|
|
|
|
8. TÜRKİYE'DE FAŞİZM Emperyalizme bağımlılık ilişkileri, Türkiye'deki siyasi kargaşalıklara, askeri darbelere ve faşizme kaynaklık etmekte, demokrasinin gelişmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Ekonomik yapımız nasıl emperyalist sömürüye göre biçimlenip gelişiyorsa, siyasi yapımız da emperyalist siyasetlere uygun ve çarpık bir biçimde oluşmaktadır. Önceki bölümlerde ABD'nin geri kalmış ülkelerdeki yönetimlere nasıl baktığını kendi belgeleri ve sözleriyle gördük. Böyle bir yaklaşımın egemen olduğu bir ülkede elbette, demokrasinin sağlıklı bir biçimde gelişmesi düşünülemez. Türkiye'de on yıla yakın Başbakanlık yapan ve iki |
![]() |
askeri darbeyle karşılaşan Süleyman Demirel'in,
C.Arcayürek'le yaptığı söyleşisinde ifade ettiği düşünceler, ABD'nin
Türkiye'de nasıl bir rol oynadığı konusunda bir fikir verebilecek
içeriktedir:
Hatırlanacağı üzere 1964 yılında Kıbrıs Olayları sonrasında, İnönü'nün ABD'nin gözünden düşmesi, General Porter'in Ankara'ya gelerek, İnönü'nün yerine geçebilecek bir Başbakan bulmak üzere anket ve araştırmalar yapması gibi, bazı gelişmelerden sonra AP Kongresinde, Johnson ile birlikte çekilmiş resimleri dağıtılarak, AP Genel Başkanlığı'na seçilmiş olan Demirelin sözleri, gerçekten hem ilgi çekicidir, hem de ibretle doludur. ABD politikaları konusunda Demirel'in ifade ettiği bu görüşler daha açık sözlerle, İ.Sabri Çağlayangil tarafından da dile getirilmiştir. Çağlayangil bir konuşmasında aynı konuda şöyle diyordu:
Demirel'in ABD için diplomatik bir üslupla söylediği "müdahale alkışcılığı" sözleri, bizzat Amerikalıların "Az gelişmiş ülkelere yaptığımız yardımların asıl amacı, bu ülkelerin general ve amirallerini ülke yönetimlerinde yararlanmak üzere kendi ideolojimiz doğrultusunda yetiştirmektir," şeklindeki ifadelerinin yanında çok hafıf kalmaktadır. Aslında, ABD, sadece gerekli gördüğü zaman, askeri müdahalelere başvuruyor. Demirelin ifadesiyle söylemek gerekirse, "borçlarını muntazam ödeyen ve onun dediğinden çıkmayan" bir "sivil" idare varsa, o zaman askeri müdahaleye gerek görmüyor. Elbette tam bu noktada, "Bu nasıl demokrasidir?" diye sormak gerekiyor. Demokrasi, halkın kendi geleceğinin, kendi yönetiminin kendisi tarafından belirlenmesi demektir. Bir başka ülke, ülkemizde hükümetler devirip, hükümetler kurduruyorsa, Başbakanlar düşürüp, ordu müdahaleleri yaptırıyorsa, "Bu nasıl demokrasidir ve bütün bunlar nasıl, hangi araçlarla, hangi yöntemlerle gerçekleştirilmektedir?" diye sormak gerekiyor. ABD emperyalizmi, devlet yapısı içerisinde, güvenlik kuvvetleri-ordu-istihbarat örgütleri üzerinde kendilerine ülkemizdeki siyasal gelişmeleri yönlendirme olanağı sağlayan, egemenlik ilişkileri geliştirmiştir. "Yardım" adı altında yürütülen ilişkilerin ordu ve diğer güvenlik kuvvetlerini kontrol altına almak için nasıl kullanıldığı, yukarda aktardığımız Amerikan kaynaklı belgelerde açıkça görülüyor. Yardım Anlaşmaları çerçevesi içerisinde gelen (İnönü'nün sözünü ettiği) binlerce uzman, devlet aygıtının bütün kilit noktalarına yerleşmiştir(3) 27 Mayıs'a kadar MİT görevlilerinin maaşları bile Amerikalılar tarafından ödeniyordu. 12 Mart ertesinde ilk Erim Hükümetinin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş, 19 Şubat 1988'de Milliyet gazetesinde yaptığı açıklamasında, "Görevi sırasında kendisine MİT'i düzeltme görevinin verildiğini, o zaman MİT ile CIA'nın içiçe geçtiğini, kısa bir süre sonra görevi sona erdiği için bu konuda herhangi bir şey yapamadıklarını" açıklıyordu. Yine 27 Mayıs'ın önderlerinden General Madanoğlu, 2000'e Doğru dergisine (sayı 22, 1988) verdiği demeçte: Özellikle 27 Mayıs'tan sonra komutanların terfi işleriyle ilgili olarak CIA'nın sicil verdiğini açıklamıştır. Aslında, bir ülkenin iç politika