Milliyetçilik ve barış politikaları...

 

 |



  Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf’ın, 13-14 Şubat 1999 tarihinde İstanbul’da düzenlediği “Türkiye’ye Soldan Bakış” sempozyumunun başlıklarından biri de “Milliyetçilik ve Barış Politikaları” idi. Ertuğrul Kürkçü’nün yönettiği, Metin Çulhaoğlu, Tanıl Bora ve Bülent Forta’nın konuşmacı olarak katıldığı oturumu, hukuki düzeltmeler dışında, kısaltmadan yayınlıyoruz.

Türkiye’de 15 yıldır yaşamakta olduğumuz (75 yıldır demek daha doğru) zaman zaman isyanlarla, ayaklanmalarla, dolayısıyla ayaklanmaları bastırma tedbirleriyle iç içe geçen, örtüşen çetin bir sorun var. Kürt sorunu. Ve Kürt sorununun çözümünü öngören bir temel siyasi problem var: Barış ve siyasal demokrasi. Dolayısıyla, Toplumsal Araştırmalar Vakfı, partiler bağlamında belki de kimi zaman mevzuatın, yasaların ve başka şeylerin elvermemesi nedeniyle enine boyuna tartışılamayan, enine boyuna deklere edilemeyen ve derinliğine gidilmesi mümkün olmayan, kimi zaman da kolay anlaşılabilir, çabuk anlaşılabilir cümleler kurmak ihtiyacı sağlanamayan bu konu açısından bir açılım imkanı sağlıyor.

METİN ÇULHAOĞLU

Tarihsel süreç içerisinde milliyetçilik kavramına baktığımızda meseleyi dört ana başlık altında toplayabiliriz. Birincisi -ki buna otantik veya özgün de diyebiliriz- kapitalistleşme, modernleşme milliyetçiliğidir. Bu türün örneklerine 18. yy ve özellikle 19.yy’da Avrupa’da rastlarız. Başlangıçta İngiltere ve Fransa’da gündeme gelen, ulus-devlet oluşturma sürecine denk düşen bu milliyetçiliği, milliyetçiliğin kökeni olarak tanımlayabiliriz. Bunu ırkçılıkla ya da başka şeylerle karıştırmayalım. Bu doğrudan doğruya kapitalizmin, kapitalist gelişmenin merkezi bir devlet ihtiyacına karşılık düşmektedir. Bölünmüş, parça parça piyasaları tek bir merkezi piyasa haline getirme amacını taşımaktadır. Ve emek gücünün (emek gücünün bulunduğu yerden ayrıldıktan sonra gittiği yerde) aidiyet duygusu ihtiyacına cevap vermektedir. İkinci bir milliyetçilik türü olarak geç kapitalistleşme, geç modernleşme milliyetçiliği diye başka bir tür milliyetçilik tanımlamak mümkün. Eğer örnek vermek gerekirse kapitalistleşme ve ulus-devlet oluşturma süreçlerini İngiltere ve Fransa’ya göre görece geç yaşamış ülkelerde ortaya çıkan milliyetçiliklere geç kapitalistleşme ya da geç modernleşme milliyetçiliği demek mümkün. Bunlara örnek olarak Rusya, Almanya ve İtalya verilebilir. Üçüncü milliyetçilik başlığı olarak ulusal kurtuluş milliyetçiliğini kullanabiliriz. Yani sömürge olan, emperyalist devletler tarafından sömürülen ülkelerin geliştirdikleri anti-sömürgeci ulusal kurtuluş milliyetçiliği diye bir milliyetçilik türü belirlemek mümkün. Ve nihayet sonuncusu ve en günceline, küreselleşme milliyetçiliği diyebileceğimiz bir başlık koyabiliriz.

Bu dört başlıkta toplanan milliyetçilikler arasından otantik kapitalistleşme, modernleşme milliyetçiliği ve tarihsel olarak geç kapitalistleşme modernleşme milliyetçiliği devrini doldurmuştur. Ve umarım ulusal kurtuluş milliyetçiliği de devrini doldurmak üzeredir. Bundan sonra bizim uğraşacağımız milliyetçilik güncel küreselleşme milliyetçiliğidir. Şimdi bu güncel küreselleşme milliyetçiliği kavramı size tuhaf gelebilir. Ne demek güncel küreselleşme milliyetçiliği? Ben bundan sonraki milliyetçilik türlerinin bütün yerelci, tekelci kültürel söylemlerine rağmen son tahlilde dünya kapitalist sistemi ile bütünleşmeye, küresel eklemleşmeye, denkleşmeye yönelik bir milliyetçilik olduğunu düşünüyorum. Bugünkü dünya kapitalist sistemine daha iyi koşullarla, daha çok pay alarak eklenme arzusunda olan ulusların ya da devletlerin bunu başarmalarının aracı olacak biçimde milliyetçi söylemi yükselteceklerini düşünüyorum. Buna da güncel küreselleşme milliyetçiliği diyorum. Türkiye’nin şu an gecikmiş modernizasyon milliyetçiliğinden küreselleşme milliyetçiliğine doğru bir geçiş evresi yaşadığını düşünüyorum. Bir yanıyla “Türkün Türk’ten başka dostu yok” söylemine vurgu yapan, öbür tarafıyla “biz dünyanın bir parçasıyız, bir Avrupalıyız” diyen bir tür çelişkili milliyetçilik. Kozmopolit solculuk, evrenselci solculuk; milliyetçiliği arkaik bir şey olarak görmeye eğilimlidir. Yani devrini doldurmuş artık çok gerilerde kalmış, kapitalistleşmenin de modernleşmenin de gerisine düşen, arkaik, eski bir ideoloji olarak tanımlar.

Bundan hareketle birinci saptama şu: Milliyetçilik, tarihsel olarak kronik bir ideoloji değil tümüyle modern bir ideolojidir. Kapitalizmin değişmesine ve ulus devlet inşasına denk düşen bir ideolojidir, bu anlamda çağdaş bir ideolojidir. Türkiye’de çağdaş dediğin zaman çok gelişkin bir şey anlaşılır. Ben o anlamda kullanmıyorum. Modern anlamda kullanıyorum. Milliyetçilik modern bir ideolojidir. Çünkü burjuvazinin aristokrasiden ya da feodalizmden devraldığı bir sınıfın egemenliği ya da bir zümrenin egemenliği ideolojisine karşı ben bir sınıf değilim. Ben sınıf egemenliği kurmuyorum; milletin, halkın egemenliğini kuruyorum inancını yerleştirmek için başvurduğu başlıca ideolojidir. Kapitalist tabanın bütünleşmesini ve merkezleşmesini sağlamaya yarayan bir ideolojidir. İşgücünü, emek gücünü, yerleşik, aynı yerde kalan bir emek gücü yerine, dolaşan ( eski deyimle müteharrik ) modül bir emek gücünün gittiği yabancı yerlerde kendine bir aidiyet bulmasına yarayan bir ideolojidir.

Milliyetçilik her ne kadar batılılaşmaya, modernizme tepki gibi görünse bile son tahlilde kendisi de ultra-modernleşmecidir. Dolayısıyla, modernleşmeye alternatif bir milliyetçilik olabileceğini düşünmüyorum. Bu bir tezdir. Tartışmaya değer. Son tahlilde bütün tepkici gibi görünen milliyetçilikler bile kalkınmacı ve ilerlemecidir. Ne kadar batıdaki milliyetçiliğe ya da batı modernizmine tepki gibi görünse bile bütün milliyetçilikler son tahlilde modernisttir, kalkınmacıdır ve ilerlemecidir.

Üçüncü başlık; Ezilen ulusun milliyetçiliği mutlaka ve mutlaka ezen ulusun milliyetçiliğinden kopya çeker. Cezayirliler Fransa’ya karşı mücadele etmiş, sonra da birbirlerini asimile etmişler. Gandi, İngiliz emperyalizmine karşı mücadele etmiştir ama Hindu milliyetçiliğini geliştirmiştir. Amerika İngiltere’den kurtulduktan sonra Kızılderilileri asimile etmiştir. Eğer ezen ulus resmi tarih yaratmışsa, ezilen ulus da resmi tarih yaratmaya çok meraklıdır. Bir diğer tez ya da başlık günümüzdeki liberalleşme neo-liberal dalgadır. Ayrıca ulus devlet ölçeğindeki özelleştirmelerle gündeme gelen devalüasyon, kimilerinin sandığı gibi evrenselliği, kozmopolitizmi, evrensel bir hümanizmi değil tam tersine partiküler özel milliyetçileri körüklemektedir. Günümüzün neo-liberal dalgasıyla milliyetçilik arasında tezatlık değil tam tersine karşılıklı birbirini besleme olgusu vardır. Günümüzün küreselleşme süreçleri, ulus devletin kimi politikalarının güçsüzleşmesini beraberinde getirse bile diğer güçsüzleşmeyle eş zamanlı olarak, güçsüzleşmeye koşut giden biçimde milliyetçiliğin de ulus devlet çerçevesinde daha fazla bastırılmasını gerektirmektedir. Günümüz koşullarında şöyle bir çelişki yaşanmaktadır: Ulus devlet bazı şeyler için çok küçük, bazı şeyler için de çok büyük çerçeve olmaktadır. Dolayısıyla küreselleşme süreçlerinde günümüzün ne kadar Avrupa’yla, Dünyayla entegrasyonu gündeme gelirse, koşut olarak içe kapanmacı, ezen, partikülarist duygular gündeme gelmektedir. Bu sırf günümüze özgü bir süreç değildir. Osmanlılar döneminde Jön Türkler Avrupa’ya gitmişler ve Avrupa devletlerinin kendilerine kucak açacağını, dayanışma ihtiyacı içinde olan bu insanlara dayanışma göstermemiz gerekir diyerek baş tacı edeceklerini zannetmişlerdir. Bu olmadığı zaman, daha fazla Osmanlıcı olmuşlar, yerele gömülmüşlerdir. Ardından da daha fazla Türkçü olmuşlardır. Günümüzün bütün milliyetçileri küreselleşmeleri oranında, uluslararası ilişkiler kurdukları oranda kendi özellerine, kendi yerellerine, kendi kültürlerine gömüleceklerdir. Bu kaçınılmaz bir kuraldır. Ve bu kural açık söylemek gerekirse günümüzün Kürt meselesindeki mücadeleler için de geçerlidir.

