Sosyalist Sistemin Parçalanması ve Sovyet - Çin Kutuplaşmasında Tavır (3)

DY, Sayı:8, 1 Eylül 1977

III. BÖLÜM
GEÇİŞ DÖNEMİ SORUNLARI VE
"SOSYAL EMPERYALİZM" SAFSATALARI

"Çağımız Kapitalizmden Sosyalizme Geçiş Çağıdır."

BU sözler günümüzde, çağımızın genel karakteristiğini açıklayan bir slogan olmaktan çok daha ilerde, dünya devriminin ilerleyişinin ortaya çıkardığı somut pratiğe ilişkin bir gerçekliği de kapsayan bir anlamla yüklüdür.

Bugün dünyanın büyük bir bölümünü teşkil eden birçok Avrupa, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkesinde sosyalizme geçiş süreci pratiği yaşanmaktadır. Kapitalizmden sosyalizme geçiş süreci sorunları bugün artık Lenin’in yüzyılın başlarında ifade ettiği gibi ileriye ait bir sorun olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle bugün geçiş sorunu üzerine yapılan taıtışmaları soyut-teorik tartışmalar olarak değerlendirmek doğru değildir.

"Sosyal demokratik hareket (sosyalist hareket - DY) özünde, uluslararası bir harekettir" diyor Lenin Ne Yapmalı’da.

"Bu sadece şovenizmle mücadele etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Aynı zamanda genç bir ülkede yeni başlayan hareketin, ancak öteki ülkelerin tecrübelerinden yararlanabildiği takdirde başarılı olabileceği anlamını taşır. Bu tecrübelerden yararlanabilmek için bunları sadece bilmek yetmez. Gereken şey bu tecrübeleri eleştirici bir gözle inceleyebilmek ve bunları bağımsız olarak deneyden geçirebilmektir. Çağdaş işçi sınıfı hareketinin ne muazzam ölçüde büyüdüğünü ve kollara ayrıldığını takdir eden kimse, bu görevi yerine getirebilmek için ne büyük teorik güçlere ve siyasi tecrübeye (aynı zamanda devrim tecrübesine de) muhtaç olunduğunu anlayacaktır." ( Ne Yapmalı, Sol Y. sh. 33)

1902 yılında yazılan bu satırlarda bugün için fazla ya da anlamsız sayılabilecek tek bir kelime yoktur.

GEÇİŞ DÖNEMİ TEORİSİNDE VOLANTARİST VE EKONOMİST SAPMALAR

Günümüzde uluslararası düzeyde -özellikle devrimini yapmış ülkelerdeki- proletarya hareketi içinde ortaya çıkan sapmalar Marksist-Leninist geçiş dönemi teorisi açısından volantarist ve ekonomist nitelikli sapmaları sergilemektedirler. Bunu en açık bir biçimde uluslararası düzeydeki Çin-Sovyet kutuplaşmasında gözlemlemek olanaklıdır. Geçiş dönemine ilişkin birçok konudaki farklı yaklaşımların incelenmesinde modern revizyonizmin bu soruna yaklaşımındaki çok açık ekonomizme karşılık (belki de buna bir reaksiyon niteliğinde) ÇKP’nin volantarist (iradeci) nitelikte bir yaklaşımı sergilediği gözlemlenebilir. Bir yan, sosyalizmi (sınıfsız toplumu) "bolluğun yaratıldığı bir ekonomik gelişmenin" otomatik sonucu olarak görür ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin devletleştirilmesinin ve üretici güçlerin geliştirilmesinin belirleyiciğine bağlanır. Bunlar, yeni insan ilişkilerinin yaratılmasındaki proletaryanın ideolojik - politik eyleminin belirleyiciliğini, ideolojik ve kültürel devrimin sürekliliğinin gerekliliğini yadsırlar; diğer yan, politikanın belirleyiciliğini abartarak, zaman zaman ekonomik faktörlerin rolünü tamamen reddeden ve -geneldeki idealist eğilimlerin bir ürünü olarak- "iradeci" yaklaşımlar ortaya koymaktadır. Gerçi Mao Ze Dung’un birçok yazısında Sovyetlerin "tek bacakla yürümeye çalışmaları"na karşılık (ki bu terim onların politikaya önem vermelerini ifade etmek için kullanılıyor) kendilerinin "iki bacak üzerinde yürüdükleri" vurgulanır. Ama gerçek bunu doğrulamıyor ve de "sosyal emperyalizm teorileri" birçok noktada bir başka "tek bacaklılığı" (ki bu kez söz konusu olan politikanın ya da iradeci yönün tek yanlı ele alınışıdır) sergilemektedir.
Sınıfların ve sınıf mücadelesinin (değişik biçimler altında da olsa) varlığını sürdüreceği bir "tarihsel çağ"a tekabül eden proletarya diktatörlüğü, kapitalizme ve komünizme ait özelliklerin bir arada (iç içe) bulundukları ve bu ikisi arasındaki çetin bir mücadelenin sürdüğü dönemdir. Proletaryanın sınıfların ve onun varlığının bir ürünü olan Devlet’in ortadan kaldırılmasına yönelik bilinçli eylemi (ki proletarya diktatörlüğü bundan başka bir şey değildir) olmaksızın sınıflar yok olmayacaklardır.

