, 1970 yılında Dr. Asteğmen Necdet Güçlü, faşist komandolar tarafından öldürülmüştür. Dr. Necdet Güçlü'nün katili olarak Ülkü Ocakları Başkanı tutuklandı. Cinayette kullanılan tabancanın Fehmi Altınbilek adındaki bir teğmene ait olduğu belirlendi. Bu olay nedeniyle yine nedense hakkında hiçbir soruşturma açılmamış olan F. Altınbilek, daha sonra görevli olarak bulunduğu Tunceli'de işkence ile devrimci bir genci de öldürmesine rağmen halen görevini sürdürmektedir. Faşist komandoların devlet içindeki bir takım karanlık örgütlerle olan ilişkileri neredeyse gizlenmeye bile gerek görülmemektedir. Kendisine "komandoları" şikayet eden İnönü'ye, devrin Cumhurbaşkanı C. Sunay'ın "Onlar, güvenlik kuvvetlerinin yardımcısıdır" diye cevap verdiği hatırlardadır. Yine hatırlanacaktır ki, MHP davası kararı açıklanmadan önce Türkeş bir basın toplantısı düzenleyerek, bazı önemli ifşaatlarda bulunacağını söylemiş, daha sonra bundan vazgeçmişti. O zamanlar Türkeş'in karanlık ilişkiler içinde bulunduğu, bazı yerlere karşı şantaj yaptığı söylenmişti. Bilindiği gibi, Türkeş'e 12 Eylül'den sonra hastanede misafir edildiği süreyi karşılayacak kadar bir "ceza" verilmişti.

Faşizm, bizim gibi -emperyalizmin hegemonyası altındaki- ülkelerde daima emperyalizmin uzantısı bir siyasal akım olarak gelişmiştir. Turancılık daha başlangıcında Alman emperyalizminin bir politik aracı olarak geliştirilmek istenmiş özellikle Nazi Almanya'sının yükseliş dönemlerinde onunla tam bir işbirliği içinde geliştirilmeye çalışılmış, Almanya'nın yenilgisinden sonra da sahneden çekilmişti.

1950'lerden sonra ise, bu kez ABD emperyalizmi, geri kalmış ülkelerdeki faşist hareketleri geliştirme ve destekleme politikasını benimsemiş, bu ülkelerde Amerikancı düzen ve yönetimlere karşı gelişen bağımsızlıkçı-sol muhalefet akımlarını bastırma amacıyla bu tür örgütlerden yararlanma yolunu seçmiştir. Bu yüzden geri kalmış ülkelerdeki faşist örgütler, Almanya-İtalya gibi ülkelerdeki hareketlerden farklı olarak, gerçekten milliyetçi ve bağımsız hareketler olarak değil, ABD dolarlarıyla, CIA marifetiyle kurulup geliştirilmiş hareketler olarak ortaya çıkmıştır.

Bu yüzden MHP ve Ülkü Ocakları gibi faşist örgütler çevresinde daima CIA ile bağlantıları deşifre olmuş (M. Bayrak, Ruzi Nazar, B.Öztürkmen gibi) kişilerin isimlerinin geçmesi basit rastlantı değildir. Ancak, ABD'nin faşizmi ve faşist örgütleri geliştirmek için başvurduğu araçların sadece doğrudan CIA bağlantılarından ibaret olmadığına bir kere daha işaret etmek gerekiyor. ABD, "geri kalmış" ülkelerdeki bütün devlet aygıtına sızmakta, bütün güvenlik ve istihbarat örgütlerini kendisine bağımlı hale getirmekte, kontrol altına almaktadır. Önceki bölümlerde Amerikan yardımlarının bu amaçla nasıl kullanıldığını görmüştük. Bunlara 27 Mayıs'a kadar MİT görevlilerinin maaşlarının ABD tarafından ödenmesini de eklemek gerekir. Amerikalılara göre:

"Yerel kuvvetlerin bütün komuta ve idari organları Amerikan uzmanları tarafından kontrol edilmeli, ama bu kontrol işleri o ülke kamuoyundan gizli tutulmalıdır." (10)

Bu anlayışın sonucu olarak ABD, bizim gibi ülkelerdeki devlet aygıtının yönetim ve kontrolünü elinde tutmaktadır. Bu yüzden söz konusu olan şey, faşist güçlerin, CIA tarafından sadece mali yönden desteklenmesinin çok ötesinde, başta güvenlik ve istihbarat örgütleri olmak üzere, devlet tarafından korunup desteklenmesi olgusudur. Ve bunu sağlayan şey de devlet kurumları ve hükümetler üzerindeki Amerikan etkinliğidir. Faşizmin, kapitalist ülkelerdekinden farklı olarak, az gelişmiş ülkelerde yukarıdan aşağıya devlet aygıtı aracılığıyla geliştirilmesi bu olgudan kaynaklanmaktadır.

12 Eylül sonrası yargılamalarında MHP ve Ülkü Ocakları'nın korunmasının, haklarındaki soruşturmaların pek çok önemli olayda olduğu gibiğ bir noktada tıkanmasının; ilerici profesörlerin, aydınların, gazetecilerin katillerinin bir türlü bulunamayışının, tesadüfen yakalananların kaçırılıp kurtarılmalarının; 12 Eylül öncesi cinayet ve katliamlara kullanılmış olan 3-5 zavallı hariç tüm faşist yöneticilerin serbest bırakılmalarının arkasında yatan gerçek budur.
 

(1) Akt: C.ARCAYÜREK, Cüneyt Arcayürek Açıklıyor-7, s.358
(2) Cumhuriyet, 14 Ekim 1985
(3) D.GALULA, Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri, s.107-111
(4) M.FAHRİ, A.H.D., s.302
(5) H.MAGDOFF, Emperyalizm Çağı, s.156
(6) C.AKYOL, Gayri Nizami Hareketlere Karşı Harekat, s.12
(7) C.AKYOL, Gayri Nizami Hareketlere Karşı Harekat, s.15
(8) Aynı yerde
(9) C.AKYOL, Gayri Nizami Hareketlere Karşı Harekat, s.6
(10) G.SYNDER, Deterence and Defence, s.23-28 (Akt: M. ERDOST, Ülke,sayı 1, s.76)


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org