Bir başka başlık; bundan sonra bizim karşımıza çıkacak milliyetçilikler, daha doktriner, daha dar kapsamlı, daha pragmatik ve tepkici milliyetçilikler olacaklardır. Örneğin 19. yy.’daki geç modernleşme dönemine özgü doktriner, kapsayıcı milliyetçilikler yerine daha partikülarist, daha özel ve tepkici milliyetçiliklerle karşılaşacağız. Şoven, milliyetçi ama aynı zamanda kozmopolit ve küreselleşmeci.

Bir başka başlık, UKTH (Ulusların kaderlerini tayin hakkı) başlığı altında bazı şeyler söylenebilir. Bazıları bunu klasik anlamda Marksist-Leninist bir ilke sayar. Ben bunun, Marksizmi bir yana bırakıyorum; Leninizm tarafından benimsenen ama otantik olarak Leninizmle sosyalizmle alakası olmayan bir burjuva kavramı olduğunu düşünüyorum. UKTH Leninci olduğu kadar Wilsoncu bir prensiptir. UKTH’yi sosyalistlerin politik olarak sahiplenmesi ayrı bir şeydir -ki sahipleniyoruz, kişisel olarak ben de sahipleniyorum- ama bunun Marksizm-Leninizmin ya da Leninizmin yerleşik devrimci bir kuralı sayılmasına karşı çıkıyorum. Ve son olarak bu konuda şunu da ekleyeyim. Günümüz koşullarında, 1900’lü yılların başından farklı olarak UKTH ilkesinin politik gerçekleşebilirliğiyle, politik realitesiyle, ekonomik ve toplumsal gerçekleştirilebilirliği arasındaki açı büyümüştür. Eskiden her ulusa bir devlet, her devlete bir ulus düşüncesi geçerli olabilirdi. Bugün bu sorgulanması gereken bir ilkedir.

Toplantımızın başlığı milliyetçilik ve barış politikaları. Yani barış politikaları diye bir şey nasıl olur? Ben bilmiyorum açıkçası. Milliyetçiliğe karşı bir panzehir istiyorsak, milliyetçiliğe karşı bir ideoloji ya da pratik tutum arıyorsak, milliyetçiliğin panzehiri bu günün dünyasında kesinlikle ve kesinlikle evrenselci, hümanist bir aydınlanma düşüncesi olamaz. Bu, yangına körükle gitmeye benzer. Bu, Türkiye’de yeni Fihruz beyler yaratmaya benzer. Fihruz bey, Recaizade Mahmut Ekrem’in araba sevdasında geçen kahramandır ve aşırı kozmopolittir, aşırı batıcıdır, aşırı evrenselcidir.

Türkiye’de en modernist kesimler tarafından bile Fihruz beyler taşlanmıştır, hatta Kemalistler tarafından bile. Dolayısıyla solcuların, sosyalistlerin milliyetçilik dalgasına karşı öne çıkaracakları şey soyutumsu bir enternasyonalizm olamaz. Bunun yerine, politik olarak ne kadar “bu da milliyetçiliğin bir başka versiyonudur” deseniz bile yurtseverlik denilen olayı milliyetçiliğin panzehiri olarak görmek gerekir. Yangının üzerine körükle gitmek istemiyorsak; milliyetçi dalganın üzerine Fihruz beylerle değil, yurtseverlikle gitmek lazım diyorum.

TANIL BORA

Bugün Türkiye’de ve dünyada karşı karşıya olduğumuz milliyetçilik belası ve kronik savaş tehdidinin (gerek Kürt meselesiyle bağlantılı olarak gerek onun dışında) çok derin, çok katmanlı ve çok farklı düzeylerde çözümler üretilmesi gereken bir problem olduğunu düşünüyorum. Milliyetçilik denince, milliyetçiliğin üretim ve yeniden üretimi, milliyetçiliğin toplumsal ve siyasal hayattaki baskınlığı denince, çok kabaca her şeyin örgün bir şekilde üç katmanda işlediğini düşünüyorum.

Birinci katman resmi ideolojidir; milli eğitim ideolojisinden başlayarak bütün siyasi nutuklarda söylenmesi şart koşulan bir takım formüllere kadar, resmi ideolojinin kurduğu, yeniden ürettiği ve zabıta gücü olarak toplumsal ve gündelik hayatta hazır bulundurduğu bir şeydir. Bunun yanı sıra bununla da etkileşim içerisinde MHP’nin, Türkiye’deki faşist hareketin temsil ettiği şovenist, ırkçı bir toplumsal hareket var. MHP hareketi sadece devlet tarafından kollanan bir yeraltı çete teşkilatı değil, aynı zamanda gerçek bir toplumsal harekettir. Zaten bir faşist hareketi çok büyük bir tehlike yapan, toplumsal bir tabana sahip olmasıdır. Milliyetçiliğin kabarmasını ve yeniden üretilmesini sağlayan, en derinde yatan ama en sağlam katman da milliyetçilik katmanıdır. Çeşitli biçimlerde tabir edebiliriz. Gündelik milliyetçilik, sıradan milliyetçilik, banal milliyetçilik. Çok önemli doktriner bir temele dayanmayan illa çok bütünlüklü bir ideolojik çerçeveye, programa dayanması gerekmeyen anlık ortaya çıkan belirli konjonktürlerde, belirli tahriklerle ortaya çıkan, akıl fikirden çok simgeler ve dürtüler üzerinden yürüyen bir gündelik, sıradan, banal (banal olması onun etkisiz ve önemsiz olduğunu getirmiyor tam tersine diğerlerinden daha önemli ve etkili olmasını getiriyor) bir milliyetçilik. Bunların üçünün birlikte, toplumsal ve siyasal olarak üzerimizde etki ettiği bir durum karşısındayız. Üç katman karşısında da ayrı çözümler üretmek ya da bunların tamamının farkında olarak çözüm geliştirmek gerektiğini düşünüyorum. Savaş tehdidi meselesine gelince, sadece Türkiye’de değil bütün dünyada son on yılın ve önümüzdeki on yılların da sabit bir olgusu olacak. Askeri düzlemde nizami savaş diyebileceğimiz bir savaş tehdidi Türkiye’nin sürekli gündeminde olacak. Bir yandan Kürt meselesiyle ve Ortadoğu coğrafyasıyla bağlantılı olarak Balkanlarla ilgili Türkiye’nin soyunduğu Osmanlı varisi post-emperyalist bir devlet olarak, hamilik projesi çerçevesinde, Kafkaslarla ilgili artık gerileyen nüfuz iddiaları çerçevesinde böyle olacak. Türkiye’de Türk Silahlı Kuvvetleri, sadece onunla değil ama özellikle Kürt meselesinden beslenen, çok güçlü bir aygıt haline geldi. Askeri sınai kompleks olarak Türkiye kapitalizmini tanımlamayı düşünmemizi gerektirecek kadar güçlü bir yapı haline geldi. İlla sıcak bir savaşa, bölgesel bir savaşa dönüşmese bile bu savaş tehdidi, bu askeri aygıtın ağırlığı ve onun etrafında Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu coğrafyasının jeopolitik hesapların doğurduğu bir savaş havası oluşturdu. Bir askeri ideoloji hayatımızı sardı ve sarmaya devam edecek. Bu bir kronik savaş tehdididir. Somut bir sıcak çatışmaya dönüşmese bile savaş formatını, bir askeri ideolojiyi dayatması bakımından kalıcı ve sürekli bir tehdittir. Bunun bir alt başlığı olarak düşünmemiz gereken katman, nizami harp bünyesi içerisinde gayri nizami harp denilen, askeri teknik anlamda gayri nizami harp olarak tanımlanan örgütlenmenin dal budak salmış olmasıdır. Yani eskiden kontrgerilla deyip geçtiğimiz şey, bugün çok daha fazla örgünleşmiş, çok daha fazla maddi ve ideolojik gücü artmıştır. Bunlar sadece Türkiye’ye ait olgular değil. Bütün dünyada ordular, en gelişmiş kapitalist ülkelerden dünya sistemi içerisinde yeri belirsiz çevre devletlerine kadar tüm ülkelerde gayri nizami harp aygıtları olağanüstü bir gelişme içersinde. Bununla ilgili doktrinler üretiliyor, malzemeler, mühimmatlar üretiliyor, eğitim veriliyor. Bu yapılanmaların giderek hakim hale geldiği, giderek gücünün arttığı bir dünyada ve özelde de böyle bir ülkede yaşıyoruz.