Sınıfsız toplumun yaratılması (ki Lenin "Sosyalizm sınıfların kaldırılmasıdır" diyor) proletaryanın ideolojik, politik ve ekonomik alanlardaki eyleminin bir ürünü olacaktır. Üst yapılar düzeyinde sınıflı toplumların yüzyıllardan beri gelen tortularının, burjuva alışkanlık, kültür, ahlak ve geleneklerinin sökülüp atılması, burjuva yaşam tarzının terkedilmesi, bunun yerine yeni toplumsal ilişkilerin yerleştirilmesi, ekonomik düzeyde bütün bunların nihai olarak gerçekleşip yerleşebileceği bir maddi ortamı yaratabilmek; bunun zorunlu temeli olan ihtiyaçların yeterli bir karşılanmasını sağlıyabilecek olan bir üretim seviyesine ulaşabilmek için önce üretim araçlarının özel mülkiyetini kaldırarak, bu suretle üretim güçlerinin hızlı bir gelişimini hazırlayarak mülkiyetin tüm topluma ait olduğu bir bolluk ortamının gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu, sosyalizmin inşasının proletaryanın alt yapı ve üst yapı düzeylerindeki birbirleriyle ilişkili ve birbirlerine kopmaz bağlarla bağlantılı eyleminin gerekliliği demektir: Bu ikisi arasındaki ilişkinin içinde bulunulan somut, siyasi, tarihi, toplumsal, psikolojik vb. koşulların gereklerine uygun bir çözümü gereklidir.

Bütün bunlar için siyasi iktidarın proletaryanın elinde olması, önce siyasi iktidarın ele geçirilmesi ve daima korunması zoruluudur. Sosyalizm, proletaryanın siyasi - ideolojik - ekonomik alanlardaki bütünsel eyleminin ürünü olacaktır.

"Bir bütün olarak ele alınan toplumun tutarlı olarak ve derece derece gelişmesi -üst yapılarla tabanın uzlaşması- buna rağmen birçok sorunun çözümlenmesini gerektirir ve çatışmaların içinde oluşur. Subjektif etken yani aynı zamanda fikirler ve bilgiler üst yapılar ve devlet, bir kelimeyle politik unsur tayin edici olurlar. Halbuki parti bütün bu unsurları bir noktada toplar ve onlara hakim olur. Sorunlar ne kadar karmaşık olurlarsa, çelişkiler ne kadar derinleşirlerse, PARTİ- "subjektif etken" ve objektif bilginin üst şekli olarak- o derecede önem kazanır; ve PARTİ birliği ile "parti ruhu" o derecede kesin bir rol oynar... Parti bir amaçla gereç arasında, fikirle an arasında, bilgi ile kitleler arasında, kendinden gelmelik ile bilgi edinmiş bilinç v.b. arasında, aracı olarak kalmaktadır. Ancak o, bu ulaşımın esas organı, kesin etkili etkeni olmaktadır." (H.Lefebvre, V.I. Lenin, sh.165)

Geçiş dönemine ilişkin sapmaların önemli bir kısmı sınıfsız toplumu üretici güçlerin gelişiminin arkasından gelecek bir olay olarak gören, ya da en azından, üretici güçlerin düzeyinin yükseltilmesinin ideolojik - siyasi - kültürel vb. gelişmelerin itici gücü ve devindiricisi sayan bir ekonomizme tekabül eder.

Bir diğer önemli kısmı ise çoğu kez bunun tam tersi bir eğilimi taşır. "Sosyal emperyalizm" teorilerinde ve ÇKP uygulamalarında bunu açık olarak gözlemlemek mümkündür.

"SOSYAL EMPERYALİZM" SAFSATALARI...

Sosyalist sistemin parçalanması 1960’larda ÇKP ve SBKP arasındaki bir dizi anlaşmazlığın çıkması ile başladı. ÇKP 1963’lerde açıklanan ünlü mektuplarında "kardeş komünist partilerinin bazen revizyonizme kaydığını" ima etmesinden sonra özellikle 1968’lerden sonra keskin dönüşlerle Sovyetler Birliğini kapitalizme geri dönmekle, emperyalist olmakla itham etmeye başlamış ve bu gelişim Sovyetler Birliğini tüm dünya halklarının baş düşmanı ilan etmesine ve buna uyumlu bir politika izlemeye koyulmasına kadar ulaşmıştır.

Bu politika ve iddialara haklılık kazandırmaya çalışan "sosyal emperyalizm teorilerinde" daima eklektik (seçmeci) bir özellik görülür. "Teori"nin "kanıtlanmasında" her şeyden, bilimsel ve birbirleriyle tutarlı olsun olmasın her şeyden yararlanılmaya çalışılmaktadır.

