Bazı Teorik Sorunlar

SORU: Bildirge’de "ÇKP’nin bu tahlili üzerine gelişen politikaları ise her şeyi ‘Baş tehlike sosyal emperyalizme’ karşı olma noktasından ele almakta, en gerici anti Sovyetik hareketlerin ve ( NATO vb. gibi ) emperyalist politikaların desteklenmesine kadar varmaktadır. Ve işte tam bu noktada bu politika sosyal şoven, sosyal emperyalist bir muhtevaya bürünmektedir" deniyor. Burada Çin "sosyal emperyalist" bir ülke olarak mı değerlendiriliyor?

ÇİN SOSYAL EMPERYALİST BİR, ÜLKE MİDİR?
Sosyal-emperyalizm sözcüğü, Marksist literatürde emperyalist politikaları destekleyen sözde sosyalist politikalar için kullanılır. BİLDİRGE’de de bu anlamda

kullanılıyor. Emperyalist bir politik ittifak olan NATO’nun "bir savunma örgütü olduğu" ve bu gibi uydurma gerekçelerle savunulması bu ada layık bir tutumdur. Aynı şekilde, Rus işgaline karşı, milli savunmanın güçlendirilmesini, ordunun silahlanmasını savunan politikalar da, bunun gibi sosyal-şoven adına layıktır.

Ne var ki, ÇKP son zamanlarda bu kavramları farklı biçimlerde kullanmaktadır. ÇKP literatürüne göre "sosyal emperyalizm" kavramı ekonomik, sosyal, siyasal bir sistem anlamında kullanılmaktadır. Revizyonizmin egemen olduğu ülkeler bu biçimde, kendine has bir biçimde, emperyalist-kapitalist bir ülke olarak değerlendirilmektedir. Sovyetlere de bu anlamda "sosyal-emperyalist" demektedirler. ÇKP yanlıları kavramın bu şekilde çarpıtılması hatırlatıldığında Lenin’den sonra çok zamanın geçtiğini, çok şeyler değiştiğini v.b. ileri sürerler. Tabii ki, biz bu soy revizyonlara katılmıyoruz. Bildirgede de bu kavram ÇKP literatüründeki anlamda kullanılmamıştır. Yani Çin’e, ÇKP’nin Sovyetler için kullandığı anlamda ekonomik-sosyal-siyasal bir sistem anlamında "emperyalist, sosyal emperyalist" demiyoruz. Söylediğimiz, kolayca anlaşılacağı gibi NATO’yu desteklemenin -Marksist literatürdeki anlamında- bir sosyal emperyalist politika olduğudur.
 

SORU: Bildirge sayfa 43’te "Evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçmiş olması ifadesi çarpıtılarak çeşitli biçimlerde karmakarışık edilmektedir. Kavram tartışmasından öte bir anlam taşımayan bu yöntemlerle devrimin sorunlarının çözümlenmesi bir yana, kavram tartışmasından ve bizantizmden bir adım öteye gitmek mümküıı değildir. Böyle bir kavram karışıklığı ya da kavram fetişizmi ile (ki her ikisi de ayııı kapıya çıkıyor) evrim ve devrim aşamasının iç içe geçtiği şeklinde ifade edilen tahlil sürekli devrim durumunun varlığı şeklinde yorumlanabiliyor. Bu şekilde bir yorumla silahlı mücadelenin yürütülmesi için herhangi bir "asgari örgütlenme" parti yerine geçirilerek (...) her durumda sürgit silahlı mücadele yürütme düşüncesi kabul edilemez" denilmektedir. Bu paragrafta anlatılmak istenen şey nedir? Biraz daha açmak mümkün değil midir?