Bir başka katman sürekli savaş tehdidi ve iç savaş düzleminde görülebilir. Altmış’lar ve öncesinde iç savaş daha nizami diyebileceğimiz, daha belirli cepheler arasında yaşanan bir süreçti; bir savaş biçimiydi. Bugün Türkiye’de, özellikle OHAL bölgesinde gündelik hayatın her alanına nüfuz eden bu gayri nizami harp örgütlenmesine bağlı olarak bu tür bir yapılanmanın dallanıp budaklandığını, örgünleştiğini görebiliyoruz. Bunun dışında, yine bütün dünya çapında çok belirgin Türkiye’de daha da belirgin bir iç savaş aygıtı olarak polisin kazandığı biçim. New York’da da, az gelişmiş ülkelerde de bunu görebilirsiniz. Türkiye’de bu çok daha bariz. Polisin giderek kendi vazifesini, vatan savunması temelinde tanımlayan; asayiş, iç güvenlik aygıtı olmanın ötesinde bir tür iç ordu olarak işlev görmeye başlayan bir aygıt haline gelmiştir. Polisin tüm donanımı buna uygun hale getirilmiş, kurum hem maddi (yetkileriyle, imkanlarıyla), hem de ideolojik olarak sürekli teyakkuz durumunu topluma yayan ve yeniden üreten bir iç savaş aygıtı haline gelmiştir. Ben, bir iç savaş aygıtı olarak polisin, askeri savaş, Kürt meselesi, somut olarak komünistler ya da başka bir tehdit olmasa bile, böyle bir tehdidi sürekli yeniden üreten bir aygıt olarak bugünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti yapısında ve kapitalist devlet yapılarında, , yapısal bir yer kazandığını düşünüyorum. Bunun da sürekli bir iç savaş halini yeniden üreten bir faktör olduğunu düşünüyorum.

BÜLENT FORTA

Metin’in ve Tanıl’ın söyledikleri, çok uzun tartışmalar yapmayı gerektirecek saptamalar içerse bile bir çerçeve çiziyor diye düşünüyorum. Bu Türkiye tahlillerinden, çok işimize yarayabilecek ve dolayısıyla da üzerinde bugün olup bitenleri anlamak için kullanabileceğimiz kavramsal aparatlar olarak durabileceğimiz saptamalar çıkarabileceğimiz kanısındayım. Ben esas olarak konuşmamda bu ülkede yaşadığımız problemin Türkiye’nin gerek dış politikasında, gerek iç politikasında nasıl bir fonksiyon gördüğüne dair bir çerçeve çizmeye çalışacağım.

Genellikle önümüze çıkan olgulara saplanıp kaldığımız için, süreçleri, bu olguya nasıl ve nerelerden geldiğimizi genellikle hep es geçen bir düşünce yapısına sahibiz ya da öyle düşünüyoruz. Ama genel olarak Türkiye’deki milliyetçilik problemine baktığımızda son on yıl diye belirtebileceğimiz bir periyotta çok önemli farklılaşmaların, çok önemli değişimlerin ve çok önemli politik gelişmelerin yaşandığını görüyoruz. Çeşitli tarihçilerin ifadesiyle, yaşadığımız son on yıl en kısa yüzyıl diye ifade ediliyor. En kısa yüzyıl denmesinin anlamı, son on, on beş yılda, normalde bir yüzyıla sığabilecek siyasal gelişmelerin yaşanmasıdır. Gerçekten böyle bir değişimi Türkiyeliler olarak biz de yaşıyoruz. Türkiye’nin komşularına yaklaşık bu on yıl içerisinde 4-5 ülke katılmış durumda. İşte bir Kafkasya coğrafyası, Balkanlar problemi vs. Eskiden bu coğrafyalar, bunların içerisinde ortaya çıkan milliyetçi hareketler bağlantısı içerisinde değil, genellikle komünist ülkeler ile hür dünya arasındaki tartışmanın coğrafyaları olarak okunurdu. Soğuk savaş yıllarının temel iki faktörü vardı. Hür dünya ve onun karşısında komünist blok. Daha sonra 1989’da sosyalist ülkelerin krizi ve onun ardından gelen çöküşler bu coğrafyalarda milliyetçi akımların gelişmesine yol açtı. Özellikle Çarlık Rusya’sının pozisyonu bir uluslar hapishanesi olarak tasvir edilirdi. Daha sonra sosyalizmin buralarda bir düzen sağlamasının ardından da ulusal sorunların artık geride kaldığı ve dolayısıyla ulusal problemlerin çok fazlasıyla dünyanın politikasına bağlı olmayacağı şeklinde bir düşünce egemen olmuştu. 89 çöküşünün arkasından, bütün bu bölgelerde Kafkasya’da, Balkanlar’da, Ortadoğu’da bir anda bir milliyetçilik dalgası ortalığı kapladı. Yeni devletler kuruldu. Çeşitli uluslar kendi ulusal devletlerini kurmak için birbirleriyle mücadeleye giriştiler. İşte bugün hala izlerini gördüğümüz Kosova sorunu, Ermenistan sorunu, Dağlık Karabağ sorunu gibi sorunlar bizim de artık gündelik düşüncelerimiz arasına girdi. Bunun yarattığı hava şudur; Türkiye ve dünya yükselen milliyetçilik dalgasıyla yüz yüze kalmıştı ve o güne kadar bastırılmış duygulara sahip halklar sonuçta kendi ulusal devletlerinin arayışına girdiği için milliyetçiliğin bir tür moda olduğu (Tanıl’ın ifadesi doğru) üç katmanın hepsinde bu modanın izlerinin yaşandığı, pop milliyetçilikten, resmi devlet ideolojisindeki tadilatlara kadar milliyetçilik rüzgarının dünyayı kapladığı bir periyotta yaşadık. Bu, ezen ulus milliyetçilikleri kadar, ezilen ulus milliyetçiliklerini de çekim alanı içine alan bir seyir izledi. Dünyada sosyalizm mücadelesinin yükseldiği tarihsel süreçte, bir çok ulusal kurtuluş hareketi sosyalist düşüncelerden etkilenmişti, ancak bu milliyetçi dalgayla birlikte kendi taleplerinden vazgeçip, doğrudan doğruya milliyetçi hareketlere entegre olan bir pozisyona çekildiler. Şimdi görülen o ki bu milliyetçilik dalgası hala dünyada devam etmesine karşın bundan beş yıl önce, on yıl önceki pozisyondan daha farklı bir noktada. Çünkü bütün bu savaşlar ve milliyetçiliğin yol açtığı çatışmalar, sonuçta milliyetçilik dalgasının o günkü halinde de bir inişe yol açmış vaziyette ve bu gidişin devam edeceğine de söyleyebilmek mümkün.

Türkiye’de Kürt sorunu 1984 yılından beri bu ülkenin gündemini belirleyen en önemli sorunlardan biri haline geldi. Ama bu olgunun gelişmesi de göz önünde bulundurulursa, 84’den bugüne bir süreç içerisinde yaşıyoruz. Bugün gelinen noktada Roma süreci diye ifade edilen süreç aslında, Kürt sorununun bu ülkede yeni bir sürece girdiğini ve dolayısıyla yüz yüze kalacağımız problemlerin bundan sonra farklılaşacağının bir göstergesi olarak da düşünülebilir.

Biz 90’ların başındaki kitlesel gösteriler döneminden Avrupa’daki siyasallaşmaya endekslenmiş bir Kürt problemine nasıl geldik. Bunun bilinmesi, bundan sonraki problemin yöneleceği yeni durumlar hakkında da çeşitli siyasal analizler yapabilmemiz açısından önemli veriler sunuyor. Türkiye 28 Şubat süreciyle birlikte siyasal yapısı açısından yeni bir evreye girdi. Bu yeni evrenin önemli bileşenlerinden bir tanesi de Kürt probleminin çözümüne ilişkindi. Aynı şekilde, PKK da 28 Şubata denk düşen günlerde kendi politik stratejilerinde bir değişimin sinyallerini vermeye başladı. Ve dolayısıyla devlet katında bir çözüm konusunda karşılıklı yoklama süreci yaşadık. 28 Şubat sürecinin bir Amasya tamimi olduğuna dair demeçlerden, Türkiye’de ordunun nasıl devrimci atılımlara kaynaklık ettiğine kadar söylem tutturuldu. Ve dolayısıyla artık MGSB (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi)’nde yazılanlarla birlikte Kürt sorununda bir çözüm noktasına evirileceği konusunda bir kanaat oluştu. Ama şunu bilmekte fayda var, Roma süreciyle birlikte bu konu Türkiye politikası açısından değişik bir yere gelmiştir. Bu değişim, bundan sonra Türkiye’de Kürt sorunu etrafında yürütülen tartışmaların ve çözümlerin farklılaşacağının göstergesi. Bu değişimlerin ne tür problemler yaratacağı konusunda düşünmekle yüz yüzeyiz. Ancak daha önce kendi açımızdan saptamamız gereken bir kaç nokta var. Şöyle ya da böyle otuz bin insanın ölümüne yol açan, çeşitli düzeylerde toplumsal etkileri olan göç problemini Türkiye’nin hemen hemen en önemli sorunlarında biri haline getiren, büyük kentlerin varoşlarında bir tür gettolaşmaya kadar varan toplumsal sonuçlar yaratmış olan bu problemin, bugünden yarına çözülebileceğini ummak gerçekten mümkün değil. Üstelik hala resmi ideolojinin restorasyonu üzerinden bir düzen kurmaya çalışan egemenler açısından bu sorunların çözülebileceğini düşünmek fazlasıyla saflık olur.

Dolayısıyla, Türkiye bu problemi içinde taşıdığı müddetçe bir sorun yatağı olmaktan, bu sorunun ateşinin sürekli harlaması tehlikesiyle karşı karşıya olmaktan kurtulabilme durumunda değil. Biz bunun karşısında mutlaka karşı stratejiler, karşı faaliyetler geliştirmek, bu ülkenin zenginliği olarak kurgulanabilecek olan farklılıkların bir tür savaş unsuru olarak kurgulanmasının karşısında durmak zorundayız. Çünkü Tür

kiye’nin bu tarzdaki bir milliyetçiliğe fikse olması, toplumsal düzendeki bir milliyetçilik kabulünün güçlenmeye başlaması demektir. Aynı zamanda bu, militer bir yapılanmaya sahip olan devletin yayılma emelleriyle de denk düştüğü andan itibaren, sürekli etrafındaki herkesle düşman ve her an savaşabilir bir ülkede yaşıyor olmanın bütün sıkıntılarını biz de gündelik hayatımıza kadar hissetmekle yüz yüze kalacağız demektir. Biz bunların karşısında gerçekten de çok basmakalıp stratejiler üretmekten, birkaç sözle sınırlı bir politik tutum almaktan yanayız veya buna çok eğilimliyiz. Örneğin Kürt sorunu dediğimiz zaman iki üç lafla konuşuyoruz; barış sorunu, geleceğini belirleyebilme, halkların kardeşliği. Ama bütün toplumun popüler zihniyetinde yerleşmiş, toplumun aşağı yukarı bir dolu katmanında etki bırakmış olan bu milliyetçi kırıntılarına karşı ise bunların çok fazlasıyla nüfuz etme şansı olmayan aparatlar olarak elimizde olduğunu bilmekte yarar var.