Buna her ülkedeki ÇKP takipçilerinin "kendilerine göre" getirmeye çalıştıkları açıklamaları da katmak gerekir. (Örneğin ülkemizdeki, Sovyetlerin sahip olduğu uçaklar ve gemiler üzerine yapılan "ilginç" açıklamalar (!) gibi) "Teori"nin incelenmesindeki bir "zorluk" buradan ileri gelmektedir. Bunları bir yana bırakacak olursak "sosyal emperyalizm teorisi"ni şu şekilde özetlemek olanaklıdır:

Revizyonizm burjuva ideolojisidir. Sosyalizmde sınıf mücadelesi (komünist partileri içinde de aynen) devam eder. Revizyonizmin iktidara gelmesi, burjuvazinin iktidara gelmesi demektir. Bu nedenle sosyalist bir ülkede revizyonizm partiye egemen olursa, o ülke kapitalist bir ülke haline gelir. Sovyetler Birliğinde devlet iktidarını ele geçiren hain Kruchev kliği, Sovyetler Birliğini kapitalizme geri döndürerek, Hitler tipi bir faşist dikatörlüğe dönüştürdü. "Devlet iktidarının değişmesi otomatik olarak devlet mülkiyetinin de tabiatının değişmesine yol açar. Böylece sosyalist devlet mülkiyeti tekelci bürokrat burjuvazinin mülkiyetine, sosyalist devlet ekonomisi ise bir tekelci devlet kapitalizmi ekonomisine dönüşmüştür." (Sing - Feng, Aydınlık, S. 59)

"Sosyal emperyalizm" teorileri aşağı yukarı bundan ibarettir. İleri sürülen bu tahliller Marksizmin en ince ve özlü noktalarının aşırı basitleştirilmelerine dayanır. Ondaki tüm bilimsel ve diyalektik özü yok eder ve giderek sınıf mücadelesinin maddeci kavranılışının reddi ile Marksist - Leninist geçiş dönemi teorisinin iradeci bir saptırılmasından öte, Marksizmin bütünsel bir reddine (revizyonizme) varır.

Bu yazıda konuya ilişkin belli başlı sorunlara değinilecektir.

1. "Sosyal emperyalizm teorileri" işçi sınıfı hareketi içindeki mücadeleleri basitçe bir şekilde burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadeleye indirgemektedir. Bu, onda kaba bir, iki çizgi mücadelesi şeklinde sistemleşmektedir. Doğru çizgiyi (Mao Ze Dung düşüncesini) izleyenler proletaryayı, yanlış düşünceyi izleyenler (revizyonistler) de burjuvaziyi temsil etmektedirler. Yanlış çizgi "kapitalizme geri dönmeyi" ister. Partideki iki çizgi mücadelesini yanlış çizgi (burjuvazi) kazanırsa, burjuvazi iktidara gelir; ve o ülke de kapitalist (emperyalist) bir ülke haline gelir. Bu düşünce tarzının Marksizmin bütün derinliğini yok eden, sınıf mücadelesinin karmaşık yapısını yok eden bir "düz mantığa" dayandığı açıktır. İşaret etmek gerekir ki işçi sınıfı içindeki ideolojik ayrılık ve mücadelelerin burjuvazi-proletarya mücadelesiyle özdeşleştirilmesi, işçi sınıfı hareketleri içindeki ayrılıklara proletarya-burjuvazi mücadelesinin en keskin biçimlerinin, zor metotlarının da sokulmasına kapı açmaktır.

Proletarya diktatörlüğü döneminde de sınıflar mücadelesi devam eder. Ama değişik biçimler altında. Ve parti içindeki mücadelede revizyonizm, özünde ve son tahlilde burjuva ideolojisine tekabül etmekle beraber, bu ikisi basitçe özdeşleştirilemez. Marksizm bunları birbirinden ayırmaz, ama aralarındaki sınır çizgilerini de silip atmaz. Bu nedenle proletarya partisinde revizyonizmin hakim olmasını, burjuvazinin iktidara gelmesi ve ülkenin otomatik olarak kapitalist bir ülke haline dönüşmesi olarak değerlendirmek kabul edilemez. Stalin bu konuyu doğru olarak şöyle ele alıyordu:

"Sovyetik gelişme çerçevesi içinde her ne kadar henüz kökleri sökülmemiş olsa da, kapitalizm daha önceden devrilmiş olduğu halde, komünizmde sağ sapma, komünistlerin bir bölümünde meydana gelen belli belirsiz ve henüz bilincinde olmadıkları, ama gene de bir eğilim olan partimizin genel çizgisinden burjuva ideolojisine doğru sapmadır...(abç) Proletarya diktatörlüğünün zayıflaması, kapitalizmin yeniden dirilmesi şartlarının artması (abç) anlamına gelir. Demek ki partimizde sağ sapmanın zaferi, ülkemizde kapitalizmin yeniden dirilmesi (abç) egemen olması için, zorunlu koşulların çoğalması anlamına gelir." (abç) (Leninizmin Sorunları, Stalin, Sol Y, sh. 258)

İki yaklaşımdaki fark son derece açıktır. Birisinde "otomatik" bir sonuç, diğerinde "koşulların çoğalması"; birinde "burjuva İdeolojisi", diğerinde "burjuva ideolojisine doğru bir eğilim...", bu ikisi arasındaki farklılıklar Marksizmle suni mantık arasındaki farklılıklardır.

2. Revizyonizmin iktidarının (partideki zaferinin) otomatik olarak kapitalizme dönüşü yaratacağı düşüncesi, proletarya partisi içindeki sağ düşünceye sahip olanları burjuvaziyle özdeşleştirmeye dayanır. Bu özdeşleştirme sınıfların üretim içindeki fonksiyonlarını hesap etmeyen ve ideolojik kriterlere dayalı bir tasnifini getirmektedir ki, bu bilimsel sosyalist düşüncenin yerine idealist düşünceyi geçirmek demektir. Revizyonizm işçi aristokrasisine dayanır. İşçi aristokrasisi, sömürücü sınıfın kendi egemenliğini sürdürebilmek için işçi sınıfına verdiği tavizlerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir ara tabaka olarak sömürücü (hakim) sınıfın kendisi ile özdeşleştirilemez. Evet, her şey gibi sınıf ve tabakalar da birbirine dönüşebilirler. Belirli koşullarda proletarya burjuvaziye, burjuvazi de proletaryaya dönüşebilir. Bu arada işçi aristokrasisi de, bürokrasi de hakim sınıf haline dönüşebilir.