üzerindeki etkinliği bilinen istihbarat örgütünün elemanlarının maaşları bir başka ülke tarafından ödeniyorsa ve o istihbarat örgütü bir başka ülkenin istihbarat örgütü ile (CIA ile!) içiçe geçmişse ve o ülkenin komutanlarının sicili, diğer ülkenin istihbarat örgütü tarafından düzenleniyorsa, artık, o ülkenin bağımlılığı konusunda başka söz söylemek bile gereksizdir. Ve tabii, CIA'nın geri kalmış ülkelerdeki her türlü Amerikan etkinliklerinin de "merkezi" olduğu göz önüne alındığında, Çağlayangil'in 12 Mart'tan sonra söylediği, "CIA altımızı oymuş" sözlerinden ya da Demirel'in, 12 Mart'ta ve 12 Eylül'de güya başbakanlığa, (yani kendisine) bağlı olan MİT tarafından haberdar edilmemiş olmasında şaşılacak bir yan bulmamak gerekir. Demokrasi herşeyden önce, bir halkın kendi geleceğinin ve yönetiminin kendisi tarafından belirlenmesi demekse... kuşkusıız, en kalın hatlarıyla kısaca sergilemeye çalıştığımız bu siyasi yapının Demokrasi olarak tanımlanması olanaksızdır. Burada, ülkemizde demokrasinin gelişmeyişinin bazı içsel nedenleri üzerinde kısaca durmakta yarar vardır. Kapitalizmin aşağıdan yukarıya doğru gelişmesi sırasında, metropol ülkelerde, burjuvazinin işçi sınıfı ve köylülerle beraber feodal yapıların kırılması için yürüttüğü mücadeleler sonucu olarak, toplumda biçimsel anlamda eşitlik, özgürlük ve demokrasi gelişmiştir. Bu tarihsel gelişme sonucunda, egemen-yönetici sınıf konumuna yükselen burjuvazi, kriz dönemleri dışında, demokratik hak ve özgürlüklere dayalı bir demokrasiyle yönetimini sürdürmektedir. Bu şekilde, emekçi halk kitlelerine geniş özgürlükler ve yönetimi şeklen belirleme hakkı tanırken, sahip oldukları ekonomik güç sayesinde yönetim tekelini ellerinde tutabilmektedirler. Bizde ise, kapitalizmin gelişmesi, Batıdakinden farklı bir gelişme izlemiştir. Cumhuriyet döneminde siyasi bağımsızlığımızın sağlanmasının arkasından, eski feodal yapıların belirli oranda kırılmasına rağmen, demokratik devrim tamamlanamamıştır. Cumhuriyet, yarı-sömürge, yarı-feodal bir devlet yerine bağımsız bir ulusal devlet yapısı getirirken, komprador ve feodal unsurların devlet üzerindeki etkinliğine bir yerde son veriyordu. Keza, laiklik ve halifeliğin kaldırılması, laik bir eğitim sistemine geçiş, demokratik devrim yönündeki gelişmelerdir. Ancak, bu gelişme, halkın örgütlü ve bilinçli bir hareketi sonucu olmaması, yukardan aşağı bir nitelik taşıması nedeniyle tamamlanamamıştır. Bu yüzden, halk kitlelerine güçlü bir demokrasi kültürü ve bilinci yerleşememiştir. Toprak sorunu ve ulusal sorun çözülememiş; arkasından çok partili sistemin kurulmasıyla beraber ortaya çıkan gelişmeler sonucu, daha baştan emperyalist tekellerle ortaklık içinde doğup, gelişen tekelci burjuvazi, büyük toprak ağalarıyla yönetimi paylaşmaya, giderek yönetimde egemen konuma yükselmeye başlamıştır. Böylece, çok partili parlamenter sisteme geçilmesinden sonra, egemen sınıflar ittifakı kendi içinde çelişmeli bir yapıyla ortaya çıkmıştır. İşbirlikçi ve tekelci niteliklere sahip sanayi burjuvazisi, yönetimde giderek artan bir etkinlik kazandıkça, tekel dışı burjuvazi ve feodal-yarı feodal kesimlerle olan çıkar çelişmeleri de keskinleşmiştir. Bu çelişmeler, buhran dönemlerinde "parlamenter sistemdeki" tıkanmalara yol açmış; tekelci burjuvazinin içinde orduya dayanma eğilimlerini güçlendirerek, 12 Mart-12 Eylül askeri darbelerinde dış faktörlerle birlikte önemli bir rol oynamıştır. Ülkemizdeki egemen sınıflar ittifakı en başta oluşumlarının bir sonucu olarak, "demokratik" bir niteliğe sahip değildir. Egemenliklerinin ekonomik temellerinin zayıflığından dolayı Batıdaki gibi işçi sınıfına ve emekçi halka "tavizler" tanıyabilecek bir durumda değildirler. Ülkemizde artık-değerin önemli bir kısmı zaten emperyalist sömürü