KOŞULLARI HESABA KATMAYAN BİR MÜCADELE ANLAYIŞI KABUL EDİLEMEZ

Paragrafta tartışılan fikir bu satırların hemen devamında çok açık olarak şöyle ifade ediliyor: "Parti, (...) ülkedeki sınıtlar mücadelesinin koşullarına, mevcut iç ve dış politik duruma uyarlı bir biçimde politik mücadele taktiklerinin uygulanılmasını gündeme geirir." Burada sorun, tartışma götürmez bir biçimde, net olarak ortaya konulmuştur. Bu anlayış, tüm fokocu ve maceracı anlayışları reddeden Leninist bir mücadele ve örgüt anlayışını ortaya koyar ve son derece açıktır. Bu noktada şöyle bir soru sormak mümkündür: Parti niçin içinde bulunulan somut, objektif koşullara göre eylemini tespit etsin? Evrim ve devrim aşamasının iç içe geçmesi, silahlı eylemin objektif şartlarının varlığı anlamına geldiğine göre, niçin bir de ayrıca içinde bulunulan koşullar hesaba katılsın?

Marksist düşünce açısından şüphesiz, böyle bir soru tamamen saçmadır. Ama, işte yukardaki paragrafta bahsedilen "çarpıtma görevlileri" de zaten bunu yapmaya uğraşıyorlar. Yani devrimci tahlilleri her türlü boşluktan yararlanarak veya açıkça çarpıtarak böylesi bir "saçmaya tekabül ettirmeye" çalışıyorlar. Evrim ve devrim aşamasının iç içe geçmesinin, sonuçta devrim aşamasında olunduğu anlamına geldiğini yazdılar. Nesnel koşullar açısından ele alındığında, bu, her zaman olgunlaşmış bir milli krizin, sürekli bir devrim durumunun varlığı anlamına gelir ki, subjektif unsuru oluşturan partinin varlığı ile birlikte devrim aşaması koşullarını yaratır. Biz, herhangi bir çarpıtmaya olanak tanımayacak şekilde, herhangi bir boşluk bırakmayacak biçimde böyle anti-Leninist tahlilleri reddettiğimizi söylüyoruz.

Evrim ve devrim aşamasının iç içe geçmesi durumu, OLGUNLAŞMIŞ bir milli kriz olarak, sürekli bir devrim durumunun varlığı ve sürekli devrim aşamasında bulunulması şeklinde anlaşılamaz. Ve buradan kalkılarak koşulları hesaba katmayan bir mücadele anlayışı Devrimci Harekete maledilemez.

Aslında bu tür çarpıtmalar bazen "yaratıcılarının" teorik yetmezliklerini de sergiliyor. Örneğin, bazıları evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçemeyeceğini kanıtlamaya uğraşırken, ülkemizde bugün evrim aşamasında bulunduğumuzun gerekçesi olarak proletarya partisinin yokluğunu ileri sürerler. O halde proletarya partisi yaratılınca, yani subjektif unsur tamamlanınca devrim aşamasına geçilecek! O halde ülkede nesnel koşullar (yaııi olgunlaşmış bir milli kriz!) var demektir. İşte sağ oportünizmin, kıvırtırken düştüğü "sol" hata. Ülkemizde olgunlaşmamış bir milli krizden söz edilmesine tahammül edemezken, öte tarafta olgunlaşmış bir milli krizin varlığını kabul ettiği anlamına gelen laflar ediyor. Kafa karışıklığı insanı şaşkın ördeğe çevirir ve şaşkın bir ördeğin ne yapacağı hiç belli olmaz!

Evet, evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçmesi durumu, nesnel koşulların her durumda her türlü eyleme müsait olduğu biçiminde ele alınmamalıdır. Parti içinde bulunulan somut koşullara göre bir politika uygular. Olgunlaşmış bir krizin varolduğu koşullara uygun bir siyaset izlemez, bu anlamda, her durumda (sürgit) silahlı mücadele yürütmek düşüncesi de kabul edilemez.