Bu olasılık, teorik olarak reddedilemez. Ama bu iddiaya dayalı olarak bir tahlil ileri sürülüyorsa, bu dönüşümün somut olarak kanıtlanması gerekir. "Sosyal emperyalizm teorileri" bu konuda, onun, (bürokrasi) partiye ve devlete egemen olması dolayısıyla, tüm üretim araçlarının mülkiyetine sahip olduğunu ve onun bu suretle tekelci devlet burjuvazisi haline dönüştüğünü basitçe ileri sürmeyi yeterli görür.

3. Revizyonizmin egemenliğinin, burjuvazinin iktidara gelmesi ve otomatik olarak kapitalizmin gelmesi demek olduğunu ileri sürmek geçiş sürecinde üst yapının belirleyiciliğini tek başına ele almak ve diğer faktörleri hesaba katmamakdır. Daha önce geçiş sürecinde proletarya diktatörlüğünün (siyasi üst yapının) belirleyiciliği üzerinde durmuştuk. Sınıf farklılıklarının esas olarak ortadan kalkmasına kadar politikanın belirleyiciliğini kabul etmek zorunludur. Ne var ki ÇKP teorileri bu konuda politik faktörü diğerlerinden soyutlayarak ve onun rolünü abartarak tek başına ele almakta ve iradeciliğe (volantarizme) düşmektedirler.

Gerçekte geçiş döneminde politikanın belirleyiciliği sorunu bu şekilde ele alınamaz. Politik - ekonomik etkenler arasındaki ilişki sosyalizmin kuruluşu süreci içinde başından sonuna kadar aynı şekilde görülemez. Devrimin hemen sonrasında, henüz sosyalist ilişkilerin tamamen yok sayılabileceği bir toplumla sosyalist üretim ilişkilerinin kuruluşunun ileri aşamalarındaki bir toplumda politikanın rolünü ve geri dönüş sorununu aynı biçimde ele almak doğru olamaz.

Onlar sınıf mücadelesinin devrimden sonra da devam edeceği doğru ilkesini, sınıf mücadelesinin basit olarak ve aynen devam edeceği biçiminde anlıyorlar. Oysa Lenin proletarya diktatörlüğü döneminde,

"Sınıflar varlığını sürdüreceklerdir ama her birinin proletarya dikatörlüğü döneminde yönü değişmiştir. Bunlar arasındaki ilişkiler de değişmiştir. Proletarya diktatörlüğü döneminde sınıf mücadelesi ortadan kalkmaz, sadece başka biçimlere bürünür." (İşçi Köylü İttifakı, sh.192)

Kruchev hain kliği sinsi bir darbe i1e iktidarı ele geçiriyor. Proletaryayı ve halkı aldatarak kapitalizmi geri getiriyor! Bir kliğin, bir hain ve dönekler takımının inançlarını yitirerek Sovyetler Birliğini kapitalistleştirmesi! Bu açıklamaya Charles Bettelheim, bilimsel bir temel kazandırmak için çalışmaktadır. "Sosyalizm açısından -karar verdirici- olanın ekonominin ‘düzenlenme’ biçimi değil, fakat daha ziyade ‘iktidardaki sınıfın’ yapısı olduğu" savından hareket eden Bettelheim, yönetimdeki partinin kitlelerle bağının zayıflayıp kopması ile, (partinin sınıfın yerini alması ile) ve bu suretle "iktidar araçları kitlelerden ayrıldığında, onlara egemen olunduğunda" iktidar aygıtının "safça ve basitçe" burjuva devlet aygıtı haline geldiğini ileri sürmektedir. Bettelheim’in sosyal ernperyalizm teorisi Stalin döneminde de gözlenebilecek olan olgulara dayanmaktadır. Stalin dönemi Rusyasını da sosyal emperyalizm çerçevesi içine almaktadır. Ama ÇKP’de ve takipçilerinde böyle bir yaklaşım görülmez. Onlar Stalin dönemi Rusyasını da aynı şekilde suçlamaktan kaçınırlar. Bundan kaçınmanın ÇKP ve takipçileri için "politik" bir amaç taşıdığından kuşku edilemez.

4. Yöneticilerin, revizyonist ideolojiyi benimsemeleriyle birlikte yeni tipte bir devlet burjuvazisine dönüşmesi, ve toplumun da tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesi, sosyalist devlet mülkiyetinin, (revizyonizmin devlete egemen olması ile birlikte) "kapitalist devlet mülkiyetine dönüşmesi," tezine dayanmaktadır. Zira, devlete sahip olması nedeniyle yöneticiler, üretim araçlarının tasarruf yetkisine sahip olmaktadırlar. Bu üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyet biçimindeki tasarruf yetkisi ile özdeşleştirilmektedir. Bu mümkün müdür?