Kürt sorunundaki mücadelenin yükselişi, tarihsel olarak Türkiye’de sol hareketin düşüşüne denk düştüğü için, sonuçta Türkiye’deki devrimci, demokrat hareketler de bir anlamda bunun gölgesinde kalmanın, bir tür kendi başaramadıkları işin onlar tarafından başarıldığının kompleksiyle davranmak gibi önemli alışkanlıklara sahip oldular. Oysa bu, ne bir tabiiyet ilişkisi olarak kurgulanmalıydı ne de karşı karşıya gelme ilişkisi. Ben bunun değişmeye başladığı kanısındayım. Gerçekten Türkiye’de mevcut düzenin rejim krizine karşı aşağıdan bir yanıt üretebilmenin ve aynı şekilde de bunu sol bir yükselişle de tanımlayabilmenin koşulları içerisine giriyoruz. Eğer biz bu koşulları sağlıklı değerlendirebilir, Türkiye’deki demokrasi hareketleri arasında bir olumlu ittifak oluşturabilirsek, Türkiye’nin geleceğine damga vurabilecek bir güç elde edebileceğimiz kanısındayım.

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ

Türkiye’de bir savaşın içerisinde yaşamakta olduğumuz ve komşularıyla savaşa tutuşan bir ülke haline gelmekte olduğumuz hakikatini biraz kendimizden uzaklaştırarak konuştuğumuzu düşünüyorum. Türkiye’de barıştan söz etmemizin ihtiyacı bu somutluktan kaynaklanıyor ama bunun bir de bağlamı var. Aslında savaşın bir devrime yol açma olasılığının olmadığını varsaydığımız koşullarda, barıştan söz ediyoruz. Yoksa savaşın devrime yol açacağını öngörebilmiş olsaydık belki de başka bir tür siyaset uygulayabilirdik. Bunlar, Birinci Dünya savaşı, İkinci Dünya savaşı koşullarında, sol partilerin, Komünist partilerin, devrimci milliyetçi hareketlerin takındığı pozisyonlar. Bizim tavrımız ve bizim tartışma zeminimiz kısmen Cezayir Savaşı karşısında Fransız solunun, Vietnam istilası konusunda Amerikan solunun, İrlanda kurtuluş hareketi karşısında İngiliz solunun tavrına benzer temellerden kaynaklanıyor. Bir de benzeşmezlik var; bunların hepsinde ezilen ve sömürülen ülke ile ezen ve sömüren topluluk coğrafi olarak birbirlerinden ayrıydılar ve aralarında deniz aşırı mesafeler vardı. Hatta kimi zaman sadece farklı milliyetlerden değil farklı ırklardandılar. Fakat Türkiye’de Osmanlı’dan arta kalan şimdiki devlet sınırları içerisinde Cumhuriyeti kuranlar yeni bir Türk milleti yaratmaya giriştiklerinde, gerek dinsel, gerek ırksal, gerek kültürel olarak hemen hemen ortak miras paylaşan ama öte yandan bir siyasi rejim altında birlikte var olma bakımından farklı telakkileri olan birden çok etnisiteyi bir araya getirmeye giriştiler. Ve kızılca kıyamet de buradan koptu. Ancak bunun Kurtuluş Savaşı’nın sağladığı bir ilerleme olasılığı üzerinden meşrulaştığı nispette bu itirazlar görülmez hale geldi ve resmi ideoloji içselleşti. Ancak Türkiye solu bu sorunla, hakikaten bunun cesametinin, boyutunun, mahiyetinin ne olduğuyla ancak 1984’de devlete karşı ilk silahlı saldırı başlatıldığında yüzleşti. Şimdi buraya geldiğimizde gördüğümüz şey şu; Türkiye aslında hiç tartışmadığı dokusunu tartışmak zorunda. Türkiye solunun bütün sosyalizm, modernleşme, hatta gecikmiş demokratik görevlerin yerine getirilmesi planları, çok etnisiteli bir toplumu hiç bir zaman varsaymamış.

Türk solu bu sorunda patinaj yapıyor. Patinajın nedeni, Türkiye soluyla Kürt muhalefeti arasındaki organik bağların özellikle on beş yıldan beri kopmuş olmasıdır. Kürt meselesinin kabarması ve çok esaslı bir şekilde devleti meşgul etmesi ile Türkiye solunun çöküntüsü ve yenilgisi eşzamanlı hale gelince en enternasyonallerimiz için bir kolaylık doğdu. Burası ayrı bir kimliktir; dolayısıyla Türkiye solunun burada yapacağı herhangi bir şey yoktur dediler. Bu geri çekilişin, enternasyonalist birlikte örgütlenme projelerinin tadil edilmesinin, rafa kaldırılması bu esaslı kopuşu giderek temellendirmiştir. Türkiye siyasetinin sözcülerinin artık birbirine ihtiyaç duymayan iki ezilen kitle halinde bölünmekte, ayrışmakta olduğunu görüyoruz. Ben burada oldukça sıkıntı verici bir yerde bulunduğumuzu ve sürekli olarak da patinaj yapıyor olmamızın nedenini ezilenlerin kurtuluş projesini toplumun tamamı için ilerici misyon halinde ifade etmekte, örgütlemekte ortak bir dil yaratamamış oluşumuzda görüyorum.

İkinci mesele bununla bağlantılı. Türkiye, özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’da politik ve stratejik vakumların oluşması sonucunda bir alt emperyalist rol oynamaya soyunmuş bulunuyor. Bunun esaslı anlamlarından bir tanesi şu; Kürt meselesini kendi kuralları içerisinde çözemediği nispette Türkiye Kuzey Irak’ın ilhakı yoluyla bu meseleyi çözmeye daha fazla zorlanıyor. Çünkü Türkiye, içersindeki Kürt eylemliliklerini bastırabilmek için Türkiye dışında örgütlenmiş, nispeten daha gürbüz iki parça Talabani ve Barzani arasında kapitalizm temelinde bir ittifak kurarak Türkiye sınırları içerisinde yürüyen sol sosyalist bir başkaldırıya cevap yaratmaya çalışıyor. Burada sürekli paradokslar var. Bu paradokslardan bir tanesi; sınırlar bölünemez derken devletin bizzat kendisi kendi fiili sınırlarını Kuzey Irak’ın ortalarına kadar ilerletiyor.

Bugün Türkiye’de kabaran Türk milliyetçiliğinin iki kaynağı olduğunu tespit edebiliriz. Bir tanesi bugüne kadar sadece inşaatlarınızda işçi, sokaklarınızda çöpçü, lokantalarınızda garson ve bulaşıkçı olarak tanıdığınız Kürtlerin kendilerinin bizzat kendi kimlikleriyle ortaya çıkışları genel olarak sadece Türk egemen sınıfları açısından değil Türkiye’nin sosyal demokrat ve hatta bunun daha ötesinde solun içinde çok kabul edilebilir bir şey olmadığını bu yüzden de Kürt kimliği karşısında giderek artan bir biçimde Türk kimliğinin kendi kendini test etmeye giriştiğini düşünüyorum. Böylelikle bölgedeki savaş, metropollerde kabaran bir şovenist histeri olarak geri dönüyor.

İkincisi, Türkiye, büyük uluslararası merkezler nezdinde bir alt emperyalist rolü üstlenebilmek bakımından, Ortaasya’da emperyalist nüfuz sağlayabilmek, Ortadoğu’da emperyalist nüfuzu tesis edebilmek, Balkanlar’da eski imparatorluk interlandına geri dönme iddialarıyla toplumu bezemeye başladı. Her ikisiyle birden Türkiye’de, bundan önce yaşamadığımız nispette sert, yayılmacı, karşıtlarını şiddetle sindirmeye yönelen bir tür milliyetçi anlayışın, devletin bütün politik kadrolarına benimsetilmeye, bunun etrafında esaslı bir tahkimat yapılmaya başlandığını görüyoruz. Cumhuriyet kurulduğunda da bir milliyetçilik ideolojisi onun kartlarının içinde idi. Ama o, imparatorluktan arta kalmış bir köylü halktan ulus çıkarma iddiasının taşıyıcılığını yapıyordu. Başlangıcından itibaren Türk olmayan kavimleri Türkleştirme iddiası içerdiğinden, içinde kısmen ırkçılık içerir; ama bu, ulus devletlerin kalıbı içinde yürüyen giden bir şey. Şimdi ise kimi zaman İslami tezlerle, kimi zaman Osmanlı kültürel mirasıyla bezenen ama öte yandan da Türk’ün hakim bir ırk olduğu iddiasını kendi içersinde barındırmaya başlayan, dünya çapında bir role de soyunan, esas taşıyıcılığını da militarizmin yaptığı yeni bir meseleyle karşı karşıyayız.