Silahlı mücadelenin temel mücadele biçimi olarak belirlenmesinden de bunun tersi bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Temel mücadele biçimi, ülkedeki politik mücadelenin (siyasal iktidarı ele geçirme yolundaki mücadelenin) genel ve temel yolunu belirler. Yığınları devrim saflarına çekmenin, yığınların devrime hazırlanılmasının temel yolunu belirler. Bu stratejik tespit zorunludur ve bu, ülkedeki ekonomik-sosyal ve siyasal yapıya, ülkenin objektif gelişiminin tarihsel konumuna göre belirlenir. Proletaıya partisi ülkenin tarihsel gelişiminin, ülkedeki sınıfların birbirleriyle ilişkilerinin ve ülkenin diğer ülkelerle olan ilişkilerinin somut durumunu gözönünde bulundurarak, doğru bir siyasi hat izleyebilir. Devrimin yolunun temel stratejik belirlemesi zorunludur. Ama bu temel belirleme ile her şey bitmiş, somut siyasal durum ve gelişmelerle proletarya partisinin ilişkisi kesilmiş değildir. Aksine bu genel çizgi çerçevesi içinde sınıflar mücadelesinin girift, inişli çıkışlı, gelişimi içinde, her bir somut duruma uyan bir eylem çizgisinin uygulanması söz konusudur. Aksi düşünülemez. Çünkü, önemli olan, eylemin siyasi sonuçlarıdır. Ve her eylem kendi dışımızdaki siyasi ortamdaki farklı durumlarda farklı siyasi sonuçlar yaratır. Aynı biçimdeki bir eylem farklı ortamlarda tamamen farklı siyasi sonuçlar yaratır. Proletarya partisi herhangi bir somut durumda, hangi somut siyasi sonucu elde etmek istiyor ve bu sonuç mevcut koşullarda hangi biçimdeki eylem çizgisi ile elde edilebilir? Sorun budur ve bu yüzden parti, içinde bulunulan somut koşullara uygun bir mücadele yürütür. Devrimci Hareketin bu anlayışını Mahir Çayan’ın "Kesintisiz Devrim"inden yaptığımız bir alıntıyla da ortaya koyduk. Aynı doğrultuda İhtilalin Yolu bildirisinden ya da diğer yazılı belgelerden örnekler bulmak mümkün.

Biz koşulları hesap etmeyen bir mücadele anlayışını Marksist düşünce açısından saçma buluyoruz ama, böyle bir düşünceyi savunanlar da bulunmuyor değil! Evrim ve devrim aşamasının iç içe geçmesini, "suyu mumla ısıtmak yerine elektrik ocağında ısıtmak" biçiminde kendi "aceleciliğine" indirgeyen parlak(!) açıklamalar da zuhur ediyor bazen! Böylesi "acelecilik"lerin görevi de oportünistlerin devrimci harekete yönelttiği karalamaları "soldan doğrulamak" olsa gerek. Bu görevi onlara kim vermişse hiç şaşmadan yerine getiriyorlar. Oportünistler devrimci harekete suçlama mı yöneltiyorlar; hemen sarılıyorlar: "Evet tek bir emperyalizm, tek bir emperyalist politika ve de tek bir devrim stratejisi! Biz bu görüşleri savunuyoruz!" Yine böylelerinin son marifeti de şöyle: Bildirge’deki bir paragraftan kalkınarak THKP-C’nin faşizme karşı bir direniş örgütü olarak değerlendirildiği, Marksist-Leninist bir parti olarak görülmediği gibi keşiflerden(!) sonra şöyle bir ifşaat: "THKP-C 12 Mart’ın kanlı saldırganlığına karşı harekete geçmemiş, onun eylemleri sonucu faşizm erken doğum yaptığı için kanlı saldırganlık başlamıştır."

Faşizmin erken doğum yapmasının ne anlama geldiğini anlayamamış ve yıllardır her türden oportünistin (ve de sıkıyönetim savcısının) geveleyip durduğu bir karalamayı kabullenmiştir: "Devriınci Hareket, faşizmin kanlı saldırganlığına karşı mücadele etmemiş, kanlı saldırganlıklar devrimci eylemler yüzünden başlamıştır!" Bu da bir başka şaşkın ördek ve bu da diğerlerine, diğer oportünistlere baka baka yürüyor!


Biradım Dergisi Web Grubu 2003-2004 email: web@devrimciyol.org