Partiyi ve devleti ele geçiren revizyonistler, kapitalist özel mülkiyete özdeş kılınabilecek bir kullanım (tasarruf) yetkisine hemen sahip olabilir mi? Bütün bir toplumun çıkarları doğrultusunda olan üretim hedeflerinden, bir sömürücü azınlığın, "yeni bir burjuvazinin çıkarları için" üretim hedeflerine "safça ve basitçe" sessizce ve hemen yönelmek söz konusu olabilir mi? Kapitalist sömürünün (tam olarak olmasa bile) en ağır biçimlerinin tasfiye edilmesi gibi bir "kazanılmış hak" sahibi olan bir toplum, hakların yeniden ve birdenbire elinden alınmasında, nasıl "aldatılıp", "kandırılabilir"? üretim hedefleri ve ürünlerin pay edilmesi sonuçta kitlelerin yaşam standardı üzerinde kesin ve saklanamayan bir somutluk taşır. Bu nedenle iktidarı eline geçiren revizyonist kliğin üretim hedeflerini ve ürünlerin dağılımını serbestçe kapitalist hedeflere -tamamen bir sömürücü azınlığın çıkarlarına- yöneltmesi söz konusu olamaz.

Bu biçimde sınırlı bir tasarruf yetkisinin ise kapitalist devlet mülkiyetine (ve sınırsız tasarruf yetkisi tanıyan kapitalist özel mülkiyete) özdeş sayılması hiçbir anlam taşımaz. Revizyonizmin, devlet iktidarını ve üretim araçları üzerindeki kontrol yetkisini ellerine geçirmeleriyle elde ettikleri olanak sosyalizmin ve sınıfsız toplumun inşası hedeflerine yönelik, bilinçli bir uygulamayı durdurmak, bunu tersine toplumdaki sınıf ayrıcalıklarını, farklılıkları arttıracak yönde bir uygulamaya girişmektir. Bu, sosyalizme ilerleyişin durdurulmasıdır. Bu, kapitalizmin güçlenmesi yönündeki bir gelişme sayılmalıdır. Ama bu bizatihi kapitalizmin kendisi olarak görülemez.

Sosyalist devlet mülkiyetinin, devlete bir revizyonist kliğin egemen olmasıyla, kapitalist devlet mülkiyetine hemen dönüştüğü ileri sürülemez. Bu, (ona) bunu gerçekleştirme olanağının sağlanılması olarak ifade edilebilir. Toplumun devlet mülkiyetinin ve revizyonist bürokrasinin nitelik değiştirmesi, hepsi somut olarak gözlenmesi gereken, tarihsel gelişmelerin tamamlanmasına bağlıdır. Sınıf farklarının esas olarak ortadan kalkacağı, ve mülkiyetin tüm topluma aidiyetinin (kollektif mülkiyet yerine tüm halkın mülkiyetinin geçmesi) gerçekleşmesine kadar bu olanaklıdır. Kapitalizme geriye dönüş olanaklıdır. Ama kapitalizmin "yeniden dirilmesi" olanağının çoğalması ile, bunun gerçekleşmesini birbirine karıştırmak diyalektiğin yerine sofizmi geçirmektir.

Gerçekte "sosyal emperyalizm" teorilerinin en temel dayanağı da bu noktada yatmaktadır. Revizyonizmin iktidara geçişi onun devlete ve üretim araçlarının tasarruf yetkisine sahip olması nedeniyle yeni bir burjuvazi haline dönüşmesinin kanıtı olmaktadır. Oysa tekelci devlet mülkiyetine dönüşümü, üretim araçlarının tasarrufundaki somut bir gerçeklikten değil, bir hukuksal olanaktan "yöneticilerin" düşünce yapısından, desteklenmektedir. Revizyonistler, devlet mülkiyetine sahip oldukları için yeni bir burjuva sınıfı haline geliyor. Sosyalist devlet mülkiyeti, ona "yeni bir burjuvazi" egemen hale geldiği için kapitalist devlet mülkiyetine dönüşüyor: Bu, "sosyal emperyalizm" teorilerinin "en ince" noktasındaki TOTOLOJİSİDİR.

"Sosyalizm açısından" karar verdirici olan ekonominin "düzenlenme" biçimi değil, fakat daha ziyade "iktidardaki sınıfın yapısıdır" diyor Bettelheim. "İktidardaki sınıfın yapısı" ise onun, üretimin yönetilişindeki fonksiyonlarına değil, ideolojik yapısına göre belirlenecektir. Yöneticilerin düşüncesi otomatik olarak, toplumun niteliğini belirleyecektir: Bu, "sosyal emperyalizm" teorilerinin sosyalizmin ilerleyen bir uygulamasında ortaya çıkan alt yapıdaki ve üst yapıdaki (siyasi iktidar dışındaki) maddi olan ve olmayan unsurlarının rolünü, onların basitçe bir restorasyonunu engelleyen (direnen) rolünü reddeden ve sadece üst yapının tek başına belirleyiciliğini kabul eden iradeciliği, idealizmdir.