Bu bakımdan Metin’in konuşmasında barış politikaları nasıl olur pek anlamıyorum derken, belki maksadını aşan bir ifade olarak söylediği şeye karşılık ben şunu söylüyorum: Eğer bir yayılmacılıkla karşı karşıyaysanız, eğer içerde kendi haklarını iddia eden bir toplululuğun talepleriyle karşı karşıyaysanız ve bütün bunlar devletin askeri aygıtının aşırı güçlenerek toplumun tamamını atomize ederek bunların hepsi üzerinde tam bir savaş seferberliği yaratmak çerçevesinde bir rol oynuyorsa o zaman barış burada devrimci bir anlam kazanıyor. Bunun sadece barış diye lafı geveleyerek olmayacağını, savaşın nesneleri üzerinde sizin de bir tasarrufta bulunmanızla bunu elde edebileceğinizi bilmek gerekiyor. Türk ve Kürt solcuları eskiden olduğu kadar birbirlerinden ayrı yaşayamazlar artık. Türkiyeli solcular Kürtlerle birlikte iş yapmanın yollarını arayıp bulmalıdırlar.

İkincisi sosyalistler Türkiye’nin interlandı iddia ettiği ülkelerin tamamının soluyla ve muhalefetiyle, yani Irak soluyla, Azerbaycan soluyla, Yugoslav soluyla temasa geçmek zorundadır. Buna giriştiğiniz zaman size verilecek cevap sonraki adımlarınızın ne olacağını gösterebilir. Ama barış ihtiyacı, şimdiki koşullarda bir devrimle tatmin edilemeyeceği için barış politikası dediğimiz bir politika kaçınılmaz bir biçimde devletin siyasetlerinin kendisine muhalefetten çıkıyor .

METİN ÇULHAOĞLU

Ben yurtseverliği milliyetçiliğe karşı bir panzehir olarak önerirken kendi başına soyut bir yurtseverliği zinhar kastetmiyorum. Ben özel kimliklerin, mutlaka ve mutlaka bir üst kimlikte buluştuğu bir kimliği kastediyorum. Bir emekçi kimliğini üst kimlik olarak görüyorum. Ve burada çok açıkça şunu dile getiriyorum; bence mozaikçilik, milliyetçiliğe karşı bir çözüm değildir. Eğer bir üst kimlikte buluşmuyorsa mozaikçilik şu demektir; biriyle kavga ederek ayrı ayrı duracağına barış içinde ayrı ayrı dur demektir. Ben bunun geçerli olduğunu düşünmüyorum. Seksen’den sonra dünya sol hareketinde adeta bir patlama gibi yaşanan kimlik politikalarının milliyetçiliğe karşı ciddi bir panzehir oluşturabileceğini düşünmüyorum. Dolayısıyla yurtseverlik derken de burada soyut bir yurtseverliği değil, Kürdünün, Lazının, Çerkezinin vb. emekçi üst kimliğinde buluşacağı bir modeli öneriyorum ve en gerçekçi, en kalıcı, en tutarlı barış politikasının bu olabileceğini düşünüyorum. Yoksa Türkiye’de biz barışı objektif olarak gerçekleştiremeyiz. Üst kimlik oluşturamadığımız, yerleştiremediğimiz sürece ayrı ayrı yaşayanlara, haydi birlikte barış içinde yaşa diyemeyiz.

1991 yılında Irak krizi ortaya çıktığında Türkiye’nin savaşa şöyle ya da böyle dahil etme perspektifi (Özal döneminde) gündeme geldiğinde Türkiye’de ciddi bir barışseverlik rüzgarı esti. Burada Türkiye halkının ne kadar barışsever olduğunu mu düşüneceğiz yoksa Türkiye halkının o zaman sergilediği barışseverlikte bir modern hazcılık, tüketimcilik ideolojisinin başat hale geldiğini görüp, bundan dolayı barış istiyorlar mı diyeceğiz. Eğer böyleyse bunu alıp bir kenara koymayacağız. Sadece bu halk hangi dürtülerden dolayı barış istiyor diye göreceğiz ve ona göre bir politika geliştireceğiz. Soyut bir barış politikası değil. Barış politikaları somut olaylar gündeme geldiğinde bu olaylara tepki olarak, cevap olarak Türkiye’de kitlesellik kazanabilir. Pedagojik anlamda bir barış politikasının bu toplumda etkili olabileceğine inanmıyorum. Kozmopolit denecek bir evrenselciliğin bugünün koşullarında ve bugünün Türkiye’sinde tutma şansı olduğunu düşünmüyorum. O zaman ne yapacağız? Emekçi üst kimliğinde bütünleşmiş bir yurtseverliği, milliyetçiliğe karşı bir panzehir olarak işlememiz gerekmektedir. Ben UKTH’nin modası geçmiş bir hak olduğunu söylemedim. Ben şunu söylüyorum; UKTH Leninizm’e ait, onun ayrılmaz bir parçası olan teorik bir ilke değildir. Pratik ve politik bir ilkedir. Ben bu politik ilkeyi sahipleniyorum. Ancak, sahiplenirken yatıp kalkıp UKTH deyip başka bir şey dememeyi de açık söyleyeyim bir Marksist olarak kendime yediremiyorum. UKTH günümüz koşullarında ne ölçüde karşılığı olan bir kavramdır. Politik olarak geçerlidir ama pratik olarak ne ölçüde geçerlidir, bunu düşünüyorum.

Ben Türkiye’nin geleceğinde etnik temelde bir milliyetçiliğin tali bir milliyetçilik yedek gücü olarak kenarda köşede bekletileceğini, asıl başat milliyetçiliğin o olmayacağını düşünüyorum. Batılı bir milliyetçiliğin, yarı kozmopolit bir milliyetçiliğin Türkiye’de başat olacağını zannediyorum. Doksanlı yılların başında Eric Hobsbawm yazdığı “Milletler ve Milliyetçilik” kitabında “bundan sonra dünya politikası Trieste’den Vladyvostok’a kadar uzanan çok geniş bir coğrafyadan belirlenecek” der. Arkasından şunu ekler, “bu coğrafya, bu bölgede olmayan ülkeler tarafından belirlenecek.” Ve beş ülke sayar: Türkiye, İran, Çin, Japonya ve ABD. Ve hemen ardından şunu ekler, “bu ülkeler bu coğrafyadaki politik gelişmelere, kendi içlerinde ayrılıkçı sorun yaşamadıkları için, etkin bir biçimde müdahil olabilirler.” Ama Hobsbawm herhalde Kürt sorunun durumunu bilmiyordu. Bu beş ülke içinde Çin’i bir kenara bırakacak olursak, böyle bir sorun yaşayan tek ülke Türkiye’dir. Onun için Türk devleti mutlaka ve mutlaka bunun bilincindedir ve daha güçlü bir biçimde bu coğrafyaya müdahil olabilmek için her ne pahasına olursa olsun karşısındaki gücü ezmeye çalışacaktır. Ama bunu, milliyetçi, etnisist ırkçılığı değil de küreselleşmeci bir milliyetçiliği öne çıkararak yapmaya çalışacağını zannediyorum. Orduyu da, böyle bir milliyetçiliğin, Türkiye’deki temsilcisi, başlıca kurumu olarak görüyorum. Ve Türkiye’de böyle bir milliyetçilik, küreselleşmeci, yarı batılı bir milliyetçilik, ırkçı, etnisist milliyetçiliğe baskın çıkacaktır. Ama, ırkçı, etnisist milliyetçiliğin üzerine hiçbir zaman radikal bir biçimde gidilmeyecektir. O, günü geldiğinde kitleleri sokaklara sürüklemek için bir koz olarak kenarda tutulacaktır. Ben ırkçı ve etnisist milliyetçiliğin, o şekilde manipüle edileceği kanısındayım.

TANIL BORA

Orta ve uzun vadede Türkiye’de, benim kültüralist olarak tanımlamayı tercih ettiğim bir milli kimlik tanımına yaslanan bir milliyetçiliğin hakim olacağını düşünüyorum. Bu da, yine Cumhuriyetin başında yani Türk milliyetçiliğinin kuruluş döneminden itibaren bir yapısal özelliği olan kendini batıdan daha mükemmel ölçüde batıcı, batılı, yani batının ve değerlerini batıdan daha da yetkin bir şekilde ve tarihsel olarak da ona ön gelen bir biçimde taşıyan bir ulus kimliği temelinde savunulmasıdır. Futbol alanındaki milliyetçiliğe baktığımız zaman ve özellikle popüler milliyetçi alandaki milliyetçilik biçimlerine baktığımız zaman bunu görürüz. Piyasa değerlerini, piyasa dinamizmini örneğin, yaratılıştan gelen bir yetenek, bir canlılıkla sahiplenen bir millet olma, bu özellikleri taşıyan bir millet olma gibi, yani cari, evrensel değerlerini bütün dünyada biricik ve en üstün şekilde taşıyan modern, batılı, iktisaden çok canlı vs. bir millet tanımına dayalı bir milliyetçilik.

Bana, Türkiye’de yerleşik kriz karşısında daima bir düşman bulma ihtiyacı ve düşmana karşı alternatif getirme meselesi ve bu bağlamda yerlilik meselesi ya da yerlilik kavramı bir iş görebilir mi, diye bir soru geldi. Bu yurtseverlik meselesinde ya da milliyetçiliğe karşı nasıl bir panzehir anlamlı olabilir sorusuna cevap olarak şöyle düşünüyorum: Milliyetçiliğe karşı argümanlar kurmak, milliyetçiliğin tezlerinin neden yanlış olduğunu, -ki milliyetçiliğin tezleri çok önemli değildir, milliyetçiliğin performansı, günlük törenleri önemlidir- söyleyerek yani anti-milliyetçilik yapmakla bir yere varılamayacağını düşünüyorum. Milliyetçiliği çözümlemek, bunun dinamiğini anlamak açısından yararlıdır. Böyle bir söylem kurmak ve belirli bir düzlemde insanları etkileyebilir. Ama milliyetçilik karşısında etkili bir güç oluşturmak, bir tür sosyal bağa ikamesi olan, özellikle içinde bulunduğumuz dönemde yiten, zayıflayan sosyal dayanışma ağlarının bir tür ikamesi olan, bir mitos yoluyla ikamesi olan milliyetçiliğe karşı başka sosyal bağlar kurmaktır. Bence bunun tek panzehiri yiten sosyal bağları yeniden kurmaktır. Milliyetçilik bahsinde, piyasa gibi, medya gibi bunları çok rahat konuşabileceğimiz yerler çok etkileyicidir. Milliyetçilik üst düzeyde mitik bir sosyal bağ ikamesidir. Gerçek bir sosyal bağ kuramamakla maluldür. Ve bu zaafı bizim açımızdan belirleyici olmalı, yani bizim açımızdan milliyetçilikle mücadelenin temel yolu sosyal bağdır. Bu milliyetçiliğe dönük bir ideolojik mücadeleden çok daha önemli bir şeydir. İşte burada yurtseverlik meselesinin bir işlevi olabilir mi?