nedeniyle dışarıya gitmektedir. Emperyalist -Batılı ülkelerdeki emekçi kesimlere tanınan temel hak ve özgürlükler, ülkemizde tanınamamaktadır. Bu yüzden egemen sınıflar, kitlelere demokratik hak ve özgürlüklerin tanınmadığı, en temel insan haklarının her gün çiğnendiği, emekçi kesimlerin en asgari taleplerinin bile zor yöntemleriyle bastırılmaya çalışıldığı bir yönetim biçimi sürdürmektedir. Batılı anlamdaki burjuva demokrasilerine has demokratik hak ve özgürlüklerin tanınmadığı "parlamenter sistem" bu nedenle ülkemizde gerçekten "demokatik" bir nitelik taşımamaktadır. Toplumsal muhalefetm yükseldiği, emekçilerin hak taleplerinin geliştiği (ve egemen sımflar arasındaki çelişkilerin arttığı) dönemlerde ise, bir "anarşi ve terör" yaygarası, "vatan elden gidiyor" çığlıkları ortalığı kaplamakta; zaten son derece sınırlı düzeyde bulunan demokratik hak ve özgürlükler, "parlamenter sistemle" birlikte tümüyle rafa kaldırılmakta, sıkıyönetimler, askeri darbeler gündeme getirilmektedir. Bütün bunlara, S.Demirel'in deyişiyle; "Türkiye'de demokrasinin olup olmamasına hiç önem vermeyen, kendi dediğinden çıkmayan ve borçlarını muntazam ödeyen bir idare olmasını yeterli (ve gerekli) gören" (kendi çıkarları gerektirdiği an hükümetler düşürüp, darbeler yaptıran), ABD'nin güvenlik güçleri ve istihbarat örgütleri üzerindeki denetimleri (ve Kontr-Gerillaları) aracılığıyla yönetimin belirlenmesindeki rolleri de eklenince, ortaya çıkan tablo demokrasiyle, Batılı (burjuva) anlamında bir demokrasiyle uzak yakın ilgisi olmayan bir görüntü sergilemektedir. Aslında, buradaki "ABD'nin Türkiye'de demokrasinin olup olmamasıyla ilgilenmediği" şeklindeki sözlerin gerçeği tam aksettirmediğini de söylemek gerekiyor. Çünkü, ABD 1950'lerden sonra geri kalmış ülkelere faşizm ihraç eden bir politika izlemektedir. ABD Endüstri Kuruluşları Genel Sekreteri J.B.Casey bir konuşmasında şunları söylüyordu:
Bu yüzden, günümüzde Amerikan Empeıyalizmine bağlı kimi "geri kalmış" ülkelerde, ABD demokrasi değil faşizmi geliştirmektedir. Faşist güçler desteklenmekte ve devletin faşist bir karakter kazanmasına yol açılmaktadır. Kısacası, faşizm günümüzde ABD emperyalizminin
ülkemiz üzerindeki egemenliğinin bir biçimi ve aracı haline dönüşmüştür.
Askeri darbelerin, MHP ve Ülkü Ocakları gibi yarı-askeri "muharip"
örgütlerin ve her türlü gericiliğin devletin koruma ve desteği altında
geliştirilmesinin, yoksul halk yığınları üzerinde acımasızca sürdürülen
baskı ve zulmün, katliamların, işkencelerin; özetle yakın tarihimizde
yaşadığımız bütün gerçeklerin varıp dayandığı yer budur. (1) C.ARCAYÜREK, C.Arcayürek Açıklıyor-10, s.535 (2) Akt: İsmail CEM, Tarih Açısından 12 Mart, s.317 (3) Türkiye'deki çeşitli okullardan yetenekli kişiler seçiliyor, çeşitli burslar marifetiyle Amerikada "Amerikan bakış açısına uygun olarak yetiştiriliyor. Bu, sadece beyin sömürüsünden ibaret bir olay da değildir. Çünkü buralarda yetiştirilen kişiler, kimi zaman Amerikan kurumlarında görevler yapmakta, çoğu zaman da Türkiye'de yönetim kademelerine ve kilit noktalara yerleştirilmektedir. (Örneğin, S.Demirel'in bu tür burslardan biri olan Eisenhower Bursu ile Amerika'da özel eğitim görmüş ilk Türk vatandaşı olduğu bilinmektedir.) Bu olay, 1980'li yıllarda,12 Eylül'den sonra çok daha vahim bir görünüm kazanmıştır. Şimdilerde, yöneticilerin Amerika'da (Amerikan ideolojisiyle) yetişenler içinden seçilmesiyle de yetinilmemekte, doğrudan Amerikan vatandaşlığına geçirilmiş, Amerikan çıkarları için çalışacağına dair yemin ettirilmiş, çifte pasaportlu denilen kişiler devletin en önemli yerlerine, ekonominin kilit noktalarına yerleştirilmektedir. (4) D.WELSH, G.MORRIS, CIA... (Akt: M.ERDOST, Ülke, s.l, s.63) |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org