5. "Sosyal emperyalizm" görüşleri onun teorik tutarsızlıklarından kaynaklanan çelişmeli bir çeşitliliğe sahiptir. Yukarda tartışılan tezin zaafları çok kere bu "teori"nin, Sovyetler Birliğindeki sınıfların varlığını, sömürünün varlığını, para - pazar - piyasa farklılıklarının varlığını ileri sürerek "desteklenilmesine" neden oluyor. Kimi zaman bankaların varlığı bile (kapitalizmin varlığına) bir kanıt olarak ileri sürülür. Meta üretiminin varlığı gerekçe gösterilir. Bu arada gelişigüzel bir şekilde rakamlar, istatistikler vs. verilir. (Tabiatıyla yer altında özel fabrikaların varlığı şeklindeki -bu tezleri sınırsız bir renkliliğe ulaştıran- iddiaları da hatırlamalıyız!)

Sovyetler Birliği geçiş süreci içindeki bir toplumdur. Yukardaki kategorilerin tümü (pazar, meta üretimi, sınıfların varlığı vb.) geçiş toplumlarına has özelliklerdir.

Sömürünün, sınıf farklılıklarının, pazar ve piyasa kategorilerinin kalkması için sınıfsız toplumun kurulması gereklidir.
Sınıfsız toplumun kurulması, köyle şehir arasındaki (işçi ile köylü arasındaki) farkın ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Bu nedenle Sovyetler Birliğinde söz konusu kategorilerin varlığı, pazarla plan arasındaki çelişkinin varlığı kapitalizmin varlığına kanıt olarak ileri sürülemez. Bunlar üzerinde uzunca boylu durmak dahi gereksizdir.

6. Bugün Sovyetler Birliğinde söz konusu olan sosyalizm geçiş süreci içindeki bir gerilemedir. Sosyalizmin inşasında ki bir duraklamadır. Revizyonizmin partiye (ve devlete) egemen olmasının bir sonucu olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasına yönelik bir uygulama yoktur. Revizyonizm, bu farklılıkların üretici güçlerin gelişiminin otomatik bir sonucu olarak gerçekleşeceği iddiasıyla; bunları koruyup, geliştiren bir politika uygulamaktadır. Oysa proletarya diktatörlüğü sınıfsız toplumun ideolojik-ekonomik-politik alanlardaki iradi uygulamalarının sonucu olarak gerçekleşebilir. Ekonominin ve yeni insan ilişkilerinin, yeni kültürün örgütlendirilmesi ve yaratılması; sosyalizmin kuruluşu alt ve üst yapı düzeyinde birlikte yürür.

Proletarya partisi ve onun sosyalist eylemi bu gelişmenin odak noktasını oluşturur. Revizyonizmin partiye egemenliği, geçiş sürecini kesintiye uğratır ve geriye dönüşü olanaklı kılar.

Bir okuyucumuz (İstanbul’dan) yazdığı bir mektupta şöyle diyor: "Emeğin Birliğinden bir arkadaşa ‘Brejnev, kendisi proletarya diktatörlüğünü kaldırdığını söylüyor. Hala nasıl oluyor da siz SSCB’de proletarya diktatörlüğü olduğunu savunuyorsunuz’ diye sordum. O da bana proletarya diktatörlüğünün kişilerin iradesiııe bağlı bir şey olmadığını, kişilerin kaldırdım demesiyle proletarya diktatörlüğünün kalkmayacağını söyledi. Şöyle bir de örnek verdi. Carter ben Amerika’daki burjuva diktatörlüğünü kaldırdım dese, burjuva diktatörlüğü kalkar mı?"

Emeğin Birliğinden arkadaşın cevabı onun Marksist-Leninist geçiş dönemi teorisini, proletarya diktatörlüğü teorisini yeterince kavramadığını ortaya koyuyor. Onun hatasının özellikle ülkemizde yaygın olan "Sovyetler Birliği sosyalist bir ülkedir, sosyalist bir ekonomisi vardır. Bu yüzden proletarya partisi ne yaparsa yapsın, bir şey değişmez. Hatta onlar kendi iradelerine rağmen sosyalizme uymaya mecburdurlar" gibisinden bir ekonomizme dayandığına kuşku yoktur. Brejnev tek başına bir adam değildir. 20 yıldır Sovyetler Birliğinde egemen olan bir çizgiyi temsil etmektedir. Ve bu çizgi SBKP’ye egemendir. Proletarya diktatörlüğünün, proletaryanın örgütlü olarak yönetime katılışının ve sosyalist politikalarının uygulanabilmesinin temel aracı partidir.

Bu nedenle partiye rağmen, proletarya diktatörlüğü savunulamaz. Carter burjuva diktatörlüğünü kaldırdım dese, burjuvazinin diktatörlüğü kalkmaz. Çünkü tekelci burjuvazi Amerika’da tüm ekonomiye, bankalara ve devlet idaresine her şeye egemendir.