Ben yurtseverliğin bir zaafı olduğunu düşünüyorum. Yurtseverlik teorik olarak kanıtlanamaz. İzlenimsel bir şeydir. Fakat bence daha medeni, daha yumuşak bir milliyetçilik olarak anlaşılmaya yatkındır. En azından çok kullanılmış bir kavram olması ve sadece bizim tarafımızdan değil, pekala milliyetçiler, sağcılar tarafından da sevilen kullanılan bir kavram olması nedeniyle böyledir. Abdullah Çatlı için de yurtsever denilebiliyor. Sırf bu nedenle dahi ben biraz şüpheyle yaklaşıyorum bu kavrama. Böyle soğuk bir özneselcilik ve kozmopolitarizmin, ben de işlevsiz olduğunu biliyorum. Bizim açımızdan bunun karşısına işte bunlar memleketi bilmezler diyen, popülist, anti-kozmopolitarizm de tehlikeli bir şeydir . Yani biz bu kozmopolitanlıkla, milliyetçilik karşısında durulamayacağını söyleriz ve bunu biliriz.

Ama bundan ileri giderek bir alaycı kozmopolitarizme girmenin de tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla belki daha az kirlenmiş bir yapı olarak ve daha muğlak, daha belirsiz bir laf olarak yerlilik bana daha işe yarayabilir gibi gözüküyor. Yani yerlilikle ilgili kastettiğimiz de memleketi bilmek, memleketin sosyal gerçekliğini bilmek, buna ciddi bir ilgi duymak ve memleketle somut gerçek bir sosyal bağ kurmaktır. Bununla kastettiğim budur. Yoksa asla yerliliğe karşı böyle bir miti, bir terim olarak sürekli hasımlarımızın kafasına kakmak, kimin yerli olup olmadığını tartışmak, örneğin bu topraklarda kim daha etkin diye tartışmalara girmek, kıdem tartışmalarına girmek, değil. Çünkü bu tür eğilimlerin de camialarımızda mevcut olduğunu görüyoruz.

Kastettiğimi tekrarlayayım: Memleketi gerçekten bilmek, yani kitabi olmaktan, nazari olmaktan çıkmak ve memleketle sahici bir bağ kurmak... Memleket yapılanmasında daha tehlikesiz olduğu için, ülke, vatan millet kavramlarına göre bunları alabilirim.

Son olarak şuna değineyim. Barış hareketinin, yani Türkiye’de soyut bir barışseverlik ya da anti-militarizmin güçlenmesi gerçekten zor. Bunun önünde ciddi politik engeller var. Bir toplumsal, kültürel problem var. Ve ben buna karşı en azından aleyhinde bulunmamak, hakkında kötü söz söylememek için iyi bir noktada durmamız gerektiğini de savunuyorum. Ve özellikle çok cılız da olsa Türkiye’de var olan anti-militarist harekete benim sonsuz hürmetim var. Başlangıçta salt politik önerilerin ve politik bir mücadelenin ötesinde onu beklemesi gereken bir sosyal, kültürel mücadelenin sosyal ve kültürel alanında somut bağlar kurmanın dayanışma ağları oluşturmanın gereğinden söz ettim. Ve bu çerçevede hani pedagojik de olabilecek işlerden söz ettim. Bununla ilgili söylediğim, insanları seminerler düzenleyerek eğitmek, adam kafalamak değil kuşkusuz. Araştırma, inceleme, yazım, çizim işleriyle uğraşmak bizim için her zaman daha cazip ve enerjimizi buraya yoğunlaştırıyoruz. Zaman zaman sosyal dayanışma ağları örgütlenmeleri oluşturmakla ilgili fikirlerden söz ediliyor. Ama çok az kuruluşun, çok az enerjinin bu alana yoğunlaştırıldığını görebiliriz. Ben bundan söz etmeye çalışıyorum.

Daha somut başka bir örnek vereyim. “Anti”ci olmanın bizi kısıtlayan bir tarafı var. Yani mücadelemiz, sevdiğimiz her şey kaşkolumuza tabi kalıyor. Onun kontrasını, antisini söylemekle sınırlı kalıyoruz. Örneğin milli eğitimin, işte talim terbiyenin ders kitaplarının şovenist, şiddet kışkırtıcısı, ırkçı ve her türlü ayrımcılığı cinsi, ırki, sınıfsal ayrımcılığı körükleyen kitaplar olduğunu hep söyleriz. Özellikle bu alanda mücadele veren, örgütlenmiş olan işte eğitim alanındaki sendikalar bunu hep söylerler. Fakat örneğin, bizim bir alternatif ders kitabımız yok. Yani varsın talim terbiye bunu hiç bir zaman onaylamayacak olsun; yani kendi kafamıza göre yazılmış renkli, güzel, başarılı etkili olabilecek bir karşı ders kitabımız yok. Ama yani Türkiye’deki ders kitaplarının ne kadar şovenist, ırkçı, cinsiyetçi olduğunu söylemeye araştırmaya sarf ettiğimiz enerjinin bir kısmıyle bunu yapabilirdik gibime geliyor. Bu tür işlerin eksikliğinden söz ediyorum. Yani bunların da gerekliliğini söylerken tek önemli işin ve en önemli işin bu olduğunu söylemiyorum. Ama bunlardan mahrum kaldığımızda ufkumuzun çok daraldığını, kısırlaştığımızı ve etki alanımızın da sonuçta daraldığını düşünüyorum.

BÜLENT FORTA

UKTH tartışmasında benim düşüncelerim de Metin’in düşüncelerine yakın. Bunun zaten Lenin tarafından ortaya çıkarılmış bir ilke olmaması biraz bu tezin de kanıtı gibi. 1. Dünya Savaşı konjonktüründe bütün sömürgeler sorununu çözmek için Amerikan teorisinin bir devamı olarak formüle edilmiştir bu hak. ABD o dönemin en liberter kapitalist devletlerinden birisi ve sonuçta Wilson UKTH’yi formüle ediyor. Lenin bunu kendi teorisi içine eklemliyor. Ve eklemlediği andan itibaren bu tezin kendisi Wilson’un ilkesinden farklı bir noktaya taşınıyor. Ve bana göre UKTH ilkesinin içinden, eklemlendiği Leninist teoriyi, diğer bir ifadeyle devrim imkanını ve devrimi çektiğimiz zaman geriye kalan Wilson ilkesi oluyor zaten. Devrim imkanının içerisinde bu problemi tartışmadığımız müddetçe de UKTH’nin bir burjuva hak talebi sınırlarında kalması mümkün hale gelebiliyor. Ben bunun bir teorik elementer, bir Marksist tez olmadığı kanısındayım. Ama politik bir tez, konjonktürel bir tez olarak bugün hala gerçekliğini korumaktadır. Ve bunun üzerinde düşünmekte fayda vardır.

Sadece UKTH üzerine yapılabilecek teorik bir formülasyonun da bir tür, tarihi, uluslar mücadelesi gibi okuma gibi bir problemle bizi yüz yüze bıraktığı, dolayısıyla bir sınıf mücadelesi perspektifini de dışa ittiği kanısındayım. Bu noktada bu bir teorik tartışma. Başka etkenleri ve özellikleri bir kenara koyacak olursak, bütün süreçleri doğru yakalamamız açısından biz bunun teorik bir ilke olmadığını bilip, ama politik ve konjonktürel bir düzlemde bunu savunmamızın gerekliliği üzerine kendimizi konumlandırırsak çok daha yararlı bir kavrama sahip hale geleceğimiz kanısındayım.

İkinci bir şeyi belirtmek istiyorum burada, yakın süreçte Türkiye’deki milliyetçi hareketin konumu ne olacak? Ben MHP’nin yükselişinin sonuna gelindiği kanısındayım. Burada dünya planında milliyetçi hareketlerin başka yana gittiği konusuna değinildi. Ama bunun mesela Kürt sorunundaki etkinlikteki bir inişe paralel olacağı kanısındayım. Bu konjonktürler değişebilir. Farklı konjonktürler gündeme gelebilir ve bunlar tekrar bir yükseliş seyri izleyebilirler. Ama son ifadesinde MHP’de ifadesini bulan Türk milliyetçilik türünün veya ırkçı milliyetçilik düşüncesinin 2000’li yılların ilk bölümünde daha fazla yükselme potansiyeli olamayacağı kanısındayım. Ama bunlar bir anda sönüşler, ortadan kalkmalarla olmaz. Türkiye’de siyasal hareketler öyle çok kolay çözülebilen hareketler değildir. Başka tür milliyetçiliğin, önümüzdeki on yılın temel motiflerinden biri olarak şekilleneceği kanısındayım. Ama buna ilave olarak Kürt mücadelesinde farklı bir yöne evrilme veya o şaşalı dönemini kapatma gibi bir konjonktüre girildiği kanısındayım.

