|
|
|
|
SAVUNMAYA GİRİŞ l. İKİ USÜL SORUNU Sıkıyönetim Mahkemelerinin Anayasaya Aykırılığı Öncelikle, bugün sıkıyönetim bütün ülkede kaldırılmış olmasına rağmen sıkıyönetim mahkemelerinin, görevlerine devam etmelerinin Anayasaya aykırı olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyoruz: Ülkemizdeki bütün hukuk otoritelerinin görüşleri de bu yöndedir. Sıkıyönetim mahkemeleri, tümüyle tabii hakim ve kanuni yargı yolu ilkelerine aykırı, olağanüstü bir yargılama sistemidir. Sıkıyönetimin sona ermesinden |
![]() |
|
sonra bu mahkemelerin görevlerine devam etmesine olanak
tanıyan yasa hükmü, 1972 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasaya
aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Bu nedenle 12 Eylül döneminde MGK
tarafından çıkarılan bir "karar"a dayanarak hâlâ sıkıyönetim
mahkemelerinin görevlerine devam etmesinin Anayasal dayanaktan yoksun
bulunduğu tartışmasız bir konudur.
Anayasaya göre hiçbir kişi ya da kurum kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanamaz. Bugün hâlâ "savaş hali" hükümleri uygulayarak görevine devam eden mahkemeniz ise, bizi yargılarken kaynağını Anayasadan almayan bir yetki kullanmaktadır. Bu yüzden hakkımızda vereceğiniz karar en azından, peşinen Anayasaya aykırılıkla "malül" olacaktır. Birleşmiş Milletler İşkence Sözleşmesinin 15. Maddesi Hakkında Üzerinde durmak istediğimiz ikinci önemli usül sorunu, Türkiyenin "İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı BM Sözleşmesi"ni imzalamasıyla ilgilidir. Bilindiği gibi bu Sözleşmenin 15. Maddesinde işkence ile alınmış polis ifadelerinin kanıt olarak kullanılamayacağı hükmü getirilmiştir. TBMM tarafindan onaylanarak iç hukuk normu haline gelen bu sözleşme hükmüne dayanarak "emniyet ifadelerimizin işkence ile alındığına dair delillerin toplanması" yönündeki taleplerimiz, "vicdani delil" sistemi gerekçe gösterilerek, mahkemenizce reddedilmiştir; oysa, vicdani delil sistemi, ifadelerin işkence ile alındığı konusundaki delillerin toplanması gereğini ortadan kaldıramaz. Bu konunun da, mahkemenin Esas Hakkındaki kararının oluşturulmasında çok önemli bir usül sakatlığı doğurduğu ortadadır. İşkence bir insanlık suçudur. Bu bakımdan işkenceye karşı mücadele, bir demokrasi ve insanlık görevi olduğu kadar, hukukun da bir gereğidir. İşkenceyi önlemenin en etkin yollarından biri, işkence ifadelerinin mahkemelerde delil olarak kullanılmamasıdır: Hakimler, işkence ürünü ifadelere itibar etmezse, işkencenin önemli bir sebebi de ortadan kalkar ve mahkemeler işkence ifadelerinin bir tasdik mercii olmaktan çıkar. Bu, BM Sözleşmesininin imzalanmasıyla bugün uyulması zorunlu bir yasa gereği haline gelmiştir. Hükümet her vesileyle Türkiyenin "İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı BM Sözleşmesi"ni imzaladığını söyleyerek bunu, işkenceye karşı çıktığının, Türkiyede işkence yapılmadığınm bir kanıtı olarak ortaya koyuyor; her vesile ile "Biz BM İşkenceyi Önleme Sözleşmesini imzaladık" diye tekrarlıyor. Bir yandan mahkemeler, "BM İşkence Sözleşmesi" hükümlerini uygulamazken; işkence ifadelerine dayanarak idam cezaları verilirken, "İşkenceyi Önleme Sözleşmesi"ni imzaladık diye övünmek, dünyayı kandırmaya çalışmaktan başka bir anlama gelmez. Hakimler, gerçek hukukçular, işkencenin devamından yana tavır koyamazlar, işkencenin durdurulmasından yana olmak zorundadırlar. Aylarca - yıllarca en ağır işkenceleri yaşamış insanlar olarak, buradan bütün yargıçlara, bütün gerçek hukukçulara, bütün demokratlara sesleniyoruz: İşkenceye karşı çıkın! İşkence ifadelerinin kanıt olarak kullanılmasına karşı çıkın! İşkenceyi durdurun! |
|
|
Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org