Ama, işçi sınıfı adına üretim araçlarına, merkezi plan mekanizmasına, bakanlıklara ve tüm devlete egemen olan parti sınıfsız toplumun inşası görevlerinden vazgeçse toplum kendiliğinden sosyalizme doğru ilerlemeye devam mı edecek? Yoksa vazgeçemez mi!? Böyle bir düşünce tarzı Marksizme ait değildir! Üst yapının, politikanın rolünü Marksizmin reddettiği suçlamalarına karşı Engels, "Eğer siyasal güç; iktisadi olarak iktidarsızsa, proletaryanın siyasal diktatörlüğü için niçin savaşalım?" diyordu. (C. Schmidt’e mektup)

7. Gerçek şudur ki, Sovyetler Birliğinde, kökü geçiş sürecinin karmaşık sorunları içinde yatan bir dizi nedenlerden ötürü, 1950’lerde partiye revizyonizmin egemen olmasıyla, sosyalizmin kuruluşuna doğru olan gelişme durmuştur. Bu, "eskiyen ve çürüyen kapitalizmle yeni doğan ve gelişen komünizm arasındaki mücadele"de kapitalizm ögelerinin yeniden dirilebilme umutlarının doğması, kapitalizmin canlanması demektir. Bu, geriye doğru bir gelişme bir geriye dönüş sürecidir. Bu sürecin, kapitalizmin yeniden dirilmesi ile sonuçlanması olanaklıdır. Bir ülkede, sınıflar yok olmadıkça ve kapitalizmin uluslararası düzeydeki dev güçlerinin kuşatması sürdükçe kapitalizmin restorasyonu mümkündür.

Ancak, bu, Sovyetler Birliğinin bir süre sonra kapitalizme geçeceği anlamına gelmez. Geriye dönüş düz olmayan, inişli çıkışlı bir süreçtir. Revizyonizmin partiye egemen olmasına rağmen kapitatizme geri dönülememiştir. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Ki başlıcaları içte (S. Birliğinde) alt ve üst yapı düzeyinde (maddi ve kültürel - ideolojik vb.) ve dışta var olan (dünya sosyalist hareketleri gibi) etmenlerin yarattığı direnme güçleridir. Bu gibi bir dizi etmenden ötürü Sovyetler Birliği geçiş süreci içindeki dar bir alana sıkışıp kalmıştır. Bu, Sovyetler Birliğindeki ideolojik yozlaşmaların, kitlelerin depolitizasyonunun, üretimi artırmak için maddi özendiricilere giderek daha çok ihtiyaç duyulmasını getiren, ve toplumsal hayatta giderek daha çok bir tüketim toplumuna benzemeye yönelen bir gelişmeyi getirmektedir.

8. SBKP yöneticileri son zamanlarda, artık komünizmin birinci aşamasına geçildiği gerekçesiyle proletarya diktatörlüğüne gerek kalmadığını, Sovyet devletinin bir halk devleti haline dönüştüğünü ileri sürmüş ve bu görüş yeni Sovyet Anayasası tasarısında ifade edilmiştir. Komünizmin birinci aşamasına geçildiği ileri sürülüyor: Bu iddia ilk kez 1960’lara gelirken Kruchev tarafından ileri sürülmüştü. Oysa, Kruchev’in, bu iddiaları ileri sürmesinden kısa bir süre önce, "Tarım ve sanayi arasındaki fark incelenirse (bu farkın) sanayimizde üretim araçlarının ve üretilen nesnelerin halkın malı olmasında, oysa tarımda bütün halkın değil, bir grubun, kolhozun mülkiyetinde bulunmasındandır. Bu olgu .... meta dolaşımının durumuna varır. Ve ancak bu farkın yok olmasıyladır ki meta üretimi ondan doğan bütün sorunlarıyla birlikte yok olabilir. Böyle olunca tarımla sanayi arasındaki esasa değin bu farkın yok olmasının bizim için birinci derecede bir önemi olması gerektiği yadsınılamaz." (J. Stalin: Son Yazılar, sh. 82) 1952’lerde birinci derecede bir sorun olan bir meselenin Kruchev döneminde 1-2 yılda çözüldüğünü tartışmak isteyen çıkmaz herhalde. Peki, Kruchev döneminden bu güne durumun değiştiği konusunda ciddi bir delil var mı? Köylü ile işçi arasındaki fark esas olarak kalktı mı? Kollektif mülkiyetin bir biçimi olan Kolhoz mülkiyeti, yerini tüm halkın mülkiyetine bıraktı mı? Üstelik, farklılıkların kalkması yerine, artması yolundaki (teşvik, prim, fabrika ölçeğindeki karlılık sisteminin getirilmesi vb.) uygulamalar ortada duruyorken, sınıfsız toplumun birinci aşamasına geçildiğinin ilanı ne anlama gelir? Dahası toplumda kendisine ayrıcalıklı bir konum sağlayan bürokratik-teknokrat bir sosyal tabana sahip olan revizyonizmin denetimindeki muazzam bir devlet aygıtı, ücretli memurları, polisi, mahkemeleri, ordusu vs. vs. ortada duruyorken diktatörlüğün yerini halkın devletinin aldığını ileri sürmek ne anlam taşır?

9. Sovyetler Birliğinde revizyonizmin egemenliğinden ve geriye dönüşten söz etmemiz kimi çevrelerce eleştiriliyor. Örneğin "Devrimci Derleniş" gazetesinde şöyle yazıyor: "Aydın gençlik içinde çoğunluk olan Devrimci Gençlik grubunun Sovyet Sosyal Emperyalizmi, anti-Marksist tezine karşı aşırı tavizkar, neredeyse uzlaşan, (‘Sovyetlerde revizyonist diktatörlük iktidardadır. Geriye dönüş başlamıştır, ama henüz sosyal emperyalist aşamaya ulaşılmamıştır. İlerde sosyal emperyalist olabilir’ tarzındaki) tutumlarının önemli rolü olmuştur. Çünkü, bu görüşün mantıki sonucu Sovyet Sosyal Emperyalizmi tezinin doğruluğudur..." Anlaşılması zor bir düşünce ve mantık tarzı. Önce, bizim söylediklerimizin iyi anlaşılmadığı görülüyor. İkincisi, "sosyal emperyalizm" teorilerinin safsatalarını açığa çıkaran tahlillerimizin "mantıki sonucu" nasıl olur da bu teorilerin doğruluğu olabilir. Böylesi bir sonuç ancak ondan "mantıksız" bir yolla çıkarılabilir. Bizim Sovyetlerde "geriye dönüş sürecinden" söz etmemizden "ilerde sosyal emperyalizm olacak" gibi bir sonuca ("mantıki" olarak) nasıl ulaşılır? Besbelli, bizden istenen "ilerde geriye dönüşün asla olamayacağı konusunda" bir fetva çıkartmamız!