Türk solu TKP’den bugüne Kürt sorununda kendi üzerine düşeni yapmış mıdır? Bu sorunun karşılığı olarak muhtemelen, yapmamıştır, çok eksiğimiz vardır, gibi bir yanıt beklenir. Ben bunun çok sağlıklı ve doğru bir analiz olduğu kanısında değilim. Türkiye solunun, eğer tarihsel itibariyle ele alacak olursanız, kendi konularıyla ilgili de kendi üstüne düşenleri yapmamış olduğu gibi bir mazereti kullanırsanız. Kürt sorununda da üstüne düşen her şeyi yaptığı kanısında değilim. Ama bir bütün olarak bu memleketi düşünecek olursanız Kürt sorunu konusunda en az eleştiriyi hak edenlerin Türk sosyalistleri, Türk devrimci hareketleri olduğu kanısındayım. Yani bir toplumsal linç histerisinin olduğu koşullarda en azından ondan rahatsızlık duyanların, bunun karşısında yer alanların bu kadar çok hırpalanmasının doğru olmadığı kanısındayım.

Tarihsel bir kesit verecek olursak eski TKP’yle Kürtler arasındaki ilişki kuşkusuz sorunlu bir ilişki. Çünkü Kemalizmin şemsiyesi altında ve dolayısıyla Cumhuriyet ideolojisinin temel tezlerini bir tür ilericilik olarak kurgulayan bir ideoloji egemen olduğu için TKP’de, Şeyh Sait isyanı da esas olarak modern bir devlet kuruluşu karşısında feodal bir başkaldırı olarak okundu. Ve dolayısıyla bunun kimliksel yanlarından daha çok dinsel yanları olduğu ve modern bir devletin kuruluşuna karşı direnen feodal unsurlar olarak algılandı. TKP’nin konumlanışı da esas olarak Kemalistlere yakın bir şekilde program geliştirmek oldu.

1968 hareketiyle birlikte bu ülke topraklarında Kürt probleminin ilk farkına varan, bunu Kemalizmin etkisinden sıyrıldıkça dile getiren devrimci hareketlerdir. İşte Deniz Gezmiş’in idam sehpasında söylediklerini hatırlayın. Bunlar o dönemin çok cesur şeyleriydi. Hatta Türkiye’nin ortaya çıkmış ilk legal işçi partisi TİP bile, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, Kürt sorunuyla ilgili bir laf yüzünden kapatıldı.

Arkasından 1960-70’lerde ise problem biraz Türkiye solunun da yükseliş dönemleri iç savaş içerisinde yaşandığı için, Kürt mücadelesinin bir tür sosyalistleşmesi, sosyalizasyonu olarak da yaşandı. Burada da politik katkılar söz konusuydu diye düşünüyorum. Dolayısıyla biz bu konularda bir takım şeyleri karşılıklı mücadeleler içerisinde öğrenmiş olmakla birlikte yine de bir toplum düzleminde bakacak olursak, Türkiye sol hareketinin Kürt sorununun Türkiye’nin gündemine taşınmasında, ortak mücadele kararlarının geliştirilmesinde hırpalanmayı hak edecek düzeyde kurgulanması bana çok doğru gelmiyor. Çünkü dediğim gibi bu ülkede sosyalistlerden başka bu problemi ağzına alan insanlar bile yok. seksen’den sonra mücadele sürecinde ise durum biraz daha farklılaşıyor tabi. Çünkü kendi yenilgisinin yaralarını sarmaya çalışan, toplumsal etkisini itibarını bütünüyle yitirmiş bir Türkiye devrimci hareketinin kendi dışındaki bir problemle uğraşması çok mümkün olamıyordu. Zaten olamadı. Ama buna rağmen o mücadelenin destekçisi olan bütün kesimlerin de Türkiyeli devrimciler ve solcular arasında çıkması bir tesadüf sayılmamalı diye düşünüyorum.

Bir kere bu probleme böyle sadece Türkiye solu açısından bakmamakta fayda var. Kürtlerin de bu konuda sicilininin çok temiz olmadığı kanısındayım. Özellikle sosyalist olduğu iddiasını kuşanmış olan Kürt sosyalistleri, başlangıçtan beri Türkiye genelinde duydukları güvensizliklerin bir tür Türk solcularına da teşmil edilebileceği düşüncesi taşıdılar. Hep kendilerine güven verilmesinden, güven duyamadıklarından söz ettiler. Hatta öyle ki 75-80 dönemindeki o çok sıcak çatışmalar içerisinde bile örneğin Ankara’daki “A” okulunda faşistlerle çatışmada, sonuçta Türkler arası bir çatışmadır diyerek kendilerini bunun dışında tutabilecek kadar bir içe kapanma süreci yaşadılar. Dolayısıyla Türkiyeli devrimcilerle, Kürt devrimci hareketleri arasındaki ilişki hep sorunlu oldu. Ama ben çok yerleşik bir kalıp olduğu için bunun sorgulanması gerektiği kanısındayım. Çünkü iki toplum arasındaki ilişkiyi, egemenlerle ezilen kesim arasındaki ilişkiden daha farklı olarak, bu politik özneler arasındaki ilişkinin eşitlik gerektirdiği kanısındayım. Davranışların eşit düzeyde sorumluluk getirdiği kanısındayım. Çünkü bunun ötesi bana çok oryantalist bir tarz gibi geliyor. Yani Vietnam’daki bir devrimci örgütün, daha az günahkar olabileceği, işte Amerika’dakinin aslında bütün kötülüklerin anası olduğu gibi. Bu politik özneler arasındaki eşitsizliklerin çok sağlıklı bir bakış açısını yansıtmayacağı kanısındayım.

Marksist literatürün kendisi de bunu böyle vurgular diye düşünüyorum. Mesela Lenin’in diğer toplumların devrimcileriyle yaptıkları polemikleri düşünün. Onlara karşı yönelttiği eleştirileri düşünün. Ama biz maalesef iki kesim arasındaki ezme-ezilme ilişkisini birebir iki kesim içerisinde de mücadele eden, politik örgütler arasındaki eşitsizlik olarak okumaya çok eğilimliyiz. Ben bunun çok sağlıklı bir ilişki tarzı olmadığı kanısındayım. Dolayısıyla Kürt mücadelesi ile Türkiye’deki devrimci hareketler arasındaki problemli ilişkinin tek taraflı bir ilişki olduğu kanısında değilim.

1984 sonrasında da Türkiye soluna çok pragmatik yaklaşımları olduğu kanısındayım. Hatta işte bu Mustafa Kemal’in resmi Sovyet, resmi komünist parti kurdurmasına benzer; Türkiye’de komünist parti kurdurmaya kadar varan bir ters patronaj ilişkisi üzerinden gitti bunlar. Ben en sağlıklı ilişkinin politik özneler arasında eşit ilişkiler düzleminde sürebileceği fikrindeyim. Türkiye’deki devrimcilerin, demokratların, barış yanlısı insanların bu savaş koşullarında yeterli performansı gösteremedikleri duygusu veya gerçeği bende de hakim. Ama dediğim gibi biz bütün işleri yaptığımız kadar yapabiliyoruz bunu. Bu bir mazeret değil ama yine de eğer Kürtler bu ülkede kendilerine dost insanlar arıyorlarsa bunu sadece sosyalistler arasında bulabileceklerini de görmeleri gerekir diye düşünüyorum.

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ

Birinci konu şu; Türkiye’de kaç milyon Kürt vardır, yaşıyordur, dendi. En son Türkiye’de dil sorularak yapılan nüfus sayımı 1965 sayımıydı. Burada yaklaşık 4.5-5 milyon gözüküyordu. O zamandan bu yana Türkiye’nin nüfusu iki misli arttığına ve Kürtler arasındaki doğurganlık daha yüksek olduğuna göre 12 milyon rakamı gerçekçi gözüküyor. Kürt kaynakları bunun 15-20 milyon olduğunu söylüyorlar. Devlet 6-7 milyon olduğunu söylüyor. CIA’nın verdiği rakam 8 milyon vs. Dolayısıyla 12 milyon anlaşılabilir bir büyüklüktür. Genelkurmay, en son bundan bir yıl önce bir raporu ele aldı. Burada 2020 yılında Türkiye nüfusunun çoğunluğunun Kürtlerden oluşacağı kaygısıyla acil doğum kontrolleri uygulanması yönünde hükümetlere direktif verilmesi tartışılıyordu. Demek ki trend de, rakam da budur.

Savaş sebebini doğru tespit edelim. Savaşın sebebi şudur: Osmanlı imparatorluğu çerçevesinden Cumhuriyet çerçevesine geçildiğinde, Kürtler, kayba uğradıklarını düşünmektedirler. Çünkü Kürtler Osmanlı devleti içerisinde otonom emirlikler olarak yaşadılar. İttihat Terakki’yle birlikte merkezi idarede modernizasyon çabaları çerçevesinde iktidar çatışması, Kürt beyleri ile Osmanlı Sultanlığı arasında ola gitti. Cumhuriyetle kayba uğrayan, otonomilerini kaybeden Kürtler hak arayışı içine giriyorlar. Kürtler tarihsel olarak zaten parçalanmışlardı. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra da parçalandılar. Yani içsel ve dışsal sebepler sonucunda modern bir bütünleşme yaşayamadan parçalandılar.

Bugün Irak’taki Kürtler biraz daha fazla Arap kültürünün etkisi altındadır. Türkiye’dekiler Cumhuriyet kültürünün etkisi altındalar, İran’dakiler İran kültürünün. Ama hepsini de ören bir ortak duyarlılık mesela 1960’lardakine göre şimdi çok daha yüksek.