Ama, bilimin vermediği bir garantiyi bizden almakla ne halledilebilir? En iyisi görüşlerimizi, "itikat"lar çerçevesinde değil bilimsel yönden tartışmak. (*)

10. Yazıyı bitirmeden önce bir noktaya daha kısaca değinelim. "Sosyal emperyalizm" teoricileri çoğu kez Lenin’in, "İki iktidardan biri: Ya kapitalistlerin iktidarı ya da proletarya iktidarı. İkisinin ortası bir iktidar hayalden başka bir şey değildir" biçimindeki sözlerini ileri sürerler. Lenin’in bu gibi ifadelerinden kalkılarak Sovyetler Birliği’ndeki bugünkü ortaya çıkan durumda ya proletarya diktatörlüğü ya burjuva diktatörlüğünün kabul edilmesi sonucuna varılmaktadır. Bettelheim da şöyle diyor: "... İktidar araçları kitlelerden ayrıldığında (....) bu araçlar işçi sınıfının devleti olmaktan çıkarlar, safça ve basitçe bir burjuva devletinkiler olurlar. Bu ikisinin ortasında bir deyim veya bir üçüncü yol" olamaz.
Böylece, ya proletarya diktatörlüğü ya burjuva diktatörlüğü, ya sosyalizm ya kapitalizm şeklinde bir ikilemle karşılaşıyoruz. Bize göre burada Marksist devlet teorisi kötü bir şekilde kullanılmaktadır. Marksizmin devlet teorisine ait kavramlar toplumların gelişiminin herhangi bir anına mekanik olarak uygulanamaz. Kavramlar, gelişmenin çeşitli aşamalarında ortaya çıkan bir çok yeni, farklı, geçici olguları soyutlayarak oluşurlar. Her tasnif, her kategorileştirme bu soyutlamadan ötürü gerçeğin çoğu kez sadece bir kısmını ihtiva eder. Ve basitleştirilmiş, "çocukça bir yan" taşırlar. Eğer bu dikkate alınmaksızın, teorinin ortaya attığı kavramlarla her şey açıklanmaya kalkılırsa çoğu kez gülünç sonuçlarla da karşılaşılabilir. Bu yüzden devtet teorisinin ortaya çıkardığı çeşitli kavramlar toplumların gelişim sürecindeki, geçiş dönemlerindeki ortaya çıkan özgül durumları açıklamak için mekanik olarak uygulanılmamalıdır. Ya sosyalizm ya kapitalizm! Sosyalizmin tarifine bakacağız. Sovyetlere uyup uymadığına bakacağız. Eğer kalıp gibi oturuyorsa, tamam; hayır oturmuyorsa başka bir şey olmayacağına göre -Lenin böyle demiyor mu? Kapitalizm. Hayır!

Marksizm bundan çok daha başka bir şeydir. Bu olsa olsa Marksizmin kadavrasını çıkarmaktır.

Bu konuda değinmek istediğimiz son nokta şu: AEP en çok ÇKP’nin ünlü üç dünya teorisine karşı çıktı. Ülkemizde "sosyal emperyalizm" teorilerini benimseyenlerin bir kısmı, AEP görüşlerini benimsiyorlar, ama "sosyal emperyalizm" teorilerine bağlılıklarını sürdürüyorlar. Sorun şu: ÇKP’ye yöneltilen eleştiriler; onun devrimden vazgeçtiği, sınıf mücadelesi ilkelerini bir yana bıraktığı, anti- Marksist görüşler ileri sürdüğü vb. yolundadır. Bu, tartışmasız revizyonizmdir. Revizyonizmin partiyi ele geçirmesi ise "Burjuvazinin iktidara gelmesi demek"tir. İktidarın niteliği tayin edici olduğuna göre (ki bunlar "sosyal emperyalizm" teorilerinin temel görüşleridir.) Şimdi Çin’de iktidarda olan kimdir? Çin şimdi sosyal emperyalist - sosyal faşist bir ülke midir? Değilse, neden? Yoksa, Çin’de devlet mülkiyeti henüz gerçekleşmediği için "revizyonist"1er "tekelci devlet burjuvazisine dönüşemediler" mi?

Kuşkusuz bu sorulara da "makul" bir izah tarzı bulunabilir! Bizim istediğimiz Çin’i de sosyal emperyalist - sosyal faşist bir ülke olarak ilan ederek bu işi de kolayca halletmeniz değil. İstediğimiz şu "sosyal emperyalizm" teorilerinin bir safsata olduğunu artık anlayabilmeniz!


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org