Bin bir türlü kimlik içerisinde Türkiye’de varlar. Çiftçiydiler, ırgattılar, ağaydılar, işporta

cıydılar, sanayiciydiler, işçiydiler. Hep birlikte doğrudan bir mücadeleye katılmasalar da ruhen katıldılar. Ruhen, Türkiye siyasetini belirleyen dinamiklerden koptular. Dikkatleri Ankara’da değil, Diyarbakır’da. Üniversitedeki YÖK davasında değil, Kürt kültürünün nasıl gerçekleştirileceği davasında. Böyle bir ruhi kopma oldu. Bunun anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Bu anlaşılmadıkça yapabileceğimiz ortak yaşama, birlikte çözme tekliflerinin tamamının devletin teklifleriyle örtüşebileceği kaygısına sahibim. Çünkü önce, gerçekte varolduğu halde yok olduğu söylenilen bir şeyin var olduğunu ve varolma hakkının olduğunu teslim edebilmeliyiz ki öbür taraftan da Kürt solcusu şunu diyebilsin, tamam o zaman birlikte yapalım. Şimdi Türkiye’de bence en çetin meselelerden bir tanesi bu. Bu roller tersine dağıtılmış vaziyette. Türkiye solcuları Kürtlere birlikte yaşayalım diyor. Kürt solcuları da, ayrılmalıyız, diyor. Halbuki Leninist rol tersinedir.

Şimdi Kürtlerin nasıl yaşamak istediklerine dair hepimiz çıkarsamada bulunabiliriz. Nasıl yaşamak istediklerini açıkça ortaya koyabilecekleri zaman, yaklaşımları birlikte oluşturmadığımız sürece nasıl yaşamak istediklerini de anlayamayacağız. O zaman sesi çok çıkanın sesine bakacağız. Bugün de Kürt politikasında sesi en çok çıkan Kürt çevreleri dahi, bugünkü koşullar altında ne demek istediklerini, neyi nasıl yapmak istediklerini açıkça net çırılçıplak koyamadıkları, dengeler içerisinde bunlar da sürekli değiştiği için, bugün Kürt politikasının ne istediği sorusu hepimiz için bir soru. Bence en temel mesele bütün bunların açığa çıkacağı koşulları yaratmak. Bunu yaratabildiğimiz zaman Türkler ve Kürtler birlikte bunun zeminini hazırladıklarında, Kürtler düşüncelerini özgürce söyleyip konuşabilecekler. Bundan daha esaslı bir barış koşulu olduğunu düşünmüyorum.

Doğrusu ben sosyalist kurtuluş projesinin, bir sosyalist kurtuluş programının peşinde giden birisi olarak, bir işçi devleti altında ne kadar çok kimlik bir arada yaşarsa, bu ne kadar fazla dayanışmacı olursa o kadar iyi olabileceğini düşünüyorum.

Şu an öncelikle bir problematik olduğunu düşünüyorum. PKK’nin yaşadığı trajedi şudur: Yeterince maddi temeli var olmayan bir işçi sınıfının dünya görüşü üzerinden, işçi sınıfıyla ortak çıkarlara tarihen sahip olmayan bir kitlenin başında yürümenin yol açtığı bir trajedidir bu. Bu durumda kendi tarihsel iddialarınızla, üzerinde yükseldiğiniz nesnel gerçek arasındaki açı, eğer durmazsanız sizi kendi otantik tezlerini eğip bükmeye zorlar. Bunu işte Küba’da görürsünüz. Bunu Çin’de, Vietnam’da görürsünüz. Baktığınız bütün her yerde genel olarak köylülere yaslanan sosyalist projelerin kendilerini böyle eğip bükme ihtiyacı apaçık ortaya çıkar.

Ancak ben bunun buradan da kaynaklandığını düşünmüyorum. Ben aslında önderliğin, siyasi tezleri ileri sürenlerin, bir şekilde aşağıdan bir meydan okumayla yüz yüze olduklarını da sanmıyorum. Marksist-Leninist iddialardan vazgeçiliyor görünmesi çok daha büyük ölçüde uluslararası bir tanınırlık sağlama, uluslararası camiada meşruiyet kazanma ihtiyacından kaynaklanıyor. Kürt mücadelesinde sosyalist damar güçlü bir damardır. Peşinen ön yargıyla, bunlar zaten milliyetçi oldular, dersek bence tutturabileceğiniz bir referansı tutturamayız. Oldukça güçlü bir sol sosyalist damar içlerinde vardır.

Savaşın Marksist yorumu, Clausewitz’e dayanarak, nedir? Bu yoruma göre savaş politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir. Silahlı mücadele vermektense, politik yol ve yordamlara başvurarak başarı kazanılabilir mi? Bu orta vadeli programlarınıza bağlıdır. Eğer orta vadeli program şu ise -ki 15 yıllık savaştan sonra o olduğu anlaşılıyor- Türkiye’de Kürtlerin demokratik haklarının tanınması projesini tesis ederek amaca ulaşılabilecekse, aşağı yukarı bütün Kürt çevreleri bunu söylüyorlar. Bu gerçekleşebilir bir şey midir? Evet! Bence gerçekleşebilir bir şeydir. Bu bir devrim planı değildir. Bunun için kapitalizmi bile ortadan kaldırmak gerekmez. Bunun için Türkiye’nin siyasal rejimini buna göre yeniden kurması gerekir. Aslına bakarsanız bunun yaratacağı çalkantıdan bir devrim bile çıkabilir. Çünkü çok esaslı bir biçimde farazi bir Türt kimliğinin dışındakilerinin reddinden gayri herhangi bir ideolojik temeli olmayan bir devlete başka bir şey teklif ediyorsunuz. Kimlik kabulü hemen hemen bütün temel yapıların çatlaması çözülmesi anlamına gelir.

Son soru, bu işler nasıl yapılır? Kürtlerin ve Türklerin mücadelesindeki birliktelik için somut çözümler. Benim aklımda bunun somut bir çözümü yok. Ama önce somut bir gerçek var. Bu gerçekliği siyasi olarak nasıl tanıyabiliriz diye kendi kendime soruyorum. Bir kaç şey görüyorum. Birincisi, Türkiye’nin de popülasyon stratejileriyle, düşük yoğunluklu çatışmanın nüfus temelini yeniden kurmak maksadıyla, bölgeden büyük kentlere pompaladığı yaklaşık 2.5 milyonun üzerinde bir nüfus Türkiye’nin kentlerinde, bölge dışında yaşıyorlar.

Esas olarak bölge’de faaliyet göstermekten çok ben temas alanının burada doğduğunu düşünüyorum. Çünkü bu insanlar bundan üç yıl beş yıl önce toprak sahibiydiler, itibar sahibiydiler, nüfuz sahibiydiler. Kendi geçimlik üretimlerini sağlayabilen köylüler ya da kentlilerdi. Oysa büyük kentlerin varoşlarında şimdi bir alt sınıf var. Neredeyse lümpen proletarya içerisine itilmiş bir hayat yaşıyorlar. Eğer onların yaşadığı bölgelere gidip bakacak olursanız, Kürt olmalarından doğan bastırılmışlıkların yanı sıra, emekçi olarak, hatta bir emekçi olarak sömürülememekten doğan açlık sınırında yaşamak en temel dertleri bu insanların. Ve bunların mücadelesi, bunların taleplerinin gerçekleşmesi yalnızca ve yalnızca örneğin Kürt kimliğini iddia eden politik güçlere terk edilmesi gerekmeyen bir şeydir. Sosyal mücadele yaşıyorsunuz. Ve şu sokaklarda gördüğünüz, kağıt mendil satan selpakçı kızların hepsi on yıl sonra bambaşka ihtiyaçlarla çalışacak yaşa gelecekler.

Yani on yıllık bir vadeden baktığınızda, aşağı yukarı Türkiye’nin bütün metropollerinde Kürt meselesi tıpkı Amerika’daki Portorikolular meselesi gibi bir meselede olacak kısmen. Şimdi o zaman buna bir sosyal proje geliştirmeniz gerekir bir. İkincisi; siyasi olarak bunları örgütleme hakkı da emekten yana olan partinin, partilerindir. Bu gerçeklik, ÖDP gibi partilere muazzam bir imkan sağlıyor. Ama bunlar paldır küldür olamaz. Yaşanmış bir savaş bundan doğan duyarlılıklar vs. var. Ben her şeyden önce birlikte iş yapmanın yollarını kasıtlı olarak açmamız gerektiğini düşünüyorum. Kültürel projeler geliştirmemiz gerektiğini, mesela Kürtçe öğrenmeye başlamanın çok doğru bir şey olacağını düşünüyorum. Temas kurmak, düşünmek dille başlar ve Kürtçe düşünmeye başladığınız zaman Kürdün ne hissettiğini çok daha iyi anlamanız mümkündür.

Yalıtılmış kültürel bir meseleyle karşı karşıya değiliz. Birlikte yeni projeleri düşünmemiz gerekir. Politik partilerde birlikte iş yapmanın yollarını açmamız gerekir. Ben daha sonra bölgeye doğru bir yeni eğilimin taşınabileceğini düşünüyorum. O nedenle Özgürlük ve Dayanışma Partisi üzerinden konuşuyorum. ÖDP’nin paylaştığı gibi bir sosyalizm anlayışını paylaşan bütün Kürtlerin, emekçilerin, aydınların bizimle birlikte örgütlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama dediğim gibi savaşın yarattığı durum, oradaki militarist rejimle on yıldır didişenlerin arasında bulunamayışın yarattığı tabi bir saat farkı var. Bunu paldır küldür kapatamayız. Ama gelecek on yılın politikasının şimdi doğuya doğru savrulmuş olan sarkacın, batıya doğru meyil etmesi içerisinde geçeceğini gözlüyorum. O yüzden böyle bir tedbir yerinde olur diye düşünüyorum.

 

 
 

 

Tasarım: Biradım Dergisi web grubu